DSP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DSP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2009

Büyük Torbalı Gazetesi ve Ara


Allah’a Emanet



Büyük Torbalı Gazetesinde yazmaya başlayalı 5 yıldan fazla olmuş... Uzun bir süre! Büyük Torbalı’nın haberde tarafsız, köşe yazılarında bağımsız olmasına karar verdiğimiz, benim aklımdan geçen gazeteyi, Vahap Bey’in zaten kurguladığını söylemesiyle yeni bir vizyon ve misyonla yayın hayatına farklı bir solukla besmele çektik. Haberler ne kadar bağımsızsa, köşe yazarı o kadar bağımsız olmalıydı. Öylede oldu. Haftada 5-6 gün yazdığım yazılarıma 2,5 yıl önce Ankara’ya gidişimle haftalık 1-2 yazıya düşürdük. Zaman bizi doğal olarak, ilçeye ait duyargalarımızdan, kulis bilgilerinden, birebir irtibatlardan, taze bilgilerden ıraklaştırdı. Gözden uzak olan, gönülden düşmesede sözden, muhabbetten düşüyor. Haber kanalları azalınca yazmanın niteliği, yerelliği, güncelliği düşmeye başladı. Defaatle yazdığım gibi “yerel gazetede yerel konular yazmak gerek” benim şiarımdır. Genel konulara elbette değinebilirsin ama bunun kesinlikle % 35 gibi bir oranı geçmesi benim şablonumun ayarları dışındadır.

Artık gerek iş yoğunluğum, gerekse yukarda saydığım sebeplerden dolayı yazma işinde aksatmalar, yoğunlaşma sıkıntıları, gündemi takip edememe gibi sorunlar yaşıyorum. Bazen 3-4 gün sonra ancak bakabiliyorum ilçe web. sitelerine. Konu gelmişken, Büyük Torbalı Gazetesinin YENİ! İnternet sayfasını eleştirmeden geçemeyeceğim. Bir kere ‘YENİ’ eskiden güzel, kaliteli, sağlam, kullanışlı, konforlu, estetik vb. özellikleri taşıdığı için YENİ sıfatını alır. Bu özellikle teknoloji ve elektronik özellikler varsa kesin öyle olmalıdır. İnternet bilgi paylaşımı ve depolamasında insanoğluna muhteşem olanaklar sundu.
Gelgelelim bizim Yeni Büyük Torbalı! İnternet sayfamız berbat. Bir kere arşiv kaybını ikinci kez yaşıyoruz. Affedilemeyecek bir hata bence... Bunca haber, yapan muhabir, köşe yazarının emekleri zayi olmuş... Oysa toplumsal hafızamızın oluşmasına ve hatırlatmasına yardımcı olacak bir işlevsellikte muhafaza edilmeleri ve ulaşılabilir olarak yeni! Sayfalara eklenmeliydiler. Eskiye oranla sayfa açılma ve değiştirme hızı çok yavaş. Sanırım sebebi sayfa detaylarında bile çıkması sağlanan görsellerden kaynaklanıyor. Yazıların ve haberlerin tarihi yok. Köşe yazarının eski yazısını okurken veya yayındakini ne zaman yazdığını göremiyorsunuz. Oysa yazmak, gazete tarihe kayıt düşmek değilmidir? Tarihsiz kayıt düşmek bu çağda büyük ilkelliktir.
Diğer aksaklıklar ve sebeplerini kısıtlı bilgimle maddelemeye çalıştım;
· Manşet Alanı çalışmıyor. Resimler gözükmüyor. Veya çok beklemek gerekiyor.
· Sayfalarda javascript hataları var. Bu da site ile kullanıcı etkileşimini olumsuz etkiliyor.
· Anamenü de yer alan bazı butonlar düzgün çalışmıyor.
· E-Posta ya basınca harici bir pencere açılıyor ve “feedburner.google.com” adresi açılıyor.
· Haberler e basınca yine “feeds2.feedburner.google.com” adresi açılıyor.
· Site çok yavaş çalışıyor. Arşiv kaydına ulaşmak zor.
· Site arayüzünde çok fazla resim bulunuyor. Tasarımda yapılan hatalar nedeni ile sayfalar gezildikçe her sayfada tüm resimler tekrar tekrar yükleniyor.
· Sitede en altta bulunan 11 dilde translator “google” üzerinden çalışıyor. Google translator hizmeti türkçe ile diğer diller arasında çevirim yaparken kelime anlamlarında ve cümle kurulumunda çok fazla hatalar yapmaktadır. Bu da çevirilerin çok devrik ve yer yer anlaşılmaz olmasına yol açmaktadır. Zaten hem verimsiz hemde gereksiz bir uygulamadır.
İnternet Sitesine bence daha çok önem verilmelidir. Zira Torbalıda oturanlar zaten gazetelerini alıp, sanala aktarılandan çok daha bilgiyi okuma imkanına sahipler. Fakat bizim gibi uzak diyarlardaki okuyucu memleket haberlerini site üzerinden okuyor ve bilgi sahibi oluyor. Pratik olarak hergün gazeteye ulaşabilenbler için pek büyük sorun görünmeyen durum, bizlerin takibi için önemlidir.
Bugüne kadar bana bir çok mail atan okur, “YORUM” butonu olmamasından yakındılar. Bunları yetkililere sık sık aktardım. YEN! Sitemizde bu uygulama yine yok. 7 senedir Torbalıda köşe yazıyorum. Yerel basının çoğu ayağında yazılarım çıktı. Okuyucumla güzel bir frekansta yakaladığımı düşünüyorum. Sanırım bunda samimiyetim ve yüreğimden geçen doğru ile kalemim arasına bariyer koymamam etkili oldu. Şahsi çıkar ve kazanım için yazmadığım gibi kimseye haksız eleştiri getirmedim. Bir çok isabetli tespitlerimiz çok sonraları kendini kanıtladı. Bazısı günler - aylar, (Ramazan İsmail Uygur’un Adaylığı vb) bazısı yıllar (Danıştay saldırısı) sonra...
En sinir olduğum durmadan yakınmaktır. Bir konuyu eleştirirken eğer önerim varsa onları muhakkak sıraladım. Çözüm yolları konusunda fikirlerimi paylaştım. “Torbalıda Sosyal Hayat Yok” diye belediyeyi eleştirenlere hep kızdım. Sosyalleşmenin ana etmeni insandır. Belediye, tiyatro getiriyor, konser düzenliyor, sanat etkinliği oluyor, Torbalı Türk Sanat Müziği Derneğimiz muhteşem güzellikte sunular gerçekleştiriyor katılım cılız. Sonra birileri çıkıp, “Torbalıda sosyal hayat yok” Torbalı Belediyesi bu konuda çalışmıyor. Sanıyorlar ki sosyal hayat sadece sinemadan ibaret! Oysa “sosyalleşme” derneklere üye olmak, okul aile birliklerinde aktif görev almak, hobilerin, vakıf çalışmaların, çevre duyarllılığı olanlarla bir araya gelmen vb. etkinliklere katılımla olur. Sinema sosyalleşmede en kısır alanlardan birisidir.

Torbalı Ticaret Odası Meclis Başkanı
Abdulvahap Olgun Bey’e ‘Kabacakırı OSB’ konusunda köşemizden bir çağrı yaparak, son gelişmeler sormuştuk. Bana telefonla dönerek, en kısa sürede döneceğini söylemesine rağmen 4 hafta geçti. Dolayısı ile böyle bir cevap için kullanacağımız misafir köşemizin hazır beklediğini düşünüyorum.
Bu yazıyı yazarken internette haberlere bakıyordum. “Darbeyi Konuşmak Demokrasiye Hakarettir” başlıklı haber içinde 
DSP Torbalı İlçe Başkanı Sayın Muhsin Yazar fena çuvallamış. Hatta “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmuş” dedirtecek bir açıklama yapmış. Son yazım olduğu için ele almadım. (TÜRKİYE’NİN hiçbir dönem bu kadar gergin günler yaşamadığını söyleyen DSP İlçe Başkanı Muhsin Yazar AK Parti hükümetinin kasıtlı olarak darbeyi gündeme getirdiğini savundu.Yazar, “Ben, uzun yıllardır siyaseti takip eden ve içinde olan bir kişi olarak hiç bu kadar spekülâsyon yapıldığına şahit olmamıştım. Korku imparatorluğu yaratmaya çalışan AK Parti hükümeti bu yolla iktidarını sağlama almak istiyor. İnsanların kafası çok karıştırılıyor. Denizlerden, toprak altından silahlar fışkırıyormuş gibi gösteriliyor. Bu kadar önemli bir albayın evinde bu kadar önemli olduğu iddia edilen bir belgeyi sakladığını hiçbir mantık kabul edemez. Türkiye’nin önemli fikir adamları, ilim adamları sebepsiz yere cezaevindeler. Şimdi de durmadan gerçekliği kanıtlanmayan bir belgeyi konuşuyoruz. Tüm bunların üzerine bir de darbe ihtimalinin sürekli gündemde tutulmasını bir ayıp olarak nitelendiriyorum” şeklinde konuştu.)
İşte bu yazıda isimlerini açıklayacağım ve bana DSP Torbalı İlçe Başkanı Muhsin Yazar’ın ilgili açıklamasında belirttiğim hezeyanı bana mail atan ilk 5 okura kitap hediye edeceğim.
Bir Vakit Görüşmek üzere, Allah(cc) Yar ve Yardımcımız Olsun.

Cenk SARIGÖL

18 Nisan 2009

Anaplılaşma = İktidar mı?

1990'lı Yılların Siyasi Liderleri: S.Demirel, N.Erbakan, T.Çiller, M.Yılmaz, D.Bahçeli
Anaplılaşma, İktidardan Düşüş Süreci mi?

Oy kaybetmesi bir partinin Anaplılaşması demek midir? Türk halkının iradesi bugüne kadar kadro, ekip ve vizyona göre değişik partilerde çoğunlukla tecelli etti. 29 Mart 2009 yerel seçimleriyle ortaya çıkan sonuçları yorumlayanların büyük bir kısmı, AK Partide meydana gelen oy kaybının, süreç içinde iktidar partisinin Anaplaşmasına neden olacağını ifade etmektedirler. Yani, oy kaybını durduramayıp siyaset sahnesinden çekileceği söyleniyor. 1980 sonrası dönemin, önemli siyasal aktörlerinden birisi olan Anap’ın yaşadığı oy kaybı, oldukça trajik yol izledi. 1983 genel seçimlerinde % 45,4 oy alan Anap, 1984’de yapılan yerel seçimlerde % 41,5, 1987’de yapılan genel seçimde % 36,31 ve 1989 da yapılan yerel seçimde ise % 21,80 oy almıştı. Seçmen yoğunlaşmasına baktığımızda, Adalet Partisi, Demokrat Parti'nin devamı iddiasıyla, bunu halka yansıttı. Anap aynı şekilde Adalet Partisinin ve Demokrat Parti geleneğini sahiplendi. Akp'de DP, AP ve Anap çizgisini sahiplendi.

Halk iradesinin çoğunluğuna mazhar olmuş parti liderleri statükoya angaje olduğu oranda seçmen kaybettiler. Süleyman Demirel, Mesut Yılmaz örnekleri bize bunu fazlasıyla gösteriyor. hatta bu gelenek dışında Refah Partisi ve MHP örneklemesi bile yapabiliriz. RP ve Necmettin Erbakan statükoyla mücadele etmeden iktidar olabileceğini sandı ve ortağı, derin statüko temsilcisini o koltuğa oturtabilmek için "SUSURLUK" gibi zamanında savaşması gereken, üstüne gitmesi, hesaplaşması zorunlu olan sızıntıyı, ‘Gulu Gulu Dansı' diye geçiştirmemesi gerekirken, bırakın üstüne gitmeyi örtmeye kalktı. Halk iradesini üstünden çekti.

Ardından statükonun halk vicdanı, inançı, kültürü ile rıza göstermediği Başörtüsü problemini "ERKEKÇE" çözeceğini dillendiren MHP iradenin adresi oldu. Fakat iktidara gelince bırakın halk vicdanını savunmayı, MHP kendi başörtülü vekili Nesrin Ünal Hanımın başını açmakta buldu çareyi ve statükoyla mücadele edeceğini söyleyen başka mahallenin adamlarıyla koalisyon kurdu. Kurmakla kalmadı teslim oldu. İlk seçimde her iki partide dibi buldu. Akp'nin Anaplılaşmasını bekleyenler aslında zihinsel altlarda "iktidar=Anap" retoriğini barındırıyor. Böyle olluncada iktidardan düşme eğilimi Anaplılaşma olarak tasavvur edilmektedir.

Peki aynı şey yani Anaplılaşma neden Demokratik Sol Parti için söylenmiyor? O süreç içinde erimediği, birden dibi bulduğu için mi? Ayniyete bakarsak, Anap hala tabela bile olsa varlığını koruyor. DSP de öyle... Bunlardan ayrı ve CHP ilintili DSP değerlendirilmesi yapılırsa, statükonun temsilcisi gözüyle seçmen algılamasına giren CHP, zaman zaman oy kaybetmesine, baraj altında kalmasına rağmen bu tip değerlendirmeler yapılmadı. Acaba bunun sebebi tabelasının asla inmeyeceğine olan genel kanı mıdır? Olabilir! CHP eğer sıradan, ortalama, sadece devlet yardımları ile ayakta duran ve süregiden bir parti olsaydı şuana kadar çoktan bir tabela partisi olur, adı sanı duyulmazdı! Lakin CHP, Atatürk'ün partisi olma, silsilenin devamı olduğu iddiasıyla bence demokratik siyasi partiler ve eşit rekabet ilkesine aykırı olarak öz kaynaklara, akçalı haksız gelirlere sahiptir. Düşünceme göre demokratik parti yarışları için bu haksız rekabet olduğu gibi, CHP asla Atatürk'ün kurduğu parti değildir. Bir kere Atatürk "sosyalist, sosyal demokrat” söylemde hiç olmadı. Üstelik Türkiye Cumhuriyetini kuran lider olarak, onun döneminde tek parti iktidarı vardı ve halk iradesi ister istemez bu tek partide toplanıyordu. dolayısıyla kurucusu olduğu devletin partisi doğal olarak, onun partisi olacaktır. Şimdi halk iradesinden nasip alan diğer partilerin onun partileri olmadıkları manasını çıkarabilirmiyiz? Demokrat Partiyi kuranlar aynı zamanda eski Cumhuriyet halk Fıkrası milletvekilleri değil miydi? (en başta Atatürk’ün Başbakanı Celal Bayar)

Peki Atatürk'ün miras gelirleri ve İşbankası payı olmasa sizce hala bir CHP olurmuydu? Ya da CHP iktidar olmak için daha makul çizgilere gelip, statükoculuktan halkçı çizgiye gelmezmiydi? Aynı şey DSP için geçerli, bugün halk teveccühünü neredeyse sıfırlamış olan DSP acaba kasasındaki nakit rezervi tükenincede tabela partisi olarak dahi varlığını sürdürebilir mi? Son birkaç seçimdir CHP çatısını altına girip, birleşmek yerine, üzerinden asılarak, varlığını CHP eteklerine yapışıp, eklemlenerek, sürdürmesinin sadece önce Bülent Ecevit ardından Rahşan Ecevit faktörü müdür? Böyle bir birleşmede en fazla nakit rezervli parti olarak, kasaların birleşmesiyle içindekileri kaybetme korkusu var mıdır?

Diğer yandan Anap'ın bir Turgut Özal misyonundan bahsedilirken, aynı misyonu Akp'nin taşıdığı düşünülerek mi "Anaplılaşma" dan bahsediliyor? Dolayısı ile Özal misyonunu tamamlamadan öldüğü için Akp'nin bunun devamı olduğu düşünülebilir mi? DSP de ise Bülent Ecevit misyonundan ne kadar bahsedebiliriz bilmiyorum. Bu misyon ve vizyok yokluğundan mı "DSP Anaplılaştı" söylemi hiç duyulmadı? Yoksa Bülent Ecevit'in hayatta olduğu zaman diliminde DSP dibi bulduğu için mi? DSP, Anap gibi her seçim daha az oyla iktidarı kaybettiği, gücünü yitirmediği, tek seçimde asfalta yapıştığı için mi?

Bizce Akp'ye yakıştırılan "Anaplılaşma" etiketinin birkaç sebebi var;
-Akp halk iradesinin çoğunluğunu, sürecin işleyişine olan farklı duruşundan aldı.
-Statükoyla mücadele ediyor, halkı değiştirme misyonu kadar isteklerini devlete yansıtma vizyonuna sahip,
-Devletin algılama ve uygulama yöntemleri konusunda yenilik vaad ediyor.
-Bugüne kadar halk iradesine karşı set oluşturmak için kullanılan yasa ve kanunları, modernite ekseninde değiştirme söylemleriyle yola çıktı. 2002 seçim kampanyalarında "yeni anayasa" ve Avrupa ülkelerinde yasak olmayan uygulamalarla AB'yi durak göstererek, çözümsüzlüğü ispatlanmış, süregelen metodlar dışında formuller, arayacağının modernite sinyalini verdi. Ve doğru algılandı.

Eğer seçim sonuçlarına bakarsak, yerel seçimi yerel seçimle karşılaştırmamız gerektiğinden hareket etmeliyiz. yani AKP'nin 2007 seçimlerinde aldığı %47 değil, 2004 seçimlerinde aldığı %40'ı 2009 seçim sonuçlarıyla karşılaştırmak daha doğru bir analiz yöntemi olacaktır. Zira genel seçimde partiler oy alırken yerel seçimde etken ve etmenler devasa değişir. Söz gelimi bir ilde genel seçimde partiler 8 milletvekili adayı için oy isterken, 8 kişinin halkla partisel bağlantıları dışındaki ilişikliği yüzde olarak minumumdur. Yerel seçimde ise ortalama bir ilçede oturan vatandaş için, seçilecek listelerde il belediye başkanı, encümeni, ilçe belediye başkanı ve encümeni, il genel meclis üyeleri eklendiğinde yerel seçimde ortalama seçmenin önüne en az 100 isim gelir, diğer partileride kattığınızda bu en az 500'dür. Genel seçimde ise en fazla tüm partiler 50 tane milletvekili adayı ile mi ilitiyet kurması bir seçmenle daha kolaydır, 500 kişiyle mi? Hangi seçimde komşusu, kahve arkadaşı, çocuğunun arkadaşının ebebeynleri, iş arkadaşı, akrabası, okul arkadaşı, tanıdığının aday olma ihtimali daha fazladır? elbette yerel seçimde... dolayısıyla yerel seçimlerde seçmen davranışlarını etkileyen faktörle genel seçime göre fazla ve değişkendir. dolayısı ile genel seçim aynı statüdeki bir önceki genel seçimle karşılaştırılmasını gerektirirken, yerel seçim içinde bu geçerlidir.

Akp 2004 yerel seçimlerinden 2009 yerel seçimlerine %3’e yakın oy kaybetti. sadece 2 Büyükşehir (Adana ve Şanlıurfa) belediyesindeki parti tercihleri ve Muhsin Yazıcıoğlu'nun vefatıyla duygusal oy kayması Sivas'ta kaybetmesi sonucu değiştiren ve oy kaybını (%3) izah etmemize yetecek veridir.
Tüm bunlara rağmen AKP'nin neredeyse bir büyükşehir oyuna eşit yeni seçmenlerden pek nasiplenmediği gerçeğini parti kurmaylarının ciddi şekilde değerlendirmesi gerekiyor.

Her iktidar gibi Akp de hükümet sürecinde öyle yada böyle statükoyu temsil ediyor veya kendi statükosunu oluşturuyor. Çünkü iktidar aynı zamanda halka rağmen, popilist siyaset dışında yönetimi getirir veya dayatır. Bu durumda halk ve seçmenle bağlantınız süreç içinde zayıflar veya kopma noktalarına gelir. Muhalefete göre iktidar partilerinin halkla birlikte olma süreleri arasında uçurumlar oluşur. Muhalefet eleştirir, eleştirir... Halkın söylediklerini yüksek sesle tekrarlar. Türkiyede işi halkla diyaloğ ve söylemden ibarettir. Oysa iktidar hem istek makamıdır hemde icraat. dolayısıyla her karşılanmayan seçmen isteği, tüm dünyada seçmen tarafından ilk sandıkta oyla cezalandırılır.

Sonuç olarak ‘iktidarların yıpranması’ evrensel kaidesi ile elbette AKP, birgün iktidardan düşecektir. Lakin bu muhalefet liderleri, kadroları ve söylemleriyle, dillendirildiği kadar yakın değil..!


Cenk SARIGÖL

17 Ocak 2009

Torbalıda Gazetecilik ve Destek


Tehdit Kabul Edilemez

Kabul edilemez o kadar çok şey var ki... İsrail’in hastaneleri, camileri, Birleşmiş Milletler (BM) Kampı bombalaması, hedef gözetmeksizin çoluk, çocuk, yaşlı, kadın, hasta, sivil ayrımı yapmadan insan öldürmesi, uluslararası anlaşmalarla yasaklanmış bulunan fosforlu, uranyumlu ve misket bombalarını şehrin orta yerine boca etmesi, insani yardımlara, hasta nakillerine bile izin vermemesi vs. vs...

Lakin bizim başlığımızı attmamıza sebep, gazetemizde ismini gördüğünüz Hüseyin Günaydın beyin tehdit edilmesidir. “Filistin’e destek, İsrail’i tel’in” mitinginde benim gördüğüm DSP İlçe Bşk. Muhsin Yazar, Ticaret Od. Bşk. Muzaffer Sekban ve SP İlçe Bşk. Ahmet Sertcan’ın yayınlanan fotoğraflarıdır. Fotoların montaj olduğunu felan kimse iddia etmedi. Yalanlamadı. Ben böyle bir konuda gülme sebeplerini tartışmam!

Yok düşüyormuş, öteki tutmuş...
Yok beriki yanlışlıkla “Kahrolsun Filistin” demiş...
Yok diğeri fıkra anlatmış, çok komikmiş..
Bu nasıl bir motivasyon? Siz oraya Filistinlilerin acılarını paylaşmak, yaşanan dramı haykırmak için katılmadınız mı? Sebepler beni ilgilendirmez! 5 dk. Ciddi şekilde yürüyeceksiniz.. Hele belli mevkilerdeki kişilerseniz buna 100 kat fazla dikkat ederek...

Bu arada sakın yazılanlardan “Bu mitinglere katılanlar gülecekse sakın katılmasın” gibi sonuça varılmasın. Katılanlar isterse amuda kalkarak yürüsün, takla atarak iştirak etsin! Toplumun belli kesimini temsil eden insanlarsanız işin ciddiyetine daha vakuf olmanızı beklemek bizim hakkımızdır.

SP İlçe Bşk. Ahmet Sertcan’ı insan olarak çok severim. Filistin konusunda herkesten fazla gözyaşı döktüğünü, duyarlı olduğunuda bilirim. Hatta sadece bu ‘gülmeceli’ yürüyüş değil, yıllardır, İsrail zulmünü dillendirdiğini, Filistinlilerin acılarını anlattığınıda...
Haksızlık etmeyelim. Gel gelelim bunca emek, duyarlılık ağız dolusu bir gülmeyle kayboldu!

Ticaret Od. Bşk. Muzaffer Sekban’ında Filistinlilere yapılan haksızlıklara en çok üzülenlerden, konuşanlardan biri olduğu gerçektir. Hele islamın 5 şartından birisi olan ‘HAC’ görevini yeni tamamlamış biri için... O kutsal diyarda dünyanın her köşesinden gelen müminlerin kardeşlik atmosferini soluyalı daha yeni olmuşken, Filistinlilerle kardeşliği çoklardan iyi hissettiğini düşünüyorum. Mamafiğ, o gülücükler , sırıtmalar, kahkahalar yakışmadı. Yakıştıramadım.

DSP İlçe Bşk. Muhsin Yazar için birşey diyemem... Gülmüş olmuş işte... Onu azade tutmuyorum.Olayın tuzu - biberi (Aslanlar Biberi hemde) o gülücüklerin yazılması sonrası yaşananlara... Kim kime yazıyor? Hiç önemli değil! Fikirlerini açıkca toplumuyla paylaşan gazeteyi kimse tehdit edemez / etmemelidir. Nasıl bir aymazlıkla kabalaşıyorsunuz? Yaşanan olay yalan, fotoğraf montajsa ve gazeteye gönderdiğiniz bir tekzip metni varda yayınlanmadıysa hadi hafifletici sebep sayalım... ikinci vitese geçmişler diye düşünelim. Tekzip gönderdinizde yayınlanmadıysa bana gönderin gene yayınlamasınlarda görelim! Ama böyle birşey yok. Yazarı ve gazeteciyi tehtidle, şantajla susturmayı amaçlamak, telefon açıp hakaretler etmek, tiranlık, zorbalıktır. Bunu ne size yakıştırabildim nede bu ilçeye...

Şahsımca biz burada fikirlerimizi söyler, olaylara farklı perspektifler sunmaya çalışırken hiçbir maddi beklentimiz ve menfaatimiz yok. En azından ben kendimden biliyorum. Ha olsada birşey değişmez Torbalı dağ başı mı ki? Hakaretler, tehditlerle gazete yazarı sindirilmeye çalışıyor? Bu tehditlerin Hüseyin Günaydın’a yapılmış olması hiç farketmez. Gazeteci kamu görevi yapar. ortada bir yanlış varsa hep beraber karşı çıkalım. ama ortada sizin işinize gelmeyen ama doğru bir haber varsa laga luga yapmanında sizi küçültmekten başka anlam taşımadığını iyice kafanıza sokun isterim. Bugün ona biri, yarın bana bir başkası... O tehditleri ben kendime kabul ettim. Kıvırdım kıvırdım bekliyorum! Talibi kimse gelip alsın, uygun yerine sıkıştırayım...


Cenk SARIGÖL

13 Ocak 2009

Den(iz)okrasi Uygulamaları (Chp İzmir)

Den(iz)okrasi

Uygulamaları

(Chp İzmir)


CHP İzmir Büyükşehir Belediye bşk. Adayının AK Parti Adayının açıklanmasından sonra resmen açıklanacağını bir çok kişiyle paylaştım. Sebeplerine gelince bunu CHP Genel Merkezi’nin politikası ve Sayın Deniz Baykal’ın siyaset tarzında aramak gereklidir.
Öncelikle şunu peşinen belirtmekte yarar var;

“CHP Merkezi ve D.Baykal yek vücut bir İzmir istemiyor”

Tüm Türkiye’nin bildiği gibi; İzmir, CHP’nin en güçlü olduğu Büyükşehir’e sahip il. Dolayısı ile bu büyüklük tek bir ses çıkarırsa CHP Genel Merkezi üstünde Demoklesin Kılıçı olur. Dengeleri değiştirecek bir güç olarak, gerek CHP mevcut yönetimini, gerekse Deniz Baykal saltanatını yıkabilir.

Peki Deniz Baykal İzmirde ne istiyor?

Öncelikle Büyükşehir yönetimi ile arası açık bir il yönetimi, hepsiyle limoni il Genel Meclis Üyeleri..! Aynı refleks ve siyasi duruşu gösteremeyen çeşitli duruşlar taşıyan, bölünmüş İzmir CHP. Partiye ve Deniz baykal’a bağları güçlü ama birbirine gevşek bir İzmir CHP örgütü esas amaçtır. Baykal İzmir için Akp adayının açıklanmasını bekledi. Çünkü güçlü bir AKP adayı karşısında karizması sıfır, taban desteği ve il yönetimiyle sorunlu bir Aziz Kocaoğlu kaleyi muhafazada zorlanırsa başka aday çıkarmaya tetikte... Buna karşın Aziz Kocaoğlu, Baykal’ın arzuladığı CHP İzmir için biçilmiş kaftan. http://cenksarigol.blogspot.com/2008/10/aizi-kocaolu-tekrar-aday.html Mevcut il başkanı ve yönetimiyle arası açık. Metropol ilçe belediye başkanlarının çoğu ile sorunlu... Hatırlarsanız, Toprağı bol olsun, Ahmet Piriştina’nın vefatından sonra Büyükşehir koltuğuna heveslenen DSP geçişli metropol ilçe belediye bşk.ları vardı. Daha önceki geçişleri esnasında il yönetimine Piriştina ile gol atmışlardı. Falat Alaattin Yüksel kendi inisiyatifine bırakılan sadece iki ilçeden biri olan fakülteden sınıf arkadaşı Aziz Kocaoğlu’nu büyükşehir koltuğuna taşıdı. http://cenksarigol.blogspot.com/2008/11/aziz-uygur-uzunbypas.html

İzmir’den uzağız! Fakat eğer Deniz Baykal, Akp’nin geçen yerel seçim kaybeden adayını Kocaoğlu ile yine geride bırakacağına kanaat getirirse Aziz bey bulunmaz Hint Kumaşıdır. Hem il yönetimiyle kavgalı hemde metropol ilçe başkanlarının çoğu ile limoni... Bu durumda Kocaoğlu adaylık için Baykal’a minnet edecektir.

Diğer yandan il yönetimi az biraz mırın kırın etsede, kendi belediye başkanlarına ulaşmak için taa Ankara CHP Genel Merkezini kullanacak! İl yönetimi Kocaoğlu’na taleplerini yaptıran Deniz Baykal’a minnetini ve bağlılığını arttırırken, Kocaoğlu tüm il muhalefetine (özellikle Kemal Karataş) rağmen kendisini aday yapan Genel Merkez taleplerini sorgulamaktan imtina edecek.

Herkesin elindeki ipleri Deniz Baykal’a sunduğu bu düzen kendine has bir Den(iz)okrasidir!

Cenk SARIGÖL

29 Ekim 2008

Torbalı Partiler Koalisyonu ve DSP


SİYASETTE birliktelik, ittifak, koalisyon gibi olu-şumlar için en gerçekçi söz sanırım “Aritmatik olarak siyasette 2+2 çoğunlukla 4 etmez.” Siyasi tarih bize bunu bol bol doğrulamıştır. O yüzden siyasette çokça 2+2=8 veya 2+2=2 gibi reel bilimin temelleriyle uyuş-mayan sonuçlar çıkar. MHP İlçe Başkanı Behçet Çı-nar'ın Torbalı'da 5'li ittifak kurulabileceğini gündeme getirdiğinde daha yerel seçimlere 2.5 yıl vardı. Çınar bu güç birliğini önce MHP+DYP olarak formüle edi-yordu. Ardından saha ve taban genişletmeyi düşünmüş olacak ki, MHP, DSP, DP, BBP, SP ve Anavatan İlçe başkanları Bröve Patiseseri'de biraraya geldiler. Behçet Çınar, Muhsin Yazar, Asuman Altınay, Zülküf Güldoğan, Ahmet Sertcan ve Ahmet Çiçek'in ittifak için biraraya gelmesi, oturup, konuşabilmesi, aynı masa etrafında vakit harcayabilmesi bile büyük güzellik.

Siz bakmayın bu oluşumu “sağ'ı bölmek istiyorlar, CHP ve İsmail Uygur'a yarayacak” diyenlere... Ben-ce başkanlar çok güzel yaptılar. En azından kimsenin oyuncağı olmadıklarını hal yoluyla ifade ettiler. Sağı bölermiş! Hangi sağ peki? MHP ile DP ilçe başkanları biraraya gelmiş, buna BBP ve SP ilçe başkanları da “merhaba” demiş. Al sana SAĞ! Arada bir tek DSP var. Olsa da olur, olmasa da olur! Cürümü ne ki zaten? Olmaması baş ağrıtsın. Hangi tabanı var? DSP bitik bir partidir! Bir seçim daha koltuk altında geçerse hazine yardımı kesilecek. O zamanda partide pek adam kalmaz zaten.

DSP Torbalı İlçe Başkanı Yazar, sessizliğini ittifak partilerine yaptığı sert uyarılarla bozmuş. İttifaka sıcak baktığını, genel merkez ve parti tabanının onaylama-sından sonra kesin kararını vereceğini belirten Yazar, “Birlikteliği kendi içimizden bozmaya başlayanlar var. Koalisyon düşüncesi ilk olarak basına yanlış lan-se edildi ve sonrasında birileri bu oluşumu sahiplene-rek entrika çevirmeye başladı. Partimiz ve kendimi kimsenin siyasi oyunlarına alet etmem” demiş. DSP ilçe başkanı hangi tabandan bahsediyor çok merak ettim. Türkiye'nin en silik genel başkanına sahip parti CHP kanatları altında 22 Temmuz seçimlerine girdi. Belli bir sinerji ortaya çıktı ve bu CHP ile Deniz Bay-kal'a yaradı. Şimdi Baykal ve CHP'liler katıldıkları toplantılarda DSP genel başkanı Zeki Sezer'i 5 dk. din-leme nezaketi göstermeden salonları terk ediyorlar. DSP'nin ZEKİ genel başkanı da dün koalisyon kur-dukları partinin genel başkanına değil de zavallı Anadolu Ajansı muhabiri önünden mikrofonu alıyor diye kızıyor. Muhsin Yazar ise hiç şansları olmayan bir yerel seçimde 1.5 tane meclis üyesi belirlemeyi beğen-miyor!

Bakın ne demiş gazeteye DSP ilçe Bşk., “Biz zaten genel seçimde CHP ile yaptığımız ittifakın cezasını fazlasıyla çektik. Bunun benzerinin Torbalı'da yaşan-masına müsaade etmem" ne cezası çektiğinizi lütfen bana ve kamuoyuna açıklayın. 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde dibe oturan DSP ile koalisyonu Baykal istemedi. Deniz beye kalsa sittin sene dönüp bakmazdı tahminimce ama Gene Koncu mitimler baskı yaptı, zorladı, ittirdi ittifak oldu. Ispatula ile kazısan çıkmaz DSP, CHP lütfu ile girdiği mecliste grup bile kurdu. Bu mu ceza yani? Ne güzel ceza ama, CHP seçimde % 2 oyu bulması zor partiyi almış, meclise taşımış, sonrada ceza kesmekle suçlanıyor. Baykal'ın öyle ulu orta Zeki Sezer veya başka sol önder görünenlere yüz vermeme-sini anlaşılıyor. Çünkü bunlar yüz verince astar istiyor, astar versen yorgana pamuk isteyecekler!

“İYİLİKTEN MARAZ DOĞAR” dedikleri bu olsa ge-rek! Hani aç adama katık olmasa bile ekmeğini böler paylaşırsın. Yaptığın iyiliğin altında ezilmesin, kendini iyi hissetsin diye de uzattığı suyu içersin. Hatta kendi su mataran dolu olduğu halde sırf verdiğin ekmekler zoruna gitmesin diye bir kez daha su istersin adamdan, bahanende senin su ne tatlıymış... Sen bunca iyi, ince, lütufkar düşünürken... Sonra bir gün çıkar karşına bu ekmeğini bölüştüğün adam, hesap sorar gibi “bana yıllarca kuru ekmek yedirdin!” Burada ağzınızdan tek bir kelime dökülmek, çıkmak ister “NAN KÖRÜ”...

Bence oluşturulacak ittifakta sağlıklı bir ilerleme kay-dedilmek isteniyorsa kesinlikle DSP dahil edilmeme-lidir. Sanırım oluşturulacak ittifak ve kadroda belediye başkan adayının ve ilk 5 meclis üyesi DSP'li olmaz ise maraz çıkarmaya devam edecekler! En nihayeti gerçek şuki, hiçbir solcu DSP yada CHP'li olsun birbirlerine en ağır ithamları da yapsa, hal hakaretlerde de bulunsa, gariz lafta etse, sinkafta kullansa oylarını birbirlerin-den esirgemezler. Yani DSP'nin ortaya çıkacak olu-şuma katacağı hiç birşey yok!

Birbirlerine selam vermeyen, konuşmayan, bakış-mayan, aynı ortamı paylaşmayan siyasi önderlerin varlığına rağmen Behçet Çınar, Zülküf Güldoğan, Asuman Altınay, Ahmet Sertcan ve Ahmet Çiçek'in hatta Muhsin Yazar'ın tebrik edilmesi gerektir. Gösterdikleri bu diyaloğ ve sergiledikleri düzey için tek tek teşekkürü hak ediyorlar. DSP dışındaki saydığım isimlerin bir araya gelmesi ve ortak belirledikleri ve uzlaştıkları tertemiz bir aday ile yerel seçime gitmeleri her dengeyi değiştirebilir. Başta söyledik, siyasette tesadüf denen şey 2+2=4 edincedir. Temel matematik bilgisiyle bu partilerin oylarını yanyana toplayıp, “hepsi bir araya gelse alacakları oy şu...” diyenler yanılır. Onların siyaset cahili oldukla-rını söylemeye gerek yok sanırım. Yerel seçimde aday çok önemlidir. İyi, temiz, başarılı, sevilen bir aday öyle bir sinerji ortaya çıkarır ki, 2+2=16 eder.

Gene de benim kafam şu DSP'nin varlığına takılıyor. Bu tip unsurlar durmadan mızmızlanarak, bulunduğu özveriyi sıralayarak sinerjinin ortaya çıkmasını engeller. Heyecanı öldürür. Dışarıya değil, içsel çalışmalarla enerji kaybına yok açar. Sandıktan açıldığında ise bir bakarsınız 2+2=1 etmiş.

Cenk SARIGÖL

13 Ekim 2008

Aziz Kocaoğlu Tekrar Aday!


CHP’li İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu 2009 Yerel Seçimlerinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adaylığını açıkladı. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna Ahmet Priştina’nın ölümü sonrası birazda siyasi atmosferin ittirmesi ile gelen Aziz Kocaoğlu bu sefer hakkıyla (halkın oyu) başkan olmak için kolları sıvamış görünüyor. Piriştinanın ölümü sonrası İzmir Büyükşehir Belediye meclisi tarafından seçilerek o koltuğa oturmuştu.

İzmir Büyükşehir Belediye Bşk. Aziz Kocaoğlu, 2004 Yerel Seçimleri öncesi Bornovada Arçelik Bayii sahibiydi. Belediye başkan adaylığıda 2004 yerel seçimlerinde Ahmet Piriştina (Toprağı Bol Olsun) DSP'yi bırakıp, (metropol 12 ilçe belediye başkanı ile) CHP'den aday olunca doğal olarak tüm alt metropol belediye başkan adaylarınıda belirlemek istemiş ve bunun için CHP Genel Merkezi ile pazarlık konusu olduğu basına yansımıştı. CHP Genel Merkezi Ahmet Piriştina’yı saflarına katmaktan mutluydu. Piriştina bu güçünü 12 metropol ilçe başkanının deklarasyonları be birlikte hareket kararı ile daha bir pekiştirmişti. Piriştina hem İzmir’in en kalabalık ailelerinden birisine mensup, hemde popülaritesi çok yüksek bir kişiydi. Karizması vardı ve basınla ilişkileri çok iyiydi. İzmirlinin sevdiği ve daha yıpranmamış çehresi kendisine yeni ufuklar açıyordu.

Piriştina üzerinde topladığı bu özelliklerle, CHP Genel Merkezini etkiliyor, İzmir gibi büyük bir kentin belediyesinin CHP’li olması iştahlarını kabartıyordu. Öte yandan Priştina’nın bağımsız aday olması veya başka partiden adaylığı söz konusu olursada kazanma şansının yüksek olduğu, bu durumda CHP’nin işinin çok çok zor olacağına kanaat getirmeşlerdi. Tüm bunlar bir araya toplandığında İzmir CHP, Ahmet Priştina ve ekibine havale edilmişti. Genel Merkezin bu tutumu doğal olarak, CHP il Yönetiminde ciddi rahatsızlıklar meydana getiriyordu. Yıllardır il yönetiminde görev alan CHP'liler, yerel seçimlerde seçilme beklentisi olanlar için tepeden inme bir DSP istilası ile hayalleri suya düşmüştü. Diğer taraftan sıkı partili il yöneticileri ise kendilerinin belirlemediği, belediye başkan adayları üzerinde erklerini yitirdiklerini, güçlerinin başka bir otoriteye kaydığını bu durumun bir adım sonrasının (DSP’den geçenlerin CHP’den seçilmesiyle) DSP’den devşirilenlerin halkın seçtikleri olarak koltuklarını isteyeceği kaçınılmazlığını seziyorlardı. En azından metropol ilçe başkan adaylarını kendileri belirleyerek, oyunda kural koyucu olduklarını göstermek ve ilerde yaşanacak bir eski DSP’liler isyanına karşı ellerini güçlendirmek azmindeydiler.

Bu durum o dönemki, il yönetiminde çok büyük çalkantılara sebep olmuştu. 'eğer biz hiçbir ilçe belediye başkanını dahi belirleyemeyeceksek, bu işi bunca süre devam ettirmenişn anlamı yok' görüşü CHP genel merkezine kadar ulaşmıştı. Böylece CHP Genel merkezi Bir elin parmakları kadar ilçede inisiyatifi Alaattin Yüksel yönetimine bıraktı. Aziz Kocaoğlu böylece il yönetimin belirlediği aday olarak önce Bornovadan Belediye Başkan Adayı, sonrasında seçilerek Başkan koltuğuna oturdu.

2004 Yerel Seçimleri üzerinden çok geçmeden CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve
CHP İzmir il Başkanı Alaattin Yüksel arasındaki çatlak yüzeye vurdu. basında gün geçmiyorduki birbirlerine karşı iğneleme ve eleştiride bulunmasınlar. Her zaman olduğu gibi Deniz Baykal, muhaliflik gördüğü İzmir İl yönetiminide tasfiyeye gitti. Alaattin Yüksel ve ekibinden kurtuldu. O kadar hırslanmış ve kökten düzenleme istemişti ki Baykal, o sıralar İzmir Milletvekilliği yapan ve MYK üyesi Torbalılı Sedat Uzunbay'ı bile Yüksel ile görüştüğünü duyduğundan olsa gerek, Genel Kongrede listeye koymadı. İlk yapılan genel seçimlerdede ismi milletvekili listesinde Sedat Uzunbay ismine yer kalmamıştı!

Piriştinanın vefatından sonra silik bir isim olarak görülen Aziz Kocaoğlu'nun Büyükşehir için esamesi okunmuyordu. Daha çok Karşıyaka Belediye Başkanı Cevat Durak, Narlıdere Belediye Başkanı Abdül Batur, Büyükşehir Belediyesi meclis üyesi, Piriştina’nın eski genel sekter yardımcısı Gürkan Şenışık, Başkan vekilliğini görevini sürdüren Yusuf Ali Karaman ile Meclis Birinci Başkan Vekili Avukat Fikret Kaner’in isimleri gündemde ve basına yansıyordu. Hatta Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ ve Karşıyaka Belediye Başkanı Cevat Durak bu konuda ciddi kulisler yapmış ve İzmir'in en büyük ilçeleri olarak bunu hakları görüyordu. Fakat Piriştinanın ölümünün köprülerin altındaki çok şeyi değiştirdiğini kısa sürede anladılar. İzmir İl yönetimi ile aynı fikirde buluşan CHP Genel Merkezi, DSP transferlerinin yelkenlerini indirmek, havalarını bozmak, burunlarını sürtmek, burasının CHP çatısını olduğunu hatırlatmak istiyordu. Bağın sahipleri hendilerini göstermek, ‘eli mi yaman bey mi yaman’ gerçeğini hatırlatarak, eski çamların devrilip, bardak olduğunu görmelerini sağladılar.

Piriştina ile CHP saflarına geçen eski DSP’li başkanlar direnmeye çalıştılar. Ortak açıklamalar yaptılar. Kamuoyu oluşturmaya yeltendiler. Lakin Piriştina'nın ölümü ile ne DSP'den transfer olan 12'ler grubunun nede alt kademe transferlerin CHP İzmir İl Yönetimi karşısında tutunacak dalı kalmamıştı. Kendilerinin Ahmet Piriştinanın hatrına ve popülaritesi sayesinde CHP saflarında yer bulduklarını ve buluş sırasında yerel yönetim beklentisi olan CHP'liler, DSP devşirmelerinin kendi haklarını gaspettiğini düşündüklerini anladılar. Geri (DSP) dönmelerinin bir anlamı yoktu çünkü genel seçimde bırakın barajın altını DSP asfalt zemine adeta yapışmıştı. Kimsenin kazımak için gayret ettiği bile yoktu. Ortada kalmaktan, eldekini ve koltuğunu kaybetmektense sessizce oturmayı yeğlediler. Yapılan oylamada Grup Başkanı sıfatıyla İl Başkanı Alaattin Yüksel de oy kullandı. İlk tur oylamada Aziz Kocaoğlu 19, Cevat Durak 14, Abdül Batur 5, Muzaffer Tunçağ 1 oy aldılar...

Pirştinanın vefatından sonra CHP’li İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olan Aziz Kocaoğlu 2009 Yerel Seçimleri için tekrar adaylığını açıkladı. Süpriz yumurta gibi İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olan Kocaoğlu bana göre Piriştina gibi bir kişilik ve karizmanın ardından çok silik ve sinik kaldı. Yetersizliğini bilemem ama Büyükşehirde ciddi bürokratik zaaflar yaşadı. Bir çok üst düzey bürokratı yenilemesine rağmen, Priştina ekibi ve eski DSP patentli bürokratlar Kocaoğlu için ayak direttiler. En son ‘Arsenik’ olayının patlamasında Kocaoğlu’nun önce inkar etmesi sonra “önceden haberimiz vardı” demesi, susuzluk için önceden tedbir alması gerekenlerin ayak sürümelerinin faturası bu eski DSP bürokraklarının değil Kocaoğlu’nun hesabına yazıldı.

Belki kendisinin bile beklemediği şekilde piyangodan
İzmir Belediye Başkanı olan Aziz Kocaoğlu
, ölümüyle iyice totemleşen Piriştina sonrasında çalıştığı, çalışacağı bürokratları değiştirmekten, yer açmaktan imtina etti. Pek dokunamadı. Şimdi tekrar aday. Eğer belediye meclisi oyuyla (il yönetimi, genel merkez ve sınıf arkadaşı Alaattin Yüksel) gediğinin aksine bu sefer halkın önüne konan sandıklardan çıkabilirse Büyükşehir bürokratlarının yarısı masalarını boşaltacaktır! Yinede benim acizane fikrim, Kocaoğlu İzmir için son derece silik ve sönük bir adaydır. Ak Parti basınla ilişkileri iyi ve karizmatik bir aday çıkarırsa bu sefer şansı yaver gitmez.

Geçen sefer çıktığı yumurta bu kez sert bir kabuk barındırıyor! Deniz Baykal'ın muhalefete ve muhalefet yapanlara acımadığı,kinini diri tuttuğunu bilenler için Alatin Yüksel'in tasfiyesine giden süreci hatırlatmakta fayda var. 18 Şubat 2005 de bir geziden dönen ve Baykal'a muhalefet cephesinde ön sıralarda olan zamanın il başkanı Alaattin Yüksel kısa bir fax ile yönetim kuruluyla birlikte görevden alındığı bildirilmesine rağmen, büyük bir çoşkuyla karşılanmıştı. Karşılayanlar arasında Kırklareli Milletvekili Mehmet Kesimoğlu, Edirne Milletvekili Nejat Gencan, Artvin Milletvekili Yüksel Çorbacıoğlu, Manisa Milletvekili Hasan Ören, Çanakkale Milletvekili İsmail Özay, İstanbul Milletvekili Sıdıka Sarıbekir ve İzmir Milletvekili Hakkı Ülkü, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ, Bornova Belediye Başkanı Sırrı Aydoğan, Balçova Belediye Başkanı Mehmet Ali Çalkaya, 17 ilçe belediye başkanı, 51 il genel meclisi üyesi vardı. bunlar bile Yüksel'i koltuğunda tutmaya yetmedi!

2007 Genel Seçimlerine geldiğimizde CHP Genel Bşk. Deniz Baykal'ın nasıl bir muhalefet tahammülsüzü olduğu ayan beyan ortaya çıktı. Çünkü partisinin genel kongresi sonrası İzmirde Alaattin Yüksel'i şavatlı şekilde karşılayanlar, Kırklareli Milletvekili Mehmet Kesimoğlu, Edirne Milletvekili Nejat Gencan, Artvin Milletvekili Yüksel Çorbacıoğlu, Manisa Milletvekili Hasan Ören, Çanakkale Milletvekili İsmail Özay, İstanbul Milletvekili Sıdıka Sarıbekir ve İzmir Milletvekili Hakkı Ülkü, dahil hiçbirisi 21. Dönem milletvekili bırakın seçilecek yeri listelerde bile yer bile bulamadılar. Hatta Edirnede Nejat Gencan ve Çanakkalede İsmail Özbay illerinde listesiye tekrar giremeyen tek kişilerdi. Bu karşılama töreninde harirun yazılanlar için CHPde tüm kapılar Baykal tarafından yüzlerine çarpıldı. Son genel kongre öncesinde yapılan il kongrelerinde Baykal'a kendi memleketi Antalyalı partilileri boşuna "Faşist Baykal" diye bağırmadılar. http://cenksarigol.blogspot.com/2008/01/faist-baykal-ve-zgrlk-mhp.html

O gün gazetecilerin sorularını yanıtlayan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, belediye başkanı olduğundan bu yana parti içerisindeki çatışmalara katılmamaya çalıştığını belirterek, "Çünkü belediye başkanı olmam bana böyle bir misyon yüklüyordu ama 35 yıllık mücadele arkadaşım, fakülte birinci sınıftan bu yana beraber yürüdüğüm, partisini iktidara taşıyan Alattin Yüksel’in sırf kurultayda başka bir adayı desteklediği ve ülkenin menfaatlerini koruğu için il başkanlığından alınmasına ölünceye kadar karşı çıkarım"demişti.

Alaattin Yüksel görevden alınınca yerine atanan Ekrem Bulgun ekibi ilk İl Kongresinde Selçuk Ayhan ekibi tarafından devrildi. Bu ekibi Önder Sav desteklerken Kemal Anadol karşı cephedeydi. Müzmin muhafet diye İzmir CHP'lilerin isimlendirdiği Kemal Karataş başta elendi. Sedat Uzunbay - Selçuk Ayhan cephesinin en aktif destekcisiydi. Selçuk Ayhan'ında Deniz Baykal oluruyla muhalefetin gazını almak, Alaattin Yüksel kalıntılarını tespitle yükümlü il başkan adayı olduğunu tahmin ediyorum. Yani aslında her ayay aday görünsede görünen aday olmaktan uzak olabilir! http://cenksarigol.blogspot.com/2007/07/her-aday-aday-mdr_19.html Buna karşın iki adayda Genel merkezin adayıydı yada Baykal ikisinede boncuk vermişti. Alaattin Yüksel'in kendisne yakın isimleri mevcut yönetim listelerini destekleyerek öne çıkmasını isteyebileceğini düşünerek, SelçukAyhan'ın listesini şekillendirmek ve önlem almak için Önder Sav görevliydi. Buna karşı Yüksel'i görevden aldığında atamayla görev verdikleri Bulgun listelerini sağlama almak için Kemal Anadol destek veren konumundaydı. fakat sanırım Kemal Anadol içine itildiği pozisyonu sahi sanmış olacakki; il Kongresinden sonraAnadol, "Biz Baykal'dan Bulgun'u desteklediğini duyduk. Bunun üzerine Ekrem Bey'in arkasında yer aldık. Genel Başkan'ın desteklediği aday kongreyi kaybettiğine göre kazanın hangi taraftan olduğunun yorumunu kamuoyuna bırakıyorum" dedi. Anadol'un bu söylediklerini yabana atmayın. Baykal planlarını genelde 2 aşamalı yapar! önce muhalefet edenler kapı önüne konur. Sonra tabanın sevdiği kendisine eyvallahı olanlar atanır. En sonundada sadece Deniz Baykal diyenler görevine devam eder... Yoksa Sedat Uzunbay'ın 2007 seçimlerinde listeye dahi alınmadığını nasıl değerlendirirsiniz? işin daha da garibiki benim tahminim. Baykal kendi adamı olarak, Yükseli görevden alarak atadığı Bulgun'a karşı rakip Çıkardığı Selçuk Ayhan'ı 2007 Milletvekili listesine aldı ve Ayhan seçildi. Esas zurnanın zırt dediği yer ise, Ayhan'ın listesi kazandığında milletvekili olarak onu destekleyen vekiller şunlardı:
Sedat Uzunbay (CHP MYK Üyesi)
Bülent Baratalı (PM Üyesi)
Türkan Miçooğlulları (PM Üyesi)
Yılmaz Kaya
Erdal Karademir

Bu İsimlerden 2007 Genel Seçimlerinde listeye girebilen Milletvekili Bülent Baratalı olurken, Ekrem Bulgun listesini destekleyen ve adayı kaybeden vekiller şöyle sıralanıyordu;
Kemal Anadol (CHP TBMM Grup Başkanvekili)
Oğuz Oyan (Genel Sekreter Yardımcısı)
Enver Öktem
Vezir Akdemir
Canan Arıtman
Ali Rıza Bodur
Abdürezzak Erten
Ahmet Ersin
olarak sıralanıyordu. Oysa desteklediği liste kaybeden milletvekillerinden 5 tanesi (Kemal Anadol, Oğuz Oyan, Canan Arıtman, Abdürezzak Erten, Ahmet Ersin) tekrar listelerde yer bulup, seçildiler. Şimdi burada bir gariplik yok mu?izmir İl kongresinde destekledikleri aday kaybeden milletvekilleri tekrar listede aday gösterilmiş. Ama destekledikleri aday il başkanı seçilenlerden sadece biri tekrar listeye alınmış ve seçilmiş...


Meramımız Deniz Baykal'ın CHP iç denge politikası ve siyasi tutumunu deşifre etmektir. O zaman CHP Genel Kongresinden ve Alaattin Yüksel'in görevden alımasına, Ekrem Bulgun'un atanması ve İl kongresinde Bulgun karşısında Selçuk Ayhan'ın seçilmesi ile 2007 Genel seçimlerinde seçilen Ayhan'ın destekçilerinin adaylıklarında oluşan tabloya bakarsak, Selçuk Ayhan ve onu destekleyenler Baykal'ın tuzağına düştüler diyebilirmiyiz. Kendilerini deşifre ettiler ve tasfiye süreci başladı. 22 Temmuz 2007 Genel Seçiminde Selçukı Ayhan'ı destekleyenleri liste dışı tutan Baykal yaklaşan 2009 Yerel Seçimlerinde ne yapacak? elbette üzerinden çok uzun zaman geçti. bu başkanlar arasında Baykal ve Genel Merkezle güven tesis edenler olmuştur. Tekrar göze girenlerde. Ben yinede Selçuk Ahyan'ı destekleyen Belediye Başkanları ile Desteklemeyenleri size hatırltmak isterim;

Selçuk Ayhan'ı destekleyen ve kazandı sanılan Belediye Başkanları
-Aziz Kocaoğlu (İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı)
-Cevat Durak (Karşıyaka Belediye Başkanı)
-Sırrı Aydoğan (Bornova Belediye Başkanı)
-Ramazan İsmail Uygur (Torbalı Belediye Başkanı)
-Ergun Özgün (Menderes Belediye Başkanı)


Ekrem BUlgun'u destekleyen ve kaybetti sanılan Belediye Başkanları
-Muzaffer Tunçağ (Konak Belediye Başkanı)
-Abdül Batur (Narlıdere Belediye Başkanı)
-Ertan Avkıran (Güzelbahçe Belediye Başkanı)
-Faik Tütüncüoğlu (Çeşme Belediye Başkanı)

Milletvekillerinin başına geleni biliyoruz. 2007 Genel Seçimlerinde listede bile yer bulamadılar. bırakın o gün Alaattin Yüksel'e destek açıklamasını ben sadece o karşılamaya katıldığı için Bornova Belediye Başkanı Sırrı Aydoğan, Balçova Belediye Başkanı Mehmet Ali Çalkaya ve 17 ilçe belediye başkanının tekrar aday olmasını zor görüyorum. Dikkat ederseniz Alaattin Yüksel'i destekleyenKaldıki, fakülteden sınıf arkadaşına destek için açıklama yapan, karşılamada yanında duran, sınıf arkadaşı Alaattin Yüksel sayesinde önce Bornova sonra Piriştina'nın vefatıyla hiç ismi geçmediği halde güçlü adayları eleyip, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olan Aziz Kocaoğlu'nun adaylığı zor!
Torbalı Belediye Başkanı Ramazan İsmail Uygur konusunda tereddütlerim var. Sedat Uzunbay ile arasının iyi olduğu, alkol sebebiyle siroz tedavisi gördükten sonra nekahat dönemini Uzunbay'ın Çeşmede bulunan yazlığında dinleneek geçirdiğini biliyoruz. Sedat uzunbay ile yakınlığı Genel merkezden ihtimal hoş görülmüyor ama Aziz Kocaoğlu'na karşı tutunduğu soğuk duruşa sıcak bakılıyor olabilir.

Özellikle belirtmeliyim ki, Aziz Kocaoğlu Belediye başkan adaylığını açıklamadı. Aday adaylığını açıkladı. Bunu ise ben bile açıklayabilirim! Kimse Aziz Kocaoğlu'nun bırakın seçilmesini, tekrar aday olmasına bile kesin gözxüyle bakmasın. Deniz Baykal muhalefitine hiç acımaması ve kinini taşımasıyla ünlü bir siyasetçimizdir. Bu köprü altından daha çok sular akıtır. Deniz Baykal hala CHP Genel Başkanı olduğuna göre geçmişte dilini sivrilten kimsenin koltukları garanti değildir!

CHP İzmir il kongresi öncesinde bazı ilçelere "seçme ve seçilme haklarıyla birlikte" yüzlerce yeni üye, Tüzüğünün 12. maddeye (...Genel Başkan’ca önerilen kişilerden;, Parti yararı açısından gerekli gördüklerinin doğrudan asil üyeliğe yazılmasına karar verebilir. Merkez Yönetim Kurulu, bu yetkisini ilgili il yönetim kurulları önerisine göre ya da ilçe ve il yönetim kurullarının görüşünü de alarak doğrudan kullanır. Bu durumda başvuru belgeleri, Üye Yazım Bürosu ile ilgili il ve ilçe başkanlıklarına gönderilir.) dayanarak bir gecede binlerce yeni üye ve eski üye iptali geldiğini düşünürsek. CHP üye, ve delegelerini değil Genel Başkanın görüşlerinin kabul edildiği bir parti olarak çırılçıplak gözükür. Aslında muhalefete tahammülsüzlük ve nefes almadan boğma yöntemi tüm Türk Sol'unun hastalığıdır. http://cenksarigol.blogspot.com/2007/06/sola-ihtiya-var.html bu hastalıktan kurtulmadığı sürece parçalı bulutlu, birbirini yiyip bitiren ve ülkeye yazık eden bir solumuz olacak! Oysa tüm gelişmiş demokrasilerde olduğu gibi halkının vicdanını yansıtacak bir sol parti ve duruşa ülkemizinde hararetle ihtiyaçı var.

Siyaset göründüğü gibi kolay değil anlayacağınız. Bazen kazandı görünenler aslında kaybedecekler listesini çıkarıyordur! Siyaset kolay olsa herkez konuşmak yerine içinde olurdu. Hele CHP'de kolay, düzenli ve kurallar dahilinde yapılsa bu kadar muhalefet olmazdı...

Cenk SARIGÖL

11 Haziran 2008

Hödüklük Sözü Yer

Hödüklük Sözü Yer

Hani “sözün bittiği yerde .... başlar” denir. Bence sözü bitiren asıl etmen karşınızdakinin hödüklüğüdür. Artık ne kadar anlamlı, mantıklı, gerçekçi olmanızın anlamının kalmadığını fark ettiğinizde sözün kıymeti kalmamıştır. Demokrasi bir uzlaşma ve ortak, müşterek doğrularda karar kılmaktır. %100 uzlaşma bir hayal, ütopya olduğu için seçim, çoğunluk görüşü uzlaşının temelini oluşturur. Y-Darbe süreci başlamıştır ve ülkemiz hızla kan kaybediyor. Ortamı geren ve görev ihlali yapan bürokratik oligarşi ve sivil yandaşları ardından sonucu (AKP ve aradaki kurumsal gerginlikleri) hükümete fatura ediyorlar. Cumhurbaşkanlığı seçiminden beri evrensel hukuku ve geçmiş teamülleri yok sayarak (eğer 367 kararını geriye işletirseniz Özal, Demirel ve Sezer şaibeli seçimlerle iş başına gelmiş sayılır) ve kendi yetki sınırlarını zorlayarak, kararları eleştirilen yargı maalesef kendi ayağına kurşun sıkmaktadır. Hatta otamatik silahla taramaktadır.

AKP, MHP ve BBP Anayasanın 10. ve 42. Maddelerini ortak bir kararla değiştirdi. Değişiklikte başörtüsü yada türban kelimesi geçmiyor bile... Anayasa Mahkemesi (AYM) bunu esastan görüşerek, iptal etti ve yok hükmünde saydı. Anayasa'nın 6. maddesi bakın ne diyor:
"Hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almadamn birşey uygulayamaz. İşte bu yüzden her işlem, her karar, her uygulama anayasaya dayanmalıdır. Anayasaya dayanmayan hiçbir karar anlam taşımaz, hiçbir yetki kulanılamaz. Anayasaya göre anayasa mahkemesi anayasa değişikliklerini sadece şekil bakımından inceler.”

Şimdi gene anlamayacak, işine geldiği gibi aynı aleti, aynı ton ve notada çalacaklara değil, sadece doğruyu arayan okurlar için bir örnek vereyim;
“Bir futbol maçında kurallar bellidir. Hakem bu kurallara göre maçı yönetir. Diyelim penaltı var. Topun nerede duracağını, kalecinin ne kadar öne çıkabileceğini, atış düdüğünden sonra penaltı atan oyuncunun ne kadar süre bekleyebileceğini kontrol eder ve kurallar yönünden (şekil) inceler. Gelip kendisi topa vuramaz. Kalecinin sağ veya sol kale direği dibinde durmasına, penaltı kullanan oyuncunun topa hangi ayağıyla vuracağına göre kanaat geliştirerek, atılan gol yada kurtarılan penaltıyı ‘YOK’ hükmünde sayamaz.”

MADDE 148. – “Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler. Ancak, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz.”
Devam edelim: “Kanunların şekil bakımından denetlenmesi, son oylamanın, öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı; Anayasa değişikliklerinde ise, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır. Şekil bakımından denetleme, Cumhurbaşkanınca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin beşte biri tarafından istenebilir. Kanunun yayımlandığı tarihten itibaren on gün geçtikten sonra, şekil bozukluğuna dayalı iptal davası açılamaz; def’i yoluyla da ileri sürülemez.”

Tüm bunlara rağmen birileri yetki aşımı olmadığını söyleyebilir mi? söylerler! Çünkü onlara söz bitmiştir. Fakat ben bu olup, bitenden umutluyum. Zira Anayasa Sorgulanacaktır. Anayasa Mahkemesi, işleyişi, yapısı, görev alanı, yetkileri tartışılacak. Demokrasilerde en büyük uzlaşı metni Anayasalardır. Anayasalar genel manada toplumsal barışın ortak paydalarını belirleyen yazılı metinlerdir. Aynı zamanda devletlerin şeklini, dünya nezdinde rejimini betimler. En özelde ise Anayasa devletin vatandaşları ile sınırını, sorumluluk ve yetkilerini belirlediği gibi müşterek mutluluklarını tesis edecek şekilde oluşturulur. Yani bir Anayasa toplumsal çoğunluğun mutsuzluğuna yol açıyorsa tartışmalı hale gelmiştir.

Diğer önemli nokta ise, bugüne kadar Anayasa Mahkemesi, Anayasa ilişkili mahkeme sonuçlarını ‘gerekçeli karar’ ile birlikte açıklardı. Açıklamamasının sebebi ne ola ki? Acaba “önce açıklayalım. Gelecek eleştiri, yerme ve karşı çıkışlara bir bakarız. Onlarıda kapsayacak bir gerekçehazırlarız” demiş olmazlar sanırım!
“367 ayıbındada aynı şey oldu” diyeceklere baştan belirteyim ki, o Anayasa değişikliği ile ilgili değildi. Bu mahkeme 1961 de Adnan Menderes ve bakanlarını şehit eden darbeciler tarafından kurulmuştur. Yürürlükteki Anayasada 12 Eylül Darbesiyle yüzbinleri bulan gençini işkenceden geçirenler tarafından yapıldı.

411 oy gibi muazzam bir meclis uzlaşması ile kabul edilen (Doğan Grubu Gazeteleri ardından ‘411 El Kaosa Kalktı’ başlıkları atmıştı. Oysa zaten 549 milletvekili var mecliste) değişiklik Anayasa Mahkemesinin yetkisini aşarak esasa ilişkin kararı tartışılırken. Hala “uzlaşma” aramadı hödüklüğü ile AKP’yi suçlayan sivil darbeseverler.
Size soruyorum: AKP, MHP, BBP uzlaşmış. Meclise CHP ve onun kuyruğuna takılarak girebilen DSP hariç parlemento tam mutabakata varmış. Bu %65 meclis çoğunluğu demektir. Bugüne kadar Başörtüsünün Üniversitelerde serbest olması yönünde yapılan tüm anketlerde, serbet olmalı diyenler en az %75 olmuş. Daha ne uzlaşmasıdır bu? CHP ve DSP Ülkenin yarı iline yakınından vekil çıkaramamış, Güney Doğu ve Doğu Anadoluda tabela partisi olmakta bile zorlanan partiler mi uzlaşmaların olmazsa olmazlarıdır? Peki 28 Şubat Postmodern Darebesine kadar serbet olan başörtüsüne ses çıkarmayan Anayasa Mahkemesi görevini ihlal mi etmişti? Yada bu yetki aşımlı olduğu söylenen kararda AYM ,CHP ve DSP başvurusu olmasaydı değişikliği nasıl görüşecekti?

Kimseye evrensel hukuk normlarından, AB, Venedik Kriterlerinden bahsedecek takatim yok. Çünkü, anlayış kabızlığı, bağcıyı dövmek istemelerinden. Üzüm dertleri yok! Hödüklüklerine haklı gerekçeler arıyorlar, kimisi bunu bile bulmakta zorlanıp, erteleyecektir. “Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir” sözünü duymadıklarından değil, işlerine gelmediğinden salağa yatıyorlar. Uzlaşmaymış, soluyayım uzlaşmanıza... Söz bitti artık makara yapmak lazım. Nasıl, “siz severmisiniz makarayı? Ya domatlı olursa?”

Cenk Sarıgöl

30 Mayıs 2008

Eskiciler

Herşey bir döngü içindedir. Esas olan daha iyiye, güzele, faydalı olana dpğru dönmek ve yürümektir. Mevlevilerin dönmesi de kainatın devinim üzerine kurulduğunu temsilendir. Ay hem kendi hemde dünya etrafında döner. Dünya kendi etrafında döndüğü gibi ay ile birlikte güneşin etrafında, güneşte kendi merkezindeki akrep bölgesi etrafında döner. Güneş sistemide diğer yakın sistemler gibi Samanyolu Galaksisi içinde devinimlerini sürdürür. Bu bilgileri astroloji yada uzay bilime merak saldığımdan aktarmadım. Taa uzaydan Türk sistemine atacağımız nazarın uyumsuzluğunu ortaya sermek adına aktardım. Zira bu döngüye ayak uyduramayanları kara delikler yutar!

3 Kasım 2002 seçimleri Türk Demokrasi tarihinde önemli bir dönemeçtir. Halkımız eski siyaset tarzını ve yapısını tasfiye etmeye yönelmiştir. Mevcut meclis yapısının neredeyse tamammını kurumsal oluşumunun bir yılını doldurmamış bir partiyle değiştirmiştir. Burda bir parti yada partilerin siyaset tarzını anlatmaktan çok halkımızın siyasete bakış tarzındaki gelişimi tahlil edip, sizlerinde kendi içsel tavırlarınızlarınızla bu anlatımın uygunluğunu ölçmenizi bekleyeceğim. 3 Kasım öncesinde iktidara gelen parti yada partiler sürekli yaptıklarından bahseder, bunu sanhi bir ihsanda bulunmuş gibi halkın kafasına kakardı. Bu bazı annelerin çocuklarına sürekli “yemedim yedirdim. Giymedim giydirdim. Sana saçımı süpürge ettim. Nice emek verdim” gibi başa kalmalarına benzer! Bu yapılan lütuf veya ihsan olarak, nitelenemez! Bu bir görevdir. Annelik görevi... babalık sorumluluğu... yemek yemek, su içmek gibi.

Sizin evladınız üzerindeki iradeniz ve biçimlendirme güçünüz çocukta yoktur. Siz mümkünse çocuk sahibi olmayı kendiniz seçersiniz. Ama çocuğun ana-babasını seçme şansı yoktur. Siyasete uyralamaya çalışırsak, partiler iktidara talip olur. Bunun için görevlendirme isterler. İktidar olanlar bu göreve getirilenlerdir. Şimdi bir belediye temizlik işçisinin görevi bellidir. Durmadan “şurayı temizledim, burayı süpürdüm, çöpleri topladım, şehir dışına götürüp, çöplük alanına döktüm” vs. demesi onu değerli kılar mı? HAYIR! Tek başına hiçbirşey ifade etmez çünkü görevidir yapmalıdır. Ta ki başka bir aynı büyüklükte alandan sorumlu ve eşit sorumlulukta temizlik işçisiyle karşılaştırılana kadar. Eski siyaset anlayışında siyasetçi sürekli, kendinden öncekilerin yaptıklarını ve kendi icraatlarını anlatırdı. Karşılaştırırdı. Adama sorarlar “senden öncekinin iyi olduğunu düşünsek zaten seni seçmezdik. Bu senin zaten vaad ettiğin ve yapman gereken görevin. Peki sen Almanya, İtalya, Fransa hükümetleri şunları şunları yaparken ne yaptın?” öyle ya iktidar yolu olmayan köye yol, suyu olmayana su, doğal afetlere karşı güvence sağlamak ve tedbir almak gibi bir çok işi yapmakla görevlidir. Görevleri ‘yaptım’ diye sunmanın saloşluğu vurgulamak istedim.

Hele bazı siyasilerin sürekli çıkıp, “cumhuriyet tarihinde şu kadar yol yapıldı biz bu kadar yaptık, şu kadar araba vardı şimdi bu kadar, şu kadar eve telefon bağlandı” gibi saçma sapan ve halkı aptal yerine koyan demeçlerini duydukça deliriyorum. Ya 1930 da ki asfalt dökme yöntemleri ile şimdikiler bir mi? Bırak yolu otamatik ray değiştiren teknoloji var demiryollarında... “Bu kadar telefon obonesi vardı bizim zamanımızda şu kadar arttı” iyide senin karşılaştırdığın yıllarda ülkenin nüfuzu 11 milyon, şimdi 75 milyon. Bana orak söyle hemde geçmiş ve şimdiki zaman karşılaştırmalı değil. Başka bir ülke karşılaştırmalı örnek ver.

AKP iktidarıda zaman zaman eski siyaset tarzına meyl etsede halkımızın değişim yönündeki iradesini en iyi yakalayan parti oldu. Diğer önemli parti ise MHP. Meclis dışında kaldığı dönem durumu iyi çözümleyen partide zaman zaman arada kalsada halkın beklentilerini en iyi okuyan partiler sınıfına girmeyi başardı. Bunu 22 Yemmuz 2007 seçimindeki oy arttırımı ile de gösterdi. CHP, DSP vs. istasyonlar ise kazık gibi duruyor. Sanıyorlar ki iktidar sırayla! Dönecek dolaşacak herkes yıpranacak, oyla olmadı başka ittirmelerle iktidar olacaklar. Dün eleştirdikleri darbe anayasını, eskiden en fazla karşı çıkan oldukları YÖK kanununa şimdi sahip çıkıyorlar.

Halkı anlamadıkları, sesine kulak kabartmadıkları değerlerine saygı göstermedikleri (Önder Sav, Onur Öymen densizliklerini hatırlayın), yeni gidişatı çözemedikleri ve politika geliştiremedikleri için sadece eleştiriyorlar. Çözüm öneren, alternatif projeler çıkaran yok. Amaç her yönden, herşey üzerinden, kurum ve kuruluşları kullanarak iktidarı yıpratmak. Peki oluyor mu? Gene ‘HAYIR’! Çünkü halkımızın artık ortak değerler olarak gördüğü, demokrasiye, insan haklarına, AB uyumuna dahi sadece iktidara karşı olmak için set oluyorlar. Hep söylüyorlar ya, Deniz Baykal ve bu muhalefet olduğu sürece R.Tayyip Erdoğan ölene kadar başbakan isterse Cumhurbaşkanı olur. Doğru muhalefet yok ki, AKP tek parti oldu! Tek muhalefet kaldı totaliter bürokrasi ve onun gayri demokrat ve adil kurumları...

CenkSARIGÖL

1 Mayıs 2008

Taksim İnadı

Taksim İnadı

Bu ülke öyle bir ülke ki anlamak zor. 12 Eylül Darbesi ve onun darbe anayasasının güçü ile “Taksimde 1 Mayıs Yasaklandı” (1977'den sonra) ama buğün o darbe anayasasını değiştirmeyi düşünen Ak Parti iktidarı darebecilerin koyduğu yasağı devam ettirme kararı alırken, AKP tarafından 12 Eylül anayasasının değiştirilme çabalarına itiraz eden siyasi parti mensupları, sendika ve dernek üyeleri ise savundukları, korumaya çalıştıkları darbe anayasası eliyle konulan yasağı delmeye çalışıyor.

Başörtüsü konusunda sık sık kanuni (hukuki yada anayasal değil) yasakları ileri sürenlerin, devletin koyduğu yasayı delme ısrarunı anlamak mümkün değil. Diğer yandan AKP’nin kriz yönetememe yeteneksizliği bir kez daha ortaya çıktı. Fakat bu AKP Hükümetini demokratik yollarla indiremeyeceğini gören grupların, franksiyonların sansasyonel işler planladığı gerçeği unutulmamalıdır. 1977 yılında 36 kişinin öldüğü 1 Mayıs’tan beri Taksim de kutlama yönlü bu kadar ısrar olmamıştı. Son iki yıldır DİSK ve KESK bu konuda inanılmaz bir ısrar içindeler. Oysa 1991’den 2004 yılına (Bu tarihte AKP iktidar mı oldu ne?) kadar ısrarcı olmayan sendikalar, Akp hükümeti ile ciddi bir ısrar içine girdiler. Hatta 1999 yılında DSP Hükümetine genel başkanını milletvekili olarak veren DİSK (Rıdvan Budak) şimdi neden bu kadar ısrarlı acaba?

Oysa hükümet sendikalara Pendik, Çağlayan, Kadıköy Meydanlarında geçen yıllarda olduğu gibi izin vermişti. Hükümetin yasak gerekçesi sadece 12 Eylül darbesinin uygulama devamı değil. Taksim giriş çıkışları çok ve kontrolü güç bir meydan. Öte yandan bir trafik merkezi olmasından vatandaşların günlük hayatını çok etkiliyor. Ayrıca bir turizm merkezidir ki İstanbul Otellerinin hatırı sayılır miktarı buradadır. Bu yazıyı yazarken bir yandanda tv. Seyrediyorum. Taksim Meydanına 11 ilden polis takviyesi gelmiş. Örneğin, İzmirden 264 polis takviyesi yapılmış. Bu sırada Taksim’e bir seyehat acenta otobüsü yanaştı. İçinden ellerinde bavullarla turistler iniyor. Polis şaşkın, turist şaşkın. Yol açılıyor ve ziyaretçiler otellerine doğru gittiler. Bu arada muhabir yasağın turizimimize bu tip olumsuz etkilerinin olduğunu söyledi. Ben buna gülerim arkadaş! Eğer o meydanda Marksist, Maocu, TKP’li gösterilere izin verilseydi oraya bırakın turistin girmesi yaklaşması mümkün olmazdı. Biz aynı tip üniformalar giymiş, ellerinde orak – çekiçli bayraklarla askeri nizam yürüyüş yapılan ne çok 1 Mayıs gördük. Hatta bunlar hınçlarını alamaz belediyenin refüjlere ektiği laleleri bile ellerinde sopalarla döverler, kuruturlardı.

DİSK Gn. Sekreteri Tayfun Görgün bağlandı telefona, “Biz Türkiyeyi kurtarmak için burdayız! (bu ne demek ya? Kimi kimden kurtarıyorsun? Sana bu yetkiyi kim verdi? Benim verdiğim Oy’un üstüne Türkiyeyi kurtarmaya çalışan şerefsizdir) Bu konuda kararlıyız. Karar aldık. Bunlar bizi öldürecek ( bu sözü 7 dk. Telefon bağlantısında 11 kez söyledi. Polisi kast ederek)” mealinde sözler söyledi. Ardından CHP Manisa Milletvekili Şahin Mengü, “Polis burada orantısız güç kullanıyor. Terör uyguluyor. İşçilerin ise güç kullanması yok” devletin polisi terör uyguluyormuş. Orantısız güç uyguluyormuş. Yok öyle devletin (hükümetin) yasakladığı, polis ve asker yığdığı alana kabadayı edasıyla girmeye çalışır, ilegaliteye mensuğlarını davet edersen copta yersin, gazda... Sonra ağlamak, sızlanmak, orantısız güçten, polis teröründen bahsetmekte ne oluyor?

Diğer yandan DSP Genel Başkanı Zeki Sezer ise “Bence polis de olabildiğince sağduyulu davranıyor. Aldığı görevi yapıyor ama bunu yaparken de, ben poliste aşırılık görmüyorum. Görevini yapıyor. Ona görevi veren Hükümet. Onların görevi yaparken aşırı girişimlerde bulunmadığını söyleyebilirim... Burada sorun Hükümet.” Birileri yalan söylüyor ama kimler? Ya bunlar hukukuda bilmiyor! Elbette polis orantı olarak daha donanımlı olacak. Orantısızlık eğer polis kendisine taş atana el bombası atarsa olur. Pankart sopasıyla vurmaya çalışana copla girişirse olmaz. İki dakika sonra Mengü madara oldu! Tabii kendi içerde olduğundan bunları akşam izler. Bazı marksist gruplar kaldırım taşlarını söküyor ve polise atıyor. Diğer yandan bir sokakta inşaat malzemeleri yığılı bir arsa neredeyse boşaldı. Tuğla, kiremit kalmadı inşaat alanında... Polisin kafasına atıyorlar. bazı taş ve kaldırım taşları ara sokaklara park etmiş araçların üstüne düşüyor. şimdi bu vatandaşların ne sucu var? adamın arabasını, evini, dükkanını taşlıyorsunuz?

Sunucu şimdi aynen şunu söyledi: “Eylemciler Ergenekon Caddesinden Halaskar Caddesine geçmek için barikatı zorluyor.” (H.Türk tv. Saat:12:29) zaten Ergenokon soruşturması geçiren bir büyük abileri de “bunların (Akp) gitmesi için sansosyonel eylemlere ihtiyaç var” dememişmiyidi? Bu arada Ankarada miting meydanı Tandoğan ve sayı zorlasan 200 kişiyi geçmezdi. Sakaryada toplananlar 300 kişi bile olmadı. Oysa sendika genel merkezleri burada (ank.) değil mi? Yoksa devleti Taksim’a asker ve polis yığmakla suçlayanlarda Ankarada ki üyelerini Taksim’e yığmış olmasın! İyi de niçin? Neden bu yıl? YAZIK!

1977 yılının 1 mayıs’ını mı? aynen böyle karşılanmış. Provakasyon geliyorum demiş ama dinlenmemiş. Sonra 36 kişi can verdi. Can veren işçilerin çocukları çıkıyor televizyona ve “babamız öldü ama kimse bizi arayıp, sormadı. Yardım etmedi. Fakat afişlerinde pankartlarında babalarımızın resimlerini kullanmaktan hiç vazgeçmediler” zaten olaylı 1 mayıs’tan sonra (hangisi olaysızdı ki?) DİSK sucu ‘Maocu Faşistler’e atmıştı. Oysa yaşananların sol franksiyonlar tarafından yapılmadığı yıllar sonra anlaşılacaktı. Zira ardından (2,5 yıl) darbe gelmişti.

Kimse yönetenlerin koyduğu yasakları, 32 yıldır uygulanan uygulamaları kolayca deleceğini sanmasın. ne diyor Görgün, AKP hükümetini gönderme kararı kalmışlar. maksat Taksim felan değil yani! sonra Disk Genel merkezinde gn. bşk. Süleyman Çelebi bey genel merkezde basın açıklaması yapıyor. neymiş polis Disk genel merkezini savaş alanına çeviröiş. içeride pankartlar yerle bir, masalar dağıtılmış, sandalyeler devrik, konuşma sanki genel merkezi bu hale polis getirmiş gibi yapılıyor. yuh ya o kapıdan içeri bir tane polis girdi mi? içeriye göz yaşartıcı bir bomba düştüğü söyleniyor buda bir iddia tabii... Neymiş taleplerini haykırmak için Taksim'e gelmişler. kardeşim sana yasak olduğunu söylemediler mi? burada 1 mayıs 32 yıldır yasak değil mi? 'Hükümetten hesap soracağız' diyor Çelebi, doğru yaparsınız sol militarist örgütleri kışkırtın ve vatandaş çeksin çileyi.

Bu germe çabalarınız, kırılgan zeminde olan ülkeye darbe vurma sevdanız ibretle izleniyor saygıdeğer sendika baronlarımız. Siz yasak olduğu söylenen bir eyleme hemde üyelerinizi, kitleleri davet ederek kalkışıyorsunuz. Adeta devlete meydan okuyorsunuz. sonrada devletin burada polisiyle, askeriyle aldığı önlemleri ve müdahalelerini terör, şiddet gösterisi, ceberrutluk, orantısız güç kullanımı diye tanımlıyorsunuz. ne yani devlet ne yapsındı? ve hangi orantısız güçten bahsediliyor. polis sadece su sıktı, gözyaşartıcı gaz attı ve coplarına davrandı. eee neresi orantısız güç? eylemcilerde, söktükleri kaldırım taşlarını, pankart sopalarını, ev çatılarından kiremitleri attılar. eğer bunlara karşı devlet silah sıksaydı, el bombası kullansaydı bu orantısız güç olurdu. hem açıklanan bir yasağı delmeye çalışıp hemde bize şiddet uygulandı yakınmaları delikanlılığa yakışmaz. ne yani siz sözünüzün arkasında duracaksınız, yasağın üzerine gideceksiniz, ilagaliteye baş vuracaksınız ama devlet sözünün çiğnenmesine, yasa dışı bir eyleme göz yumacak öyle mi? hadi ordan be? buna siz kendiniz bile inanmazsınız!

Polis Akademisi Öğr. Görevlisi Prof. Önder Aytaç ise yaptığı açıklamada polisin kesinlikle orantısız güç kullanmadığı söyledi ve "Polisimiz bu konuda eğitimli ve hassastır. bakın kesinlikle Acrupada olduğu gibi önce göstericileri durdurmak için su sıkılır, sonra boyalı su kullanılır eylemcide şiddet ve ilerleme durmadı veya arttı ise gaz. eğer polisin nereden saldıracağı, nasıl bir güç kullanacağı belli değilse bu doğru olur." gördünüz. polis oraya kavgaya çıkmadı. Bir şeyi engellemek için orda ve nerede durduğu, nereyi koruduğu belli.

Ya bu sloganlar ne: "taksimi zaptedeceğiz", "1977'nin intikamını alacağız", "tek yol devrim" vb. peki dünyanın farklı yerlerinde polis farklımı davrandı. HAYIR. o yüzden yasak delmeye çalışan sendikalarımız çuvallamış ve hadlerini aşmışlardır. Öyle söyledikleri gibi bir işçinin bile zarar görmesi halinde bu hükümetinde üstüne kalmazdı. Ceza o işçiyi yasağa davet edenlere, polisin üstüne sürenlere sorulurdu.

Cenk SARIGÖL

4 Haziran 2007

Ak Parti Düşer


Ak Parti Düşer!


Genel seçimlere daha 9 aydan fazla var. Seçmen eğilimleri daha çok değişir. Fakat herkes tahminde bulunduğuna göre siyasi çevrelerle iç içe olan insanlar gazetecilerin kahvehane bilmişleri kadar yorum yapma hakkı olsun diye bu yazıyı kaleme almak istedim. Başlığı da yazıyı okutmak amacı ile merak uyandırır şekilde attım.

Genel olarak anketleri yorumlarsak, Ak Parti Genel Başkanı ve Başbakan R.Tayyip Erdoğan’ın “askerlik yan gelip yatma yeri değildir” gafını ettiğinden sonra oy oranının %28’lere gerilediği ama daha sonra tekrar ivme kazandığını görüyoruz. CHP gerilemeye devam ediyor. DYP ve MHP barajı zorlayarak, bazen biri bazen diğeri aşmakta… Genç Parti toparlanma sürecinde ki Ak Parti kurmayları zaten bunu istiyor? Şaşırmayın %7.5 oy almış Genç Parti oylarının dağılması durumunda en az payın AKP'ye düşeceğinin farkındalar. Bu oylar muhtemelen DYP, MHP ve Anavatan Partisi arasında bölüşülür. 7.5’tan %1 DYP’ye, %2 MHP’ye kayması bile bu partilerin baraj sorununu bitirir. Oysa barajı geçemeyen partilerin oyları bizde geçen partilere pay edilir. Bu durumda AKP son genel seçimde aldığı oy oranını birkaç puan arttırsa bile milletvekili sayısı düşer. Herhalde ‘Ak Parti Düşer’ başlığının mantığı anlaşılmıştır!
Bir partinin dahi barajı geçmesi durumunda AKP ve CHP’nin ortaklaşa 40 üzerinde milletvekili kaybetmeleri kaçınılmaz. AKP kurmayları barajı bir partinin geçmesine razı ama iki olmasın diye Genç Partinin oy oranını korumasını istiyorlar. Bu arada DSP de bir hareketlenme olması işlerine gelir. Seçim yaklaştıkça AKP ve CHP sanki diğer partiler yokmuşçasına, onları görmeden birbirlerini muhatap alarak, mücadele edecekler. Zira her iki partide durumundan hoşnut! Özellikle Başörtüsü, Laiklik ekseninde kontrollü kutuplaşmanın oy oranlarını muhafazaya yardımcı olacağını biliyorlar.


AKP strateji değişikliği yapmışa benziyor. Bayram sürecinde reklam panolarını süsleyen “kurban olam, ayına-yıldızına” sloganlı, Türk bayraklı afişler bunun delili. Doğru olup, olmadığını zaman gösterecek. Milliyetçi oylara göz kırpılma amaçı taşınmakla beraber, AKP diğer yandan epey oy kaybı yaşayabilir. Avrupa Birliği kapılarını kapanmış gözüyle bu doğru sayılsa bile yönün demokratik, hukuk devleti istikametinde devam etmesi gerekir. Çünkü AKP’nin tabanı genelde bu arzuları olanlardır. Tersi olarak ise DYPli Mehmet Ağar’ın “dağda silahlı dolaşacaklarına, ovada siyaset yapsınlar” çıkışıyla, tam da AKP’nin ‘çantada keklik, ben biraz milliyetçi oy toplayayım’ deyip göz ardı ettiği tabana göz kırptığını görüyoruz.


Diğer yandan DEHAP’ın baraj sorununu bağımsız adaylar vasıtası ile aşmayı ve sonrasında TBMM de grup kurmayı planladığı gerçeği ortada duruyor. Böyle bir durumda en 20 DEHAP milletvekili meclise girer ki bunlar da çoğunlukla AKP’nin sepetinden düşecektir. Gerçi mecliste bulunan partiler buna rahatlıkla çözüm bulur! Zira sonuçta azalan azık ortak paydadan olacak.
Cumhurbaşkanı seçimi de genel seçimi etkileyecek en önemli faktör. Erdoğan’ın aday olması ve seçilmesi, AKP seçmeninde vekil bırakana teveccühü devam ettirir mi bilinmez. Fakat eğer AKP tabanının beklentisini yerine getiremez ve sol-aşırı laik-ulusalcı cenaha boyun eğdiğini gösterir bir kişi Çankaya’ya yerleşirse, esas hayal kırıklığı o zaman yaşanır. Özellikle Refah Partisi döneminden transfer olan ve muhafazakar-milliyetçi oylarında ciddi kaymalar görülebilir. Tam tersi olarak, liberal – demokrat tabanı ise Milli Görüş kökenli birisinin C.başkanı yapılması ile dirsek çıkarabilir. Bunun için çok ciddi bir seçimle seçmen eğilimlerini dengeleyebilmeleri şart.


Önümüzdeki seçim, Erkan Mumcu şoförlüğündeki Anap ile vekaletten Ecevit’in ölümü ile asilliğe terfi eden, Zeki Sezer kaptanlığında ki DSP’nin figüranlığına sahne olacak. Bu seçim etken güç olmaları zor. Kuşkusuz en renkli sima yine Cem Uzan olacak. Ondan da AKP pek rahatsız olacağa benzemiyor. Derinden kıs kıs güldüklerini tahmin ediyorum. “iktidara gelirsem idamı tekrar getireceğim” diyen bir partinin lideri MHP’den başka kimi rahatsız edebilir ki? Hele idamdan kasıt APO ise….


Cenk SARIGÖL