15 Aralık 2013
Vahdet ve Vahşet Medeniyeti
3 Mayıs 2008
Türkçülük Günü ve Kafkas Şenliği

Aynı dönemin yetiştirdiği bir nesil ve can arkadaşım Cumhur Eren kardeşim bize 3Mayıs Türkçülük Bayramı vesilesiyle bir mektup ve içeriğinde basın açıklaması göndermiş. Aynen sizlerle ğaylaşıyorum;
“Değerli Arkadaşım ve Gönüldaşım,
3 Mayıs Tükçülük Bayramı dolayısı ile sizin araçılığınızla bir basın açıklamasını okurlarınız duyurmak istedik. Sizin ve tüm halkımızın Türkçülük Bayramını kutlarım.
3 Mayıs 1944, milletimizin direncinin bayraklaştığı önemli ve anlamlı bir günü ifade etmektedir.
Türk Milliyetçileri, Türklüğü savunmanın bedelini işkencelere ve tabutluklara maruz kalarak, nice çile ve sıkıntılara göğüs gererek ödemişlerdir. Türk milliyetçileri iftiralara, baskılara ve suçlamalara rağmen Türklük şuurundan, Türkiye sevdasından ve Türk birliği ülküsünden vazgeçmemişlerdir. 3 Mayıs, Türk milliyetçilerinin bu kutlu mücadelesini anlamak başta olmak üzere, Türklüğü ve Türk ülküsünü doğru okumak, geçmişten ders alıp Türk Milleti’nin onurlu geleceğini inşa etmek için daha çok çalışmanın önemini kavramak olarak kabul edilmelidir.
Türk Milleti, ecdadını bildiği, anladığı ve unutmadığı sürece Türk-İslam âleminin liderliğini yapabilecek gücü, kudreti ve fikriyatı kendisinde bulacaktır.
Ülkü Ocakları bugün, teslimiyetçi-gayrı milli politikalara karşı Yüce Türk Milletinin hizmetindedir. “Lider Ülke Türkiye” hedefi ile Ülkücü Hareket bütün baskı ve zorlamalara rağmen, milleti ile beraber bu kutlu mücadeleyi kazanacaktır.
Bu vesile ile bir kez daha içlerindeki milli şuur ve iman ateşi bir an olsun sönmeyen ve Türk milliyetçiliği tarihinin altın sayfalarını oluşturan ülkü devleri, başta Başbuğumuz Alparslan Türkeş, H. Nihal Atsız, Orhan Şaik Gökyay, Necdet Sançar, Fethi Tevetoğlu, Zeki Velidi Togan, Muzaffer Eriş, İsmet Tümtürk ve daha birçok Türk milliyetçisini rahmet ve minnetle anıyoruz.
Bu duygu ve düşüncelerle, Türk milletinin geleceğe damga vurması gayreti, azmi ve kararlılığıyla “Milliyetçiler Gününü” idrak etmenin gururu içerisindeyiz. Milliyetçiler gününün devletimize ve milletimize hayırlara vesile olmasını temenni ediyoruz.
NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE…
ÜLKÜ OCAKLARI EĞİTİM KÜLTÜR VAKFI DERGİ TEMSİLCİLİĞİ”
Cumhur EREN
Ülkü Ocakları Eğt. Kültür Vakfı İzmir 3. Bölge Temsicisi
8. Arıkbaşı Kafkas Şenliği
Sevgili okurlar geçen haftalar Arıkbaşı Muhtarlığı tarafından düzenlenen muhteşem Kutlu Doğum Haftası Etkinliğinden sonra yarında yani 4 mayıs Pazar günü Arıkbaşı Köyü KAFKAS Derneği tarafından “8. KAFKAS ŞENLİĞİ” düzenleniyor. Dernek Başkanı Osman Yeldin bizi davet etmiş olsada iş yoğunluğundan katılmamız mümkün olamıyacak. Gönlüm orda dostlarla kaşenlerle birlikte... Okurlarımdan gitmek, görmek, Kafkas Danslarına ilgi duyanlar için Arıkbaşı yeni Bayındır yolu ile Torbalıya 9, İzmir’e sadece 40 dk. Şenlik saat 12:00 da başlıyacak, resmi kurum amirlerinden çeşitli sivil toplum örgütlerine kadar çok sayıda katılım bekleniyor. Bir değişiklik yapıp, bu haftasonunda ülke renklerimizden en önemlilerinden birini oluşturan Çerkes – Adiğe kültürünü yakından tanımak isteyen okurlarıma tavsiye ederim.
Fıkra
Çeçen-Rus Savaşı
Rus Birliği dağda bir mağarayı kuşatmış. Mağaradan bir ses gelmiş.-Bir Çeçen 10 Rus’un hakkından gelir diye.Komutan 10 asker yollamış. Çatışma sesleri duyulmuş ve-Bir Çeçen 30 Rus’un hakkından gelir diye bir ses daha.Rus komutan sinirlenmiş 30 asker daha yollamış. Yine çatışma sesleri, sonra,-Bir Çeçen 50 Rus’un hakkından gelir diye bir ses daha gelmiş. Komutan iyice sinirlenmiş ve 50 asker daha yollamış. Çatışma seslerinden sonra komutan bir bakmış askerin biri kan revan içinde sürünerek geliyor,olmek üzere iken komutana;-Sakın gitmeyin komutanım bu bir pusu,magarada bir değil iki Çeçen varmış.
Cenk SARIGÖL
23 Eylül 2007
Çerkes Kopuntusu (Diaspora) Olabilmek
Hızla eriyen bir kimliğimiz olduğu gerçeğini kabul etmeden yol almamız zor. Varlığını sürdüren, gelecekte de sürdürebilme becerisine sahip olmadan kale alınmayı beklemek abesle iştigaldir. Geri dönüş mü? Belki! Her nesil içinde yavaş yavaş yiten Kafkasya özlemine rağmen belki… Geri Dönüş tecrübelerinden biliyoruz ki bu iş o kadar da kolay değil. Hâsılı bize dedelerimizden aktarılan zihinlerimizde ki Kafkasya ile şimdiki gerçek Kafkasya arasında uçurum var. Zaten gidenler ilk hayal kırıklığını zihinlerinde yaşıyorlar. Biz hala 17. yy. Kafkasyasında iyi atlara binmiş dörtnala karlı dağlara at süren insanlar canlandırıyoruz zihinlerimizde... Oysa gerçek bambaşka, Müslüman Kuzey Kafkasyalı (Kısaca ‘K.K’ diyeceğim) büyük sürgünle çoktan terk etmiş olsada coğrafi, fiziki varlığını, K.K belleğinde hep işgalini korudu. Lakin K.K Müslümanları terk ettikten sonra denge bozuldu. Ruslar o günden beri farklı bir metot uyguladı: Müslüman olmayan K.Klıyı kayırdı, kollar gözüktü, bizdensin havası takındı hep. Gelinen noktada bu politik duruşu ile kısmen başarıda kazandı. Şeyh Şamil döneminde K.K halkları büyük çoğunlukla sadece bağımsızlıkları için savaşmayı bilmişlerdi. Eğer bugün “Bağımsız Kafkasya” en çok kopuntu (diaspora) K.Klıları tarafından seslendiriliyorsa bunun tek sebebi nesebi olduğumuz sürgün yemişlerimizin zihninin orada donmuş olmasındandır.
Hep lirik, sembolik, kurgusal baktık terk etmek zorunda olduğumuz yurtlara. Oysa aradan geçen yıllar K.K.K.lılarda (Kopuntu Kuzey Kafkasyalılar) ayniyet sağlarken, safları kuvvetlendirmiş ama Elbruz Dağı eteklerindeki halklarımızın arasını açmıştır. K.K.K.lılara yaşadığımız coğrafyada önce ‘DAĞLI’ sonra ‘AT HIRSIZI’ dediler. Nede olsa K.K’dan Kopuntu, buralara sığıntıydık! Anlamaya çalışmadılar, buna gerek duymadılar. Kimse K.K da en iyi atların sahibi olmadığını, her atın üstündekinin sahibi olduğu geleneğini öğrenmek istemedi. Hoş bilseler yine mazur görülmezdi. Atının çalınmak istenmesi de at çalmanın da K.K.lı için onur olduğu anlamak elbette zordu. K.K da isimleri Adige, Oset, Çeçen, Kabardey, Lezgi vb. olan bizlerin K.K.Klılar olarak ortak bir isimle anıldık ve bunu benimsedik “ÇERKES”. Biz burada Çerkes olarak ortak anılsak bile K.K da isimlerimiz yine başka başla kaldı. Tıpkı ‘KAFKASYA” kelimesinin Arapça “Bin Dil Dağları” anlamına gelmesi gibi ortak bir adımız dahi yok Atavatan içinde.
Büyük Kafkas Sürgünü ile gelen atalarımız köklerinden koparılmanın hasretini hep çektiler. Lakin bildikleri bir şey vardı: ‘Kök salmazsan kurursun’ öyleyse bu yeni yurtta kök salmamız, güçlenmemiz, nesillerini geliştirmeleri gerekiyordu. Şeyh Şamil’in büyük mücadelesi ciddi bir hayranlık ve sevgi bırakmıştı, halkların kalbinde yer etmişti. Kısa zamanda bu topraklarda en önemli unsur olduk. Devlet tarafından (Osm.lılar) kayrılan konumumuz çoğu zamanda kıskanıldı. Osmanlı içinse sadık, cesaretli, onurlu, savaşçı, disiplinli, yerleşik (vergi kaçırmayan) önemli bir tebaaydık. Karamanoğulları ve Avşarların isyanları düşünüldüğünde husus daha iyi anlaşılır. Sürgün ve değişen toprakta kök salındı salınmasına ama burada açan filizler, çiçekler her nesil Kafkas tonlarını kaybederek bu günlere geldi.
Söz gelimi anneannemin büyük ninesi ve kardeşi Büyük Sürgünde ebeveynlerini yitirmiş ve evlatlık verildiklerinde 9 ve 12 yaşlarındadır. Şimdi onlardan kalan ben Şeşen oynamayı dahi bilmeyen, birkaç gündelik kelime dışında aidiyetimi kanıtlama imkânı olmayan “Kalbi Kafkasyalı” nesilden birisiyim. Benim hissettiğim duygunun ne kadarı çocuklara kalacak muammasına kafası kurcalanan biri. ‘Kalbi Kafkasyalı’ tabirini özellikle kullandım. Çünkü bu kaybolmadan önceki son basamaktır. At resmi ve kalpak görünce, gaga sesi duyunca, yüksek – karlı ve yeşil dağlar görünce heyecanlanırsınız o kadar! Bizim bir üstümüzdekiler ise ‘Kültürel Kafkasyalılar’ onlar aralarında anlaşacak kadar konuşabilirler dillerini, evlerinde periyodik olarak Kafkas Sofraları kurulur, düğünleri, şarkıları, ezgileri, ağıtları vardır. Yani çok az yaşasalar bile az bilirler kültürlerini yani bildiklerinden az yaşarlar Kafkas Geleneğini.
Kalbi Kafkasyalıların yüreği Çeçen ve Abhazya savaşlarından sonra kabarmıştır. Aidiyet duyguları mazlumluğu ve işgali görünce ağır basmıştır. K.K belki uzak gelecekte Birleşik Bağımsız Kafkasya olacaktır. Bu ise ancak K.K.K.lıların baskısı, ekonomik katkısı ve arzusuyla gerçekleşebilir. Küçük bağımsız devletler olamazlar demiyorum. Dediğim çok farklı ve zihnimizdeki Bağımsız K.K. Devletidir. Bunun için biz K.K.K yani Kalbi ve Kültürel K.K.lıların önce gerçek Kafkasyalı olmamız ancak bunu nesillerimize aktaracak yetileri kazanmamız ile olabilir.
Geri Dönüş gibi çok küçük bir azınlığın düşündüğü ve yapınca hayal kırıklığına uğradığı geçici çözümler değil kast ettiğim. Sürgünden sonra var olan K.K.lılık bilincini, dayanışmasını yeşertmek için plan sunabilmek, en azından zihinlerimizde kıvılcım oluşturmak. Çoğu Çerkes için artık arzulanan Kafkasya: Ruslardan arınmış, huzurlu, atların salındığı, atlıların geçtiği sıra dağlarla yeşilliklerle örülü bir tatil diyarı belki büyüklerinden dinledikleri masalımsı yer. Çünkü huzurlu bir K.K’ya çoluk çocuk tatile gidilebilir, evlatlar okumaya gönderilir ama buradaki kazanımlar bırakılıp gidilemez! Böyle düşünmeyenleri tenzih ederim lakin gerçekleri tespit etmeden ya da inkâr ederek doğru yol bulunamaz. Buradaki sorunları halletmeden, aşınmışlığı, dezenformasyonu en aza indirmeden emin olun geri dönüşler sağlıklı olmayacak, orada buradan çok ayrık otu gibi sırıtacağız. Sonuçta burası, bu topraklarda bizim. Tarihin en büyük Çerkes Devletini (Osm.) Boşnaklarla birlikte biz burada kurduk. Bir dönem dünyayı yöneten imparatorlukta en sözü geçen halk olduk. Sonra Cumhuriyet kurulurken, ulus devlet inşasında en fazla kan, can, emek, ödün veren de biz olduk. Cumhuriyet kurulana kadar ‘TÜRK’ yoktu. Fransızlar Anadolu topraklarında ve merkezi Osmanlı etrafında yaşayan herkese Turki yada Turcia diyorlardı. Yeni devlet bu tabiri benimsedi. Ulus devletin oluşumunda en büyük katkıyı vatanlarından sürülen, vatanın kıymetini en iyi bilen K.Klılar ve Balkan Göçmenleri yaptı. İçinde ilk Türk ismi ve sıfatı geçen hikâyeyi bir Çerkes Ömer Seyfettin yazdı. Türkçülüğü Ziya Gökalp’ten sonra kalıplaştıranda bir Çerkes Nihal Atsız’dı. Bir gün yeni bir devlete (Osmanlıdan sonra) ihtiyaç duyulur diye alt yapıyı hazırlayan, silah, mühimmat, teçhizat stokları yapan, teşkilat oluşturan da Teşkilat-ı Mahsusa Kurucuları Kuşçubaşı Eşref ve Sami kardeşlerdi. Kısaca burası da bizim vatanımız. Aidiyet hissettiğimiz, göçsek özlem – arzu duyacağımız yerler.
Sonuç olarak, önce Kopuntu (Diaspora) olmamız gerekiyor. Kalbi olanların Kültürele, Kültürel olanların yaşantı ve davranışlarına tam yansıyacak, Kuzey Kafkasyalılığı her hallerinden akan Çerkes Kimliğine kavuşmamız lazım. Yoksa her geçen nesil yok olan, kaybolan, aynileşen, kimliğini folklorik ritüellere indirgemiş, asabiyetini yitiren insanlara Diaspora denilemez. Biz öyle kabul etsek bile kimse bizi kale almaz. Alıyor gözükse de gereğini yapmaz. Çünkü aidiyet asabiyetiniz yoksa birlikte hareket etme, tavır koyma, baskı oluşturma, lobi yapma imkânınız yok demektir. Bu ise size sadece gülümsenmesine sebebiyet verir ama ciddiye alınacak kadar yol almaz.
Saygılarımla,
Not: Bu yazı Kafkasya özlemi ve aidiyeti duyan, birazda olsa hisseden Bin Dil Dağı’nın yetim evlatlarına yol gösterecek, çıkış yolu planı sunacak düşünen beyinlerimize kıvılcım olması ümidiyle yanık bir yürekle kaleme alınmıştır.
Cenk SARIGÖL
