5 Kasım 2008

Yörüklere Orman Kanunları


Yürüklere Orman Kanunları

Okuma yazma oranları, oy kullanma yüzdeleri, toplumsal katılımları ve vergiye tabiyetleri düşük olduğundan tarih boyunca ötelenen, şimdilerde nesilleri tükenen bir yaşam tarzıdır Yörük/Göçer. Evelsi yıl son göçer Toros Yörükleri olan Sarıkeçililer yasaklandı. Hatta son göçlerini TRT aynı isimle belgesel olarak kaydetmişti. Yasaklanma gerekçeleride çok ama çok komik ve bir o kadar hukuksuz... yüzyıllardır aynı göç yollarını takip eden bu insanların güzergahları üzerine bazı devlet kodamanlarımız yazlıklar, yayla kompleksleri, villalar yaptırmış ve etrafına egzotik ağaçlar dikmişler. Belki bin nesildir aynı yolları kullanarak göçen bu insanlar ve keçilerine saymaya yetiremeyecekleri cezalar verildi. Kendini “Yörük” diye tanımlayan, “Türkmen” diye adlandıran bazı insaflı devlet uluları kendilerince insafa gelip, bana göre sapıkça çözüm buldular! Keçiler satılacak, bu insanlara iskan edecekleri barınaklar ve işleyecek tarım arazileri verilecekti. Devletimiz Tarım İlçe Komisyonları eliyle birçok il ve ilçemizde keçi sürüsü sahiplerine Kurban Bayramına kadar ellerindeki malları çıkarmaları talimatı verdi. Aksi takdirde Kurban Bayramından sonra hayvan başına 50 ytl. ceza kesilecek. Zaten bir keçi veya koyundan anca bu kadar para kazanan insanların sürüleri gittikten sonra ne yapacağı hiç önemli değil. Aynı devlet mantığı "yasakla" bitsin. Peki hayvancılıktan başka iş tutmayı bilmeyen göçerler ne olacak? 'Çiftçilik yapsınlar' diyenler var. Ha çiftçilik zaten ana karnından doğarken kazanılan bir yetenek değil mi? Bu insanlar anca ırgatlık yapabilir. Tabii nesillerdir dağların özgürlüğünde yaşamış insanların başlarında bir "dayıbaşı" ile çalışmak, yerleşik hayata adaptasyonları, ruh halleri nasıl olacak? sorusunu sormamak gerek, devletimiz emir buyurduysa bir bildiği vardır!

Oysa bu son Yörük Obası koruma altına alınmalıydı. Yörük ve Keçilerin ormana zarar verdiği safsatasına sonra değinelim ama 4500 keçilik bir obanın nasıl koca Toros Dağları ve ormanlarını talan edeceğine bizi inandırmaya çalışanlara ne diyeceğiz? Selçuklu, Osmanlı gibi büyüklerin yanında tarihimizdeki tüm beylikler göçer Yörük/Türkmen boyları tarafından kurulmadı mı? Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya göre daha 20 yy. Başında Anadolu’nun %74’ü göçebeydi. Abartılı bir rakam gibi durduğuna bakmayın az ditebilirsiniz ama çok asla... Maalesef ülkemizde özellikle II. Abdülhamit Han döneminde hızla iskana zorlanan göçerler üzerinde ciddi araştırmalar yoktur. Doç. Dr. Erol Göka’nın bazı kitapları içinde, birlkaç bölüm kısmen “göçerliğin günümüz yaşantısına yansımalara” değinmeleri bulunsada araştırmacılar için bakir bir alandır konu. Yerleşik düzene alışamayan, duvar ve çatı içine giremeyen, daralan, bunalan insanlar araştırmaya değer bile bulunmadılar.
Çünkü iki son imparatorluk için göçerlik bir an önce kurtulunması gereken toplumsal yapıydı.


Göçerlerden vergi almak zordu. Bırakın vergilendirmeyi hayvan sayılarını tespit bile çoğunlukla mümkün olmuyordu. Askere almak gönüllü olmadıkça mümkün olmazdı. Toprak işleyen çiftçilik için canlı tehditlerdi göçerler. Mesela “HAYTA” kelimesi Torosların Antalya civarlarında göçer yaşayan bir yörük obasının ismidir. Şimdi Türkçe sözlükte, “asi, çok gezen, başıboş, apaş, hayvan besleyen kimse” diye geçer. Osmanlı mutasarrıfı, muhassıl – Vergi tahsildarı ve bir bölük askeri göçerlerden hayvan varlıklarını belirleyerek, toplamak için görevlendirir. Bu Haytalardan sadece ilk seferinde vergi alırlar. Göçer mantığı kendilerine hiçbir faydası olmayan birilerinin devlet denen bir aygıt adına mallarının önemli bir kısmına el koyması zorbalıktır! Bundan sonra obalarını hep hakim yerlerde derip, gözetçi çıkarırlar. Ne zamanki dağların eteklerinde asker göründü, obayı toplayıp, yola koyulurlar. Bir yörük obasının derilip, yola koyulması tarihçilere göre sadece 15 dk.dır. Haliyle vergi tahsildarlarının Haytaları yakalayıp, vergi alması mümkün olmaz! Mutasarrıf daha önce vergi alındığı görünen ve tahrirat defterinde karşılığı boş duran Haytaları her sorduğunda mültezim, “yakalayamıyoruz, kaçıyorlar” cevabını verir. Sonraları “Hayta” kelimesi şimdiki anlamı alır. “başı boş, avare gezen, sorumsuz!” Yani devletin tanımı literatüre sokuldu! Göçer devletin kendisini neden vergilendirdiğini çoğunlukla anlamamıştır. "Dağ Allah’ın malıdır ve o kendi emeği, çabası ile davarını yetiştirmektedir. Devlet bırakın yardımcı olmayı, oğlunu askere almak ve sürüsünden kendine pay çıkarmaktan başka iş yapmamaktadır!" O yüzden çoğu kez,
Şalvarı şallak Osmanlı,
Eğeri kaypak Osmanlı,
Ekmeye geldimi yok,
Yemeğe ortak Osmanlı...
” deyişi göçerler arasında çok yaygın dile getirilirdi.
Aslında konumuz, 6831 Sayılı Orman Kanunu’nun Madde 19 - (Değişik: 23/9/1983 - 2896/12 md.)
Ormanlara hertürlü hayvan sokulması yasaktır. Ancak, kuraklık gibi fevkalade haller nedeniyle hayvanlarının beslenmesinde güçlük çekildiği tespit edilen bölgeler halkına ait hayvanlar ile orman sınırları içerisinde bulunan köyler ve mülki hudutlarında Devlet ormanı bulunan köyler halkına ait hayvanların orman idaresince belirlenecek türlerine, tayin edilecek saha ve süreler dahilinde, ormanlara zarar vermeyecek şekilde otlatılmasına izin verilir. Hayvan otlatılmasına izin verilecek sahaların ve hayvan türlerinin belirlenmesi ile otlatma zamanı ve süresinin tayinine ve ilgililere duyurulmasına ilişkin hususlar yönetmelikle düzenlenir. Yangın görmüş ormanlarla, gençleştirmeye ayrılmış veya ağaçlandırılmış sahalarda hiç bir surette hayvan otlatılamaz.
Uyarınca ülkemizin birçok yerinde kısmi göçer olarak yaşayan ve Orman Köylülerimizin mağduriyetidir.
Aynı kanunun 1 maddesi 5 bendden oluşur ve ‘orman! Statüsü verilen yerleri sayar. Biz size sadece ilk üçünü sayalım,
A) Sazlıklar;
B) Step nebatlariyle örtülü yerler;
C) Her çeşit dikenlikler;

Keçi ve yörüklerin Ormanlara ve ağaçlara zarar verdiği genel kanısı hakim. Fakat bu pekte bilimsel bir yaklaşım değildir. Söz gelimi, Prof. Dr. İbrahim Ortaş’a göre doğaya zarar vermekle suçlanan keçiler ağaçların çevresindeki otları yiyerek orman yangınlarının büyümesini engelliyor dediği gibi... yaz aylarında çıkan orman yangınlarının, “ormanların günah keçisi ilan edilen keçilerin önemini ortaya çıkardığını” savunuyor.

Devletlü büyüklerimizin göremediği, ormanlar kadar korumaya muhtaç olan göçerlerin yaşam alanlarının yasaklanarak, binlerçe yıldır devam eden bir yaşam geleneğini yokettikleridir. Bu insanlar aynı yaşam biçimi içinde en az 2 imparatorluk gördü. Selçuklu, Osmalılar. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Aynı kıl çadırlarda yaşamlarını sürdürdüler. Her devlet geldi kendine göre miri alanlar belirledi, toprakları pay etti. Dağıttı, böldü. Devletler bu insanlardan ve dağları sahipliğinden daha çok “bu dağlar benim” demeye getiriyorsa, bencillik, zorbalık, tiranlık yapıyor demektir! Devletten su, elektrik, yol, barınak, ekmek istemeyen Yörük ve Türkmen göçerler. Zorunlu olmasa belki, çocuklarını okula göndermez, kafa kağıdı istemez, çoğunlukla hastaneye uğramazlar. Bin yıldır atalarının göçtüğü yaylaları, otlakları, meraları, dağları bu insanlara ve hayvanlarına yasaklamak ne dece hakkaniyete uygundur?


Binlerce yıllık yaşam birikimimizden ziler taşıyan göçerlik, maalesef devletin yasaklarıyla bitiyor. Oysa ormanlarımız kadar korunması gereken bu yaşam varlığıdır. “Ormanda yaşayan börtü – böceğin, ciyanın, yılanın, kuşun, kurdun hakkı vardır ama Yörüklüğü devam ettiren göçerin yoktur” demek nasıl bir mantıktır. Keçiler yeni ağaçlandırılan Ormanlık alanlarda zararcı hayvanlardır. Taze ağaçları bitirebilirler. Lakin yetişkin ağaçların alt dallarını bir nevi budadıkları, ağaç diplerindeki or ve çalıları temizledikleri için yaz aylarında kuruyan bu bitki örtüsünün yangınları hızlandırarak, söndürme çalışmalarını zorlaştıran etkisinden Ormanları korurur. Orman yangınlarına müdahalede oluşan dumanın büyük kısmını bu ağaç diplerinde çıkan küçük bitkiler meydana getirir. Yangının hızla yayılmasında en büyük faktör yine yaz sıcağında kuruyan ve hızla alev alan çalılardır.
Yörük / Türkmen göçerlerin ormana zarar verdiğini söylemek çok büyük bir iftiradır. Hiç insan kendi evini ateşe verir mi? Zarar verir mi?


Aslında bu çok az sayıda kalan Göçerler, Orman Varlığı içinde koruma altına alınmalıdır. Dünya alternatif turizm mekan ve yöntemleri ararken, Türk Kültürünün en derin ve gerçek izlerini taşıyan göçerlik muhafaza edilmeli ve sürdürülebilirliği sağlanmalıdır. Yaz aylarında dağ yürüyüşü, yayla turizmi yapan misafirlere bu kültürel izlerimiz canlı olarak gösterilebilir. Dünyanın bir çok üniversitesinde Türkoloji Eğitimi alan öğrenciler, yabancılar Yörük / Türkmen göçerlerine misafirliğe davet edilerek, böyle bir organizasyonla teorik olarak bilgi sahibi oldukları Göçebe Türk yaşantısını yerinde inceleme imkanı bulmaları sağlanabilir. Devletimiz Göçebe yaşamı sürdürülebilir kılmalıdır. Yörükler ormanların zararlısı değil asıl sahibidir. Şimdiki devletimiz yokkende bu insanlar vardı, bundan sonrada olmalıdır. Kültürel kodlarımızın önemli bir kısmını saklayan bu yaşam devam etmelidir. Yörükler orman zararlısı değil, onun bir parçası olarak görülerek, gözetilerek, yeni bir yapı oluşturulmalıdır.


Cenk SARIGÖL

2 yorum:

  1. Mehmet Türkmen22 Kasım 2008 19:50

    bir yörük olarak yazılanlar çok doğru. katılıyorum. devletimiz yörüklere ve türkmenlere sahip çıkmalıdır. göçerlik yokedilmemelidir.
    Mehmet Türkmen

    YanıtlaSil
  2. hangi devlet sahip çıkaçak söylerminiz.ben türk değilim diyenmi?sen ne mutlu türküm dersen oda ne mutlu .... der diyen mi? bulduğun yerde türkü yok edeceksin diyenmi?türk başa beladır diyenmi? soruyorum size hangisi mecliste bir tane bende türküm benide türk olanlar seçti gönderdi diyen yok siz kalkmış devletden koruma istiyorsunuz.lütfen mantıklı olalım.bizim yörede bir atasözümüz vardır hiç kimseden fayda yok anlamında şöyle derler yan başına dön başına.bir seçmen olarak meclise kendi soyumuzdan bir millet vekili gönmez isek kimse bizim hakkımızı savunmaz.bunu iyi akıl edelim.aklımızın bir köşesine yazalım.geçmişi unutmamak için efelerin 1919 da yaptıklarını yazan romanları okuyalım okutalım.başkalrının güdümleri ile bizler ve çoçuklarımız yönlendirilmemeliler.atalarımızın geçmişlerini bilelim.27 mayıs 1919 da egede yerli işbirlikçiler ve yunan nın nasıl soy kırım yaptıkarını bilelim.belki o zaman devlet içinde görev alan bizden birileri olurda haklarımızı ozaman korurlar.belki o zaman devlet türkmenlere sahip çıkar.bu yukarda yazdığım birazcık olan bilgimle inşallah size ne demek istediğimi anlatmıştırım.

    YanıtlaSil

İnsanlık konuşma ve yazıyla yani iletişimle birlikte teknolojik gelişim sağlayabilmişlerdir. Medeniyet ise bu hasletleri hoşgörü, sevgi ve ahlaklı kullanmakla olur.