Siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyaset etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2010

Kurumsal Kalkışmalar

Kurumlu Anarşistler

Son günlerde muhalefet diline pelesenk olan bir laf var. “Kurumlar Arası çatışma var” diye... Neden olsun efendim. Ne münasebet. Kurumların birbiriyle çatışması ne haddine? Böyle birşeye Kurumlar arası çatışma değil, Kurumsal Kalkışma denir. Devlet hiyararşisi içinde her kurumum sorumlu olduğu idari birim bellidir. Kimi Bayındırlık Bakanlığına, kimi Maliye, bazısı Milli Savunma Bakanlığına, azıda doğrudan Başbakan veya Cumhurbaşkanına bağlıdır. Devlet katmanları içinde bu yasalarla bellidir. Bir subayın ülke halkının seçtiği meşru hükümeti devirmek, yıpratmak, toplumsal desteğini değiştirmek için plan, andıç, söylev, açıklamada bulunamayacağı gibi tabu memuruda bunu yapamaz. Aralarında idari bakımında hiyararşik farklar olsada sorumlulukları bakımından yoktur. Yaparsa suç işlemiş olur. Aksi takdirde bu durum, kimsenin haddini bilmediği anarşik düzeni doğurur.
Modern demokrasilerde siyasi seçilmiş iradenin yürütme sistemine ters düşen kurum yöneticileri ya istifa eder veya aktif görevden azledilmelerini talep ederler.

Ülkemiz ‘Parlamenter Sistemle’ yönetilir ve parlamento geleneğimiz Cumhuriyetimizden eskidir. Kurumsal haddini bilmeyenler siyasal tarihimizde üç -beş kez sistemin önünü tıkasada, halkımızın dayatmaları, şartların zorlamasıyla darbeciler bile kısa sürede parlamenter sisteme dönüşte mecbur kalmışlardır. Yapılan secimlerle oluşturulan meclis, kendi içinden gelişmiş demokrasilerin üç saç ayağını oluşturan “Yasama, Yürürtme ve Yargı” erkinin gücünü devşirir. Yasamayı yapar, Yürütme çoğunlukla içinden çıkar (bazan yürütme dışardan bakan atayabilir. Örn. Ahmet Davutoğlu vb.). Yargı ise meclisin çizdiği yasalar şablonu ile karar verir. Yargı üyelerinin belirlenmesinde çoğu demokratik parlamenter sistemde kendi içinden üye verdiği gibi meclisin veya hükümetlerin kotalarıda vardır. Bizde bu erk kısmen Cumhurbaşkanı ve Adalet Bakanı arasında dağıtılmaya çalışılmışsa çokta sağlıklı yürümediği görülüyor.

Yine domokratik yönetimlerde seçimle gelen hükümetlerin yürütmeyi kendi tavan kadrolarıyla yapmaları veya bunu oluşturmaları siyasi gelenektir. Yürütme bu iş göreceği yüksek bürokratları ya alt kadrolardan devşirir veya yenilerini atar. Bu hak tüm hükümetlerin doğal yetisi kabul edilir (Kadrolaşmayı bunla karıştıracaklara bir sözüm yok!). Anlatmaya çalıştığım uygulamanın prototipini yerel yönetimlerde görmek mümkündür. Her yeni seçilen belediye başkanı idare amirlerini ve kısım müdürlüklerini siyaseten kendisine yakın veya iş ahlakına güvendiği personel ile değiştirir (buradada partizanlık, kayırmacılık, nepotizm* ayrı şeylerdir).

Her Yiğidin Yoğurt Yiğişi Farklıdır” atalar sözü gibi siyasi partilerin yönetim, idare anlayışları farklıdır. Ülke sorunlarına öngördükleri çözüm önerilerinin farklı olduğu gibi... Seçilen hükümetlerin yürütme anlayışları karşısında emirleri altında bulunan kurumların veya yönetimi paylaştırdığı kurumların ayak diremesi, yürütmeyi işlevsizleştirmesi, engellemesi, devrimeye çalışması, aksatmasına “bürokratik oligarşi” denir. Sloganik şekilde ifade edesek, ‘atanmışların, seçilmişleri engellemesi, ayak diremesi, işlevsizleştirmesidir’ Düşmanlık beslemesi ise nasıl tarif edilir bilmem!

Maalesef Türk Siyaseti, çok sık görüldüğü üzere birçok kez kimi siyasi partilerin devletin çeşitli kurumlarına yaslanarak, meşrutiyetini halk dışındaki atanmış mekanizmalardan devşirmeye çalıştıklarının tarihidir aynı zamanda... Demokratik devletlerde SİYASET ayrı görüşleri, ideolojiler, fikirleri, yönetim sistemlerini savunsada SİYASET KURUMU bilinçine ulaşmışlardır. Burada siyaseti oluşturan aktörler, siyasete her hangi bir atanmış kurum tarafından yapılan müdahalelere çok sert tepki verir. Devletin maaşlı personeli yürütmeye, yasamaya, yargıya müdahale cesaretini kendinde bulamaz. En fazla beğenmiyorsa, içine sindirmediği yürütmenin politikalarına alet olmaz ve istifa eder. Üzerindeki üniformayla, devlet giysisiyle halkın seçtiklerine diklenme ukalalığı, taşkınlığı, had bilmezliği içine girmez. Girmeye kalkanlara siyaset kurum olarak karşı çıkar, taraf olmaz.
Örneğin, Mustafa Kemal’in silah arkadaşı Ali Fuat Cebesoy özellikle askeri bürakrasinin siyasete karışmaması yönündeki Atatürk’ün görüşlerini şöyle dillendiriyordu;
Atatürk, 'Bir ordunun cevheri ne olursa olsun, siyasete karışırsa birlikte hareket ve savaşma kabiliyetini kaybeder ve vatanın savunma gücünü hiçe indirir' demişti. Bu sözlerine delil olarak Balkan Savaşı'nı örnek getirerek, disiplinini kaybetmiş orduya düşmanların hiçbiri bu zamanı kazandırmayacağını ısrarla söylemişti. Bir ordu herhangi bir siyasi partinin aleti haline gelince, onun yeniden disiplinini iade etmek çok inkilaplara lüzum gösterir, çetin ve uzun bir iştir. Halbuki tekmil kumandanları ve kadrolarıyla herhangi bir siyasetin aleti olan ordunun, disiplini bir an için bozulsa bile, bunun iadesi kolay olur. İşte Atatürk daha Meşrutiyet devrinde böyle düşünüyordu ve bu düşüncesinin isabeti de Milli Mücadelede görülmüştür.

Demokratik sistemde atanmış bürokratların ve kurumlarının sorumluluk, yönetim saç ayaklarına emir – komuta açısından bağlılıkları yönünden genel olarak fark yoktur. Silahlı Kuvvetlerin özel olarak, güvenlik açısından diğer kurumlara üstünlüğü sadece önemindendir. Tıpkı bazı bakanlıkların bazılarına göre idari, ehemniyet ve idari genişlik bakımından üstün görülmesi gibi (icracı bakanlıklar)... Diğer taraftan hepsinin başbakanlığa sorumluluğu aynıdır. Tıpkı TSK (Doktrin Komutanlığı) ile Bayındırlık Bakanlığı (Tabu Dairesi) arasında yürütme erkine bağlılık konusunda fark yoktur. Kimse elinde silah var diye kendini halkın seçtiklerinden üstün göremez. Atanmışların içinden bazılarının elinde silah olması, onlara seçilmiş yönetimlere karşı söz söyleme hakkı vermez / veremediği gibi sorumluluklarından azade kılmaz. Eğer bu yapılıyor ve kendince okur –yazar olanlar bunu destekliyorsa kusura bakmasınlar bunun ismi demokrasi değildir. Bürokratların, yürütmede dahli olduğu yönetimlere “Bürokratik Oligarşi” denir.

Bu sisteme insanları sürükleyen en önemli yanılsama ve bir sarışın manken (vücudunun diriliği ve açıklığı oranında para devşiren meslek erbabı diyebilirmiyiz?) Aysun kayacı ile aynı hizaya düşüren görüş şudur;
Bir çobanın oyu ile veya okuma yazma bilmeyen birinin oyuyla benim oyum bir mi?
Buna birde,
Ben devlete şu kadar vegi veriyorum. Bu kadar katma değer kazandırıyorum. Benim seçme oranımla yanımda çalışanın seçme oranı eşit olamaz” diyenleri eklerseniz liste uzar. Sonra iş döner dolaşır, antik Yunan Şehir devletlerindeki ilk demokrasi örneklerine dönmeyi savunursunuz. Bir yanda yöneticiler, diğer yanda köleler. Bunun adı demokrasi değil, “Oligarşi” veya “Aristokrasi” olarak geçer siyaset bilimi kayıtlarında... karşı taraftan birileride çıkar “emeğin kutsallığını” savunarak, yönetimin çalışan, emekçi sınıflarda olmasını savunur (kominizm), bunların hepşinin kuralsız yönetime katılmak için şiddete yönelmesiylede anarşizm.

Eğer, “ben okumuş adamım, bilirim bazı şeyleri. Benimle okuma yazma bilmeyen bir olmaz, aynı oranda oy hakkına sahip olması kabul edilemez. Zaten onların oy verdiği partilerinde meşrutiyeti sorunludur, kalitesizdir. Seçenler kalitesiz olunca!..” diyorsanız.
Demokraside bunun cevabı basittir;
"Daha bilenlerin, daha az bilenleri – daha çok katmadeğer üretenlerin, yanlarında çalıştıklarını etkileme oranı yüksektir." Yani toplum üzerinde yönlendirme oranları ortalama vatandaştan fazladır. Bu kuramı atanmış, seçilmiş idarecilerimize bakarak doğrulayabiliriz. Hatta bakın okuduğunuz gazeteye! Gazetenin eğitim seviyesi ile toplumun eğitim – öğretim seviyesi arasındaki farkı göreceksiniz.

Fakat bu ülkede ‘Çobanla benim oyum bir mi?’ diyen Aysun Kayacı ‘Taş kafalı sarışın” olurken, aynı şeyi söylemeden, parti tüzükleriyle ve bırakın seçilmeyi aday olmayı kotaya bağlayarak yapan genel başkan ise ‘öpülesi lider’... daha mensup olduğu partilerde demokratik haklara sahip olmayanların, aynı ayrımcılığı kendini halktan okumuş –yazmış üstün görerek yapmaya çalışması ne acı...

Şu mahallenin, fişmanca köyün okuma – yazma oranı düşük, oy verdikleri partide belli...’ gibi demokrasi dışı akıl yürütmelerden ve milletin ekserisini yüzdelerle aptal olarak tanımlayan yaklaşımlardansa başka seçeneklerimizde var;
“…Bütün bu saçmalıkları bir kenara bırakıp, tüm vatandaşların eşit ve özgür olacağı, herkesin ‘birinci sınıf insan’ sayılacağı ve eşit temsilini, eşit seçilme hakkını öngören, atanmışların seçilmişlere kemkirmediği, kuyusunu kazmadığı, komplo kurmadığı, kalkışma hazırlığı yapmadığı daha demokratik bir ülke haline gelmeye de çalışabiliriz…

*'Nepotizm, Latince “nepos” kelimesinden türemiştir. “Yeğencilik” anlamında kullanılıyor. İtalyada papazların devlet kadrolarına yeğenim diyerek adam sokmaya çalışmasıyla türemiştir. Bizdeki uygulama 'hamişli kart yakinimdir' vecizesiyle bilinir.
Cenk SARIGÖL

14 Mayıs 2009

BBP Genel Başkan A. Yalçın Topçu Röportajı

Büyük Birlik Partisi

Genel Başkan A.

Yalçın Topçu Röportajı

Cenk Sarıgöl; Muhsin Yazıcıoğlu hem genel başkanınızdı ham de bir dostunuzdu. Muhsin başkan ile ilk nerede, ne zaman ilk tanıştınız?
YALÇIN TOPÇU; 1975 yılının başlarında Genel Başkan Yıldırım Beyazıt yurdundaydı. Ülkü ocakları ikinci başkanıydı. Hatırladığım kadarıyla yurdun da başkanıydı. Zaten başkan olmasa da Muhsin Yazıcıoğlu idi.

Yetkin Yıldız; Muhsin Başkan sizin için ne ifade ediyordu?
YALÇIN TOPÇU; Lisedeyiz, karakola düşmüşüz. Gelmiş, elimizden tutmuş, nezaretten çıkarmış, bize ülkü ocaklarında köfte-ekmek ısmarlamış, evimize gideceğimizi düşünmüş. Ocağa gittiğimiz zaman O'na başvururuz. Muhsin abi diyoruz. Abimiz o bizim. Parasız kalınca bize para verir, bir derdimiz olunca hallederdi. İlişkilerimiz böyle başladı. 1974'ün sonları, 1975'in başlarıydı. Genel Başkan Abidinpaşalılara özel bir itimam gösterirdi. Kendileri bizden 3 – 4 yaş büyüktü ama o zaman 3-4 yaş çok büyük birşeydi. Neticede siz lise 1. sınıftasınız o üniversitede. O yüzden bizim gözümüzde dağdı. Seninle ilgileniyor seni koruyor, kolluyor. Sana misyon yüklüyor. Mesela annenin babanın yanında sen sadece bir çocuksun ama o sana bir misyon yüklüyordu.

Cenk Sarıgöl; Kazayı ilk nasıl öğrendiniz?
YALÇIN TOPÇU; Seçim öncesi İHA ile anlaşmıştık. TGRT’den bir muhabir verdiler. Genel Başkanım helikoptere binmeden önce televizyonda canlı yayındaydı. Orada "Hadi sizi Allah’a emanet ediyorum" deyince ben hemen telefona sarıldım. Genel Başkan telefonunu hiç kapatmazdı. Hem televizyondan izliyordum hem de konuşuyorduk.
Dedim ki "Efendim rahatsız etmiyorumdur inşallah"
Telefonda bana, "Evet miting güzel geçti ama yine yayınlamayacaklar." dedi.
Ben de " Efendim şu an yürüyorsunuz. Sizi görüyorum" dedim. Sonra canlı yayını kestiler. "Sonunu çok iyi bağladınız. 'Adaylarımı size, sizi Allah’a emanet ediyorum' sözü güzel oldu" dedim.
"Evet, şimdi inşallah Yerköy'e gideceğiz oradan da bir haber alalım. Hakkı'lar da oraya geçiyorlar. Orada çok kalabalıkmış. İnşallah orayı da verirler" dedi.
Bana "Ne yaptınız" diye sordu. Neticede biz yardım alan bir parti değiliz, arkadaşlarımızın, dostlarımızın ufak tefek yardımlarıyla ayakta duran bir partiyiz.
Genel Başkan'a "15’e yakın para toparladık. Bizim genel başkan yardımcımız Remzi Çayır da yanımızda" dedim.
O gün "Göksun ve Elbistan’a ikişer lira gönderelim." dedi.
Mustafa Yazıcı da aradı, yoldan geliyor. O da nihayet şu kadar var. Sivas’ta kurdurduğumuz platform içinde şu kadar lazım." diyor dedim.
Genel başkanım güldü. "Anlaşıldı, bunlar senin elinden hepsini alacak. Bak sen genel sekretersin. Senin cebinde yinede biraz para dursun ne olur ne olmaz. Senin karizma çizilirse partinin karizması çizilir. Ben anladım; bunlar senin elinden o parayı alacak" dedi ve güldü böyle. Aradan saatler geçti, beni Anadolu Ajansı haber geçmiş, genel başkanın helikopteri düşmüş diye aradılar. Hemen özel kalemi aradım ve durumu sordum. Abi heralde abartı bir durum, helikopterin rota gereği inip benzin falan alacağı yerdir belki dedi. Ben hemen Kayseri Valisi'ni Kahramanmaraş Valisi'ni aradım. İlk önce Maraş Valisi çıktı ve bir kaza olmuş, ambulansları yola çıkarttık dedi. Bir bilginiz var mı diye sordum. Korkulacak birşey yok gibisinden lbirşeyler söyledi.


Yetkin Yıldız; Kazayı duyduğunuz anda ne düşündünüz?
YALÇIN TOPÇU; Hiç birşey düşünmedim. Çünkü böyle birşey daha aklımdan bile geçmiyor. Çünkü benim kulağımda hala o kahkahaları var. Aradan fazla bir sürede geçmemişti. Aklıma kötü birşey gelmedi. Sonuçta Genel Başkan ilk defa kaza geçirmiyordu ki. Beraber yaşadığımız bir sürü kazalarımız var. Bu işler böyle. Çok gezince insan kaza ile karşılaşıyor. Biz helikoptere Kosova’da, Makedonya’da, Bosna’da birçok yerde bindik. Ondan aklıma böyle birşey gelmedi. 22 Temmuz seçimlerinde de yine helikopter tutmuştuk. Bir sürü yeri dolanmıştık.

Yetkin Yıldız; Kazadan birkaç gün sonra, Muhsin Başkan'ın helikopter kiralanmasına yönelik tekliflere, ‘ya beni öldüreceke misiniz?’ diye yanıt verdiği basında genişçe yer buldu. Genel Başkan böyle birşey söyledi mi?
YALÇIN TOPÇU; Asla böyle bir şey yok. Genel başkan hep arkadaşlarımıza ücret biniyor, sıkıntı oluyor, neticede bunlar derlenip toparlanan paralar diyordu. Genel başkan, herkese ulaşmak, herkesle olmak, herkese dokunmak istiyordu. Zaten kendisi Divan'da "bir helikopter olsa da dolaşsak bütün her tarafı" demişti.

Cenk Sarıgöl; Peki ne zaman anladınız Muhsin Bey’in kaza yaptığı?
YALÇIN TOPÇU; Bilgi almak için Vali'yi aradım. Vali, aynı bilgileri doğruladı. Ayağı kırıkmış dedi. 15 dakika sonra Erciyes Üniversitesi'nin başhekimi aradı ve "Efendim bizim hazırlıklarımız tamam. Var mı gelen giden, kim gelecek kim gidecek" dedi. İşte o zaman tutuştum. Bunlar kesin bilgi almadan bir kaza olmuş diyorlar sadece. Yani haberi bizden bekliyorlar. O zaman tutuştum. Çünkü sürekli genel başkanı arıyorum ama cevap vermiyor. Mutlaka benimle, yenge hanımla bir irtibat kurar. Anladım ki bu iş farklı. Burada bir sıkıntı var.

Cenk Sarıgöl; Ne yaptınız o zaman?
YALÇIN TOPÇU; Hemen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ü aradım. Bunu yapmam gerektiğini düşündüm. Aradım ve bir anda bir duygusallık çöktü içime. Sanki bir anda birşey koptu içimden. Cumhurbaşkanlığı ile konuşurken nerdeyse şuurumu kaybettim.

Yetkin Yıldız; Ne dediniz Cumhurbaşkanı'na?
YALÇIN TOPÇU; "Genel Başkanımın helikopterinin düştü bilgisi geldi. Ama kimsede bir bilgi yok. Ben Genel Başkanımın hayatından şüphe etmeye başladım. Ben netice istiyorum efendim" dedim.

Yetkin Yıldız; Cumhurbaşkanı ne dedi?
YALÇIN TOPÇU; Cumhurbaşkanım "aman birşey yapma. Yok olur mu? Allah muhafaza, hiçbirşey olmamıştır" dedi. O da yurt dışına gidiyormuş. "Ben gerekli talimatı verip size döneceğim" dedi size.

Yetkin Yıldız; Sonra?
YALÇIN TOPÇU; Aradan 20 dakika geçtikten sonra Cumhurbaşkanı aradı. "Evet, helikopter düştü ve yerine ulaşılamadı." dedi. Bu arada özel kalem müdürümüz, yardımcımız Üzeyir Tunç Bey, İHA Muhabiri İsmail ile telefonda görüştüklerini söylediler.

Cenk Sarıgöl; Ne söyledi size İHA Muhabiri?
YALÇIN TOPÇU; İsmail bize "Şu anda Genel Başkanı göremiyorum." dedi. Bu sırada bize değişik bilgiler geliyordu.

Cenk Sarıgöl; Nasıl mesela?
YALÇIN TOPÇU; Helikopter yumuşak iniş yaparsa sinyal vermez gibi... O zaman aklımdan şöyle şeyler geçmeye başladı. Genel başkan atletik bir insan. Tek eliyle şınav çeken bir insan. Kendi kendime helikopter yalpalamaya başladı; genel başkan da helikopterin düşeceğini anladı ve aşağı atladı. Atladı ama nereye düştü? 3 km mi 5 km mi? Nereye? O atlayışta da mutlaka bir hasarı vardır. Helikopterin olduğu yere ulaşması da zaman alır diye düşündüm. Kazadan 2 saat sonra yaptığım basın açıklamasında "sabrımız tükeniyor" diyorum ama bu arada bir sürü rivayet geliyor.

Cenk Sarıgöl; Peki bu süre içinde öldüğünü hiç düşünmediniz mi?
YALÇIN TOPÇU; Hayır, öldüğünü düşünmüyordum. Çünkü gelen rivayetler de Başkanın yaşadığı yönündeydi. İşte Genel Başkan'ın bir mağaraya çekildiği, bir görenin olduğu... Çaresiz olunca her gelen bilgiye inanıyoruz. Cumhurbaşkanı'ndan sonra helikopterin düştüğü kesinleşince Başbakanı aradım. Aklıma hemen kriz masası kurulması geldi. Kriz masası oluşturuldu. Genel merkezi ikiye böldük. Bir kısmı orada bir kısmı burada. Biz burada arkadaşlarla Başbakanlıktaki kriz masasıyla süreci takip etmeye başladık ama süreç duvar gibi. Çok büyük bir hava muhalefeti vardı. Kasa uçaklar, NASA, uydu, herşey çaresiz. Kazadan sonra helikopterin nasıl düştüğü şeklinde yapılan incelemelerde de bir sürü bilgi kirliliği ortaya çıktı. İşte Alman uzmalar pervane çarptı dedi, bizimkiler kızak çarptı dedi. İlk önceki gibi bir bilgi kirliliği de ortaya çıktı. Sonuçta helikopterin anteni kırılmışta olsa da yine çalışması gerekirdi. Demekki antenin içinde bir sorun var.

Yetkin Yıldız; Genel Başkanınızın vefat ettiği haberi kesin olarak size ne zaman geldi?
YALÇIN TOPÇU; Ekip, Genel Başkanımızın şehadetinin olduğu yeri görünce bana döndüler. Onların içinde bizim partililerimizde vardı. Çünkü ben hep şöyle dedim: "O süreçte Genel Başkanımızı bizim arkadaşlarımızdan birisi görürse inanırız. Biz duygularımızı muhavaza ediyoruz, dua ediyoruz." Çünkü sonradan da anlaşıldı ki işte İsmail Genel Başkan yok diyor. Ben zaten en başından beri oraya takıldım.

Cenk Sarıgöl; Peki şu an aklınızda suikast şüphesi var mı? Bu kazanın tamamen aydınlandığına inanıyor musunuz?
YALÇIN TOPÇU; Hayır kesinlikle aydınlanmadı. Bu dosya milletin mahşer-i vicdanında açık duruyor. Partililerin önünde açık duruyor.

Yetkin Yıldız; Nedir bu mahşer-i vicdan?
YALÇIN TOPÇU; Mahşeri vicdan benim anam. Benim anam diyorki kendi ifadesiyle; ‘Oğul oğlanı yediler yediler’ aynen dediği bu. Senin de ne hayın var otur evinde diyor. Mahşer-i vicdan bu. Çünkü tarihe not düşmüş insanların kazaları dürülüp bükülüp öylece bir kenara atılabilir mi? Ki bu adam Muhsin Yazıcıoğlu. Muhsin Yazıcıoğlu ömrü hayatında devlete ebed demiş, millete esas demiş, bununla alakalı devletin ebedi noktasındaki düşmanlarla, milletin esası noktasındaki düşmanlarla siyaseten mücadele etmiş. Böyle bir şahsiyet. Tarihe not düşmek isteyen bir lider. Türk-İslam dünyasının tanıdığı, diğer milletlerin tanıdığı, Kuzey Irak'tan bir kürt liderin kendisini arayıp konuştuğu, fikirlerine başvurduğu, öbür taraftan Çeçenistan, öbür taraftan Bosna-Hersek, öbür taraftan Kosova. Kosova'nın bağımsızlığı için yapılan seçimlerde büyük çalışmaları oldu. Türkiye’de seçim çalışmaları yapar gibi yaptı. Aksiyon adamı aynı zamanda. Şimdi bunda suikast mi var? Genel Başkan barış diyordu, birlik diyordu, adalet diyordu, sevgi diyordu. Bunu bütün dünya için istiyordu.

Cenk Sarıgöl; Merhum Muhsin Yazıcıoğlu’nun Ergenekon’un gizli tanığı olduğu yönünde bir takım haberler çıktı. Böyle bir şey var mı?
YALÇIN TOPÇU; Bu tamamen bir grubun çamur at izi kalsın çalışmasıydı. Türk dünyasının, İslam dünyasının, Anadolu coğrafyasındaki büyük Türk milletinin bu ilgi ve alakası bir yerleri rahatsız etti. Ne yaptı Genel Başkan'ın şahadeti? Kürt ile Türkmen’i, Alevi ile Sünniyi, Lazla Arabı, Çerkezi v.s. Hepsini bir araya getirdi. Burada rahatsız oldular. Genel Başkan'ın ömrü hayatında neresi gizli kalmış. Mamak zindanlarında gizli bir şey mi kalmış? Neyi gizli olacak? 28 Şubat'ta gizli mi durmuş Genel Başkan? O gizli tanığı aile bilmiyor, ben bilmiyorum, parti bilmiyor. Bunun için kanuni yollara başvurduk. O yayını yapan zevat, o büyük televizyon kanalının zevatı "efendim ben böyle demek istemedim. Böyle deniliyor" dedi. Çünkü ben hemen devletin ilgililerini göreve çağırdım. Hemen açıklayın bunu dedim. Zaten sonradan yapılan açıklamalar da böyle birşey söz konusu olmadığı yönündeydi.

Cenk Sarıgöl; Genel Başkan Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz'le hiç görüştü mü?
YALÇIN TOPÇU; Bizim bilgimiz dahilinde hiç görüşmedi. Peki Genel Başkan Savcı Öz ile görüşemez mi? Milletvekili, Genel Başkan. Ama böyle bir şey olsa kesinlikle bizim bilgimiz de olurdu.

Yetkin Yıldız; O dönem çıkan iddialardan biriside şu idi: 'Genel Başkan Türkiye'nin yeni bir 12 Eylül'ün yaşanmasını istemiyordu. O dönemin gizli kalmış ilişkilerini açıklayacaktı' yönündeydi!
YALÇIN TOPÇU; Genel Başkan’ın 12 Eylül dönemi öncesiyle, Mamak Cezaevi'nde verdiği ifadeler bir adam boyu kadar. 12 Eylül öncesi ile ilgili gizli ne kalmış? Genel Başkan'ın, "biz evde buluştuğumuzu sokakta, sokakta buluştuğumuzu Meclis'te, Meclis'te buluştuğumuzu milletle paylaşırız" diye meşhur bir sözü vardı. Genel başkan, daha hasas konuları bile dostlarıyla, arkadaşlarıyla paylaşan biriydi. Üzeyir Garih ile olan görüşmesinde, -ben neticede bu partinin kurucusuyum- bu tür önemli gördüğü şeyleri her insanla paylaşırdı. O zaman bana bile böyle bir görüşme talep ediliyor diye soran Genel Başkan, böyle şeyleri Parti'nin genel sekreterine söylemez mi?

Cenk Sarıgöl; Genel Başkan'ın geçirmiş olduğu şüpheli diyebileceğimiz birçok kaza oldu. Sizce Genel Başkan'ın geçirdiği kazalarda suikast şüphesi olabilir mi?
YALÇIN TOPÇU; Genel Başkan aksiyon adamıydı. Dostluk, barış, sevgi diyordu. Çok net fikirleri vardı. AB’ye karşı idi. AB’ye gelin sizle ticaret yapalım diyordu. Bizi zaten AB’ye almayacaksınız niçin uğraştırıyorsunuz diyordu. Yüzümüzü Türk dünyasına, İslam dünyasına dönmemizi istiyordu. Onlarla küsmeyelim diyordu. Bizim burada üzerinde durmamız gereken nokta şu olmalı: Hiçbir şeyi yabana atmamalıyız. Ama yabana atmadığımız şeyi de alıp, onu ulu orta heryerde tartışarak toplumda bir kaos, bir moral çöküntüsü meydana getirmemeliyiz. Eğer bir şüphe varsa yerinde, ilgilisiyle üstüne gidip aydınlatmak lazım. Bizim yaptığımız da o zaten. Biz bunu yapmaya çalışıyoruz. Bu süreci böyle yönetmeye çalıştık. Allah muhafaza, Kazanın olduğu o ilk günlerde ben tabanın hassasiyetlerine rağmen o hassasiyetleri kaşıyacak, onun önünü açacak, bir şey yapsam ne olurdu memlekette? Büyük facialarla karşılaşırdık. Ama bu şüpheler neyse, mahşer-i vicdanın şüphesi neyse, anamın şüphesi, sokaktaki insanın şüphesi neyse, bu iş ile ilgilenenler; yazarı, çizeri, gazetecinin şüpheleri v.s. Bunların hepsi raptu zapt altına alınarak incelenmelidir. Biz de bu doğrultuda incelemeler yapıyoruz. Arkadaşlarımızla bir rapor hazırladık ve bazı şüpheleri kamuoyu ile paylaştık. Genel Başkan da aynen bunu yapardı. Bu işlerin açıklıkla hallolacağını söylerdi. Milletten korkmayın, millete herşeyi açıkça anlatın derdi. Bizde öyle yapıyoruz. Milletin gözünde bu kaza şüpheli. Bunu zaten millet söylüyor. Partililer öyle diyor. Devlet kendisi öyle diyor. O zaman ne yapmalıyız? Hep beraber, hep birlikte karga çıkarmadan, devlete millete zeval gelmesine mahal vermeden, ilgilisiyle bu işi çözmeliyiz.

Cenk Sarıgöl; Helikopter kazasıyla ilgili yurtdışından teknik ekip getirttiniz. Yapılan incelemeler sonunda tutulan raporlarda ne çıktı?
YALÇIN TOPÇU; Bunlar ön raporlardı. Bizim heyetin gazdan, benzinden, helikopterin parçasından aldığı numuneler üç yabancı ülkenin laboratuarlarına gitti. Bunlar oradan dönüp gelecek. Ben Meclis'e, Meclis Başkanlığı'na, Adalet Bakanlığı'na, Başbakanlığa, Ulaştırma Bakanlığı'na, İçişleri Bakanlığı'na, bunların hepsine tıpkı bir avukat edasıyla konum, durum, isteklerimiz. Bunların hepsini içeren, bir çalışma yaptık. Şuanda bekliyoruz. Bu doğrultuda Meclis bir adım attı. Komisyon kuruldu. Biz yine arkadaşlarımdan müteşekkil bir heyet kurduk. Bu heyet Meclis araştırmasını takip edecek. Teknik bilgisi olan, hukuki bilgisi olan arkadaşlarımızı oraya gönderdik. Kaza mahalinden şüphe toplayan arkadaşlarımız var mesela. İl başkanı koymuşuz oraya. Çünkü tabanla temas olan her türlü komplo işleri 20 yılda ortaya çıkıyor. Bunları yabana mı atacağız? Vatandaşın bu konu ile alakalı yorumu da bizim için önemli. Vatandaş ne diyor?

Yetkin Yıldız; 11 Eylül 2007 tarihinde Sıhhıye katlı otoparkında bomba yüklü minibüs ele geçirildi. Helikopter kazasından sonra da bu bombanın hedeflerinden birisinin Muhsin Yazıcıoğlu olduğu iddiası ortaya atıldı. Bildiğimiz kadarıyla Muhsin Başkan Cuma namazlarına genelde otoparkın altındaki mescide gidiyormuş. Bu konuda ne diyorsunuz?
YALÇIN TOPÇU; O zaman bu bombanın çapının Kızılay'a kadar gittiğini söylediler. Ben de o zaman "Başkanım adamlar bunu buraya acaba bilerek mi koydular?" Sonra bir takım bilgiler geldi bombayı burdan dağıtım yapacaklarına dair. Ama bir partinin burada yeri açılınca Genel Başkan "Heralde kendimizi şimdi sağlama aldık. Partileri de burada yapmazlar". Fakat Genel Başkanım bunları, şimdi birisi karşıdan birşey konuşunca ikna ediyim mi yoksa bırakayım diye mi baktı? Ama ciddi manada bunu oturup bizimle tartışmadı. Genel başkanım çok rahat biriydi. Bir akrabası için, bir yakını için, bir de bakmışsınki terminalde bilet alıyor. Öyle suikaste kurban gidecekmiş düşüncesi yoktu onda. Sabah pastaneye gider evine pohaça alırdı. Çok rahattı. Hatta bir gün arabasına kamyon çarpıp kaçıyor ve arabadan inerek yolun kenarında duruyor. Eğer suikast girişimi olsaydı çarpan kamyon sonuç alamayınca onun arkasında gelen bir araba veya kişi bu sonucu alabilirdi. Eğer gerçekten Muhsin Yazıcıoğlu’na suikast düzenlenmek istenilseydi bu şansa bırakılmazdı. Ama neticede tedbir almak lazım. Sonuçta bu kişi Muhsin Yazıcıoğlu.

Cenk Sarıgöl; Kaza 25 Mart’ta oldu ve cenazesine 46 saat sonra ulaşıldı. Siz bu süre zarfında bir zaafiyet olduğunu düşünüyor musunuz?
YALÇIN TOPÇU; Şimdi benim ifade ettiğim gibi, biz sayın Genel Başkan'ın geride bıraktığı bu siyasi emanetlere sahip çıkacak kadrolarız. Genel Başkan'ın sağlığındaki misyonu neydi? Bize emanet ettiği misyon neydi? İfade ettiğim gibi Devleti ebed, milleti esas almaktı. İşte kaderin bizi bıraktığı bu noktada ben o misyona layık davranmak zorundayım. Ben gönlümden geçenleri, içimden geçenleri söyleyecek durumda değilim. Sorumluluklarımı bilerek hakeret edeceğim. Neticede ihmal varsa zaten hepsini daha önce ifade ettiğim gibi 15 maddeyle açıkladık. Arkadaşlarıma talimat verdim, vatandaştan alınan bilgilerle, arama kurtarmaya katılan partililerden, bölge insanından alınan bilgilerle arama kurtarma çalışmalarıyla ilgili her zaafiyet, tatmin olunamayan her konu alındı, bir merkezde toplanıldı ve arkadaşlarımız bunu bir rapor haline getirdi. Bunu hem kamuoyu ile paylaştık hem de Meclis Araştırma Komisyonu ile paylaşacağız.
Devlet henüz milletin mahşer-i vicdanını rahatlaşmış değildir. Halkın yorumları çığ gibi gelmektedir ama kimse bu iddialara cevap verememektedir. Kazanın gerçekleştiği anda hastaneye kaldırıldığı ama daha sonrasında hala bulunamadığı ortaya çıktı. İşte bunlar bizim şu an yapmaya çalıştımız, milletin mahşer-i vicdanını rahatlatmak için yapmaya çalıştımız şeylerdir. Bunlardan yola çıkarak bir takım gerçekleri ortaya çıkarma peşindeyiz.


Yetkin Yıldız; Genel Başkan'ın Tacettin Dergahı'na defnedilmek gibi bir vasiyeti oldu mu?
YALÇIN TOPÇU; Genel Başkan'ın ne bana ne de ailesine Tacettin Dergahı'na gömülmek istemesi gibi bir vasiyeti olmamıştır. Bununla ilgili bir çok iddia ortaya atıldı. İşte Mehmet Akif’in veterner olması, Tacettin Paşa’nın bir tarikata bağlı olması gibi nedenlerden dolayı Genel Başkan'ın buraya defnedilmesi gibi bir takım haberler çıktı. Hatta Genel Başkan'ın Akif gibi veterner olmak istediği ama okulu yarıda bıraktığı için olamadığı, bunun da içinde bir ukte olarak kaldığı şeklinde haberler çıktı. Genel Başkanım veternerlik fakültesini bitirmiştir. Ayrılmamıştır.

Yetkin Yıldız; Sivas'a defnedilecek denildi bir ara...

YALÇIN TOPÇU; Genel Başkan'ın meşhur bir lafı vardır: "Sivas benim, ben Sivas'ım" Tabiki Genel Başkanı ilgilendiren diğer insanlar da vardı. Türk-İslam coğrafyasını ilgilendiriyor. Onun için merkezi bir yer olması gerektiği, benim ısrarla üstünde durduğum, Genel Başkanımızın sağlığında ortaya koyduğu misyonla ilgili bir mekan. Tacettin Dergahı’na gömülmesi fikrini ortaya atan benim. Ailesi ile de konuşuldu. Aile de bunun üzerinde mutabık kaldı.

Cenk Sarıgöl; Ertuğrul Günay’ın imzalamamasını nasıl karşılıyorsunuz?
YALÇIN TOPÇU; Sonuçta bu bir siyasi karar olacaktı. Sayın Bakan bunu çok kaşıdı. Ben onun için çok üzgünüm. Camiamız üzgün, mahşer-i vicdan üzgün. Büyük Türk Milletini üzdü. Bu açık. Bazıları bu durumu ideolojik kırıntı kalmış, onaylamıyor diye yorumladı. Sayın Bakan Genel Başkan'ın sağlığında konuşan, O'nunla sohbet eden ve onu bilen bir insandı. Genel Başkanımızın ona olan tutumunu ve tavrını çok iyi bilen bir insandı. Beraberlikleri ve birliktelikleri vardı. Sayın Bakan'a sormak lazım. Kendileri bu durumda olsa Yazıcıoğlu acaba ne yapardı? Onu vicdanına sorması lazım. Yani ben üzgünüm. Durup durup kaşıyor. Neticede bu siyasi karar tamamlandı. Ama Sayın Bakan durup durup bir yerlere demeç veriyor, ben imzalamadım diye. Yani bir yerlere kendini aklamaya mı çalışıyor? O hassasiyet devam mı ediyor? Yani bu ideolojik kırıntının bulunduğu yerlere cevap vermek gibi bir kaygı mı taşıyor? Bilemiyorum. Ama durup durup açıklamalar yapıyor. Halbuki bakanlar kurulu kararlarının ne şekilde alınacağı, onun prosedürünün ne olacağı bellidir. Orada ona muhsus birşey mi oldu? Asla. Bakanlar Kurulu'nda o gün karar imzalanırken yedi bakan görevliydi. Ertuğrul Günay'da o yedi bakandan biriydi. Yedi bakanın yerinde diğer bakanlar imzalıyor. Prosedür bu. Milletin iradesiyle erki elinde bulunduranlar, millete rağmen bir tutum ve davranış içinde olurlarsa millet onu kendi vicdanında karalar. Bu doğru değil. Buna da öyle bir gerekçe bulmuşki Sayın Bakan. Milli hassasiyetmiş. Sadece Sayın Bakan düşünüyor milletin hassasiyetini.

Yetkin Yıldız; Muhsin Yazıcıoğlu'nun ölümünden sonra Alperen Ocakları'nın olaylara karışmaması için yaptığınız bir çalışma var mı? Taraf Gazetesi Yazarı Rasim Ozan Kütahyalı'nın başına gelenler malum.
YALÇIN TOPÇU; Alperen Ocakları elde avuçta tutulabilecek bir oluşum değildir. Alperen Ocakları bir sivil toplum kuruluşudur, bir gençlik kuruluşudur. Alperen Ocakları ALP ve EREN olma noktasında kendilerine has eğitimleri olan, bununla iştikal eden gençlerin bulunduğu yer. Milli, manevi değerlerle gelişmeye çalışan bir yer. Bence ülkemizin gözbebeği. Alperen Ocakları toplumun milli manevi refleksleri olan gençlerin toplandığı, milletin, vatanın, devletin, bayrağın, manevi değerlerin yaşaması, yeşermesi, kapsama alanını genişletmesi ile ilgili çalışma yapılan bir yer. Dediğim gibi Parti olarak bizim bunlarla hukuki bir yaptırımımız yok. Bizim gönül bağımız var. Biz bu memleketteki bütün gençlerin o çerçevede yetişmesini arzu ediyoruz. O gençlerde buna yönelik çaba sarf ediyorlar. Bizde bulunduğumuz noktadan onlara yardım etmeye çalışıyoruz. Toplantılarını yaparlar, bizi çağırırlar, gider konuşuruz. Gelirler bir yazıları varsa, bir makaleleri varsa, yazarız ederiz. Ve gerçekten toplumun ihtiyacı olan bu tip değerleri yaşatmaya, yeşertmeye çalışan gençliğimizi hep birlikte korumamız lazım, kollamamız lazım. Alperen Ocakları'nda sistem şimdi daha iyi. Artık üyesi olacak bu ocaklara giren kişiler. Eskiden öyle değildi. Eskiden kimin girdiği, kimin çıktığı belli olmuyordu. Giren kişi üye olacak. Kim giriyorsa, kim çıkıyorsa o giren çıkan kişiden o yönetim sorumlu olacak. Bu çok güzel oldu. İnşallah iyi hizmetler verirler.

Cenk Sarıgöl; Eski Alperen Ocakları Başkanı, Tuna Koç Bey 24 Mayıs'ta yapılacak olağanüstü Kurultay'da aday oldu...
YALÇIN TOPÇU; Genel Başkan adaylarımızdan Tuna Bey’e genel merkezimizde bir oda verdik. Tuna bey bizim ocaklarımızda yetişmiş bir insandır. Orada genel başkanlık yapmış bir kadeşimiz. Kendisi yüksek mühendis aynı zamanda. Bizim kıymetli bir kadromuz var. Bu çerçevede zaten kendisi, kendi uslubu ile bir yol belirledi. O da doğru bir üsluptu. Biz diyorduk ki bu olağanüstü kongeredir, olağanüstü hale göre davranalım. Neticede 17 ay sonra kurultay var. O zaman herşey normal olur. Bu bizim uslübümüzdü. O da bunun uslübüydü. Ben diyordum ki "neticede içimizden birisi olacaksa eğer; bu milletin töresi, İslamın ahlakı neyse, demokrasinin şartları neyse şuanki mutfağımızda yaşansın, hepimizin üstünde mutabık kaldığı, mutfağımızda demokrasinin gereğini yapıp birimizin üzerinde mutabık kalalım, millet yası bitirmeli, oraya çıkalım prosedürür tamamlayalım, 17 ay sonra zaten olağan kongre var." Ama bu da bir uslup. Tuna bey çıktı, ben adayım dedi. Şimdi inşallah kurullarımız zaten bu işi tartıştı, görüştü, neticede ben kadrodaki iyilerin yarışı olacağı kanaatindeyim. Halihazırda yine tek adayla gidilmesi kanaatini taşıyorum. Bu benim şahsi kanaatim, tecrübelerimin getirdiği bir kanaat. Tuna Koç bu işi benim kadar iyi yapabilir. Bana vereceğiniz oyla Tuna Bey’e vereceğiniz oyun arasında hiç bir fark yoktur. Bu kardeşimde en az benden fazla bu işe layıktır ve becerir. Bunu laf olsun diye mi söyleyeceğim? Hayır buna inandığım için söyleyeceğim. Tuna Koç bizim çok kıymetli bir kadromuz. Çünkü olağaüstü kongrenin kendine has hassasiyetleri var, milletin bize bakışı var. Yani Genel Başkanımızın şehadetiyle, millet alevisiyle, kürdüyle, çerkeziyle, lazıyla, vuslat kurultayında toplandı. Ben bunu siyasi emanetini devralmak kurultayı diyorum. Vuslat kurultayındaki şekle uleman denilsin istedim.

Cenk Sarıgöl; Muhsin Yazıcıoğlu'nun vefatı sonrası MHP'nini taziyesi ne düzeydeydi?
YALÇIN TOPÇU; MHP’nin Genel Başkanı, CHP’nin Genel Başkanı yanı sıra SP’nin Genel Başkanı, DP’nin, bütün siyasi partilerimizin genel başkanları, genel başkanımızın şehadet sürecinde, gerçekten bizim acımızı paylaştılar. Bizimle beraber oldular. Burada Allah’a hamdediyorum. Millet işte böyle olmalı. Bizim üslubumuz farklı olabilir ama sonuçta kimse bu devletin, bu milletin düşmanı değil. Kanunlarımız, kurallarımız çerçevesinde kurulmuş partilerimiz. Tabiki MHP ile farklılık olacak. Sonuçta MHP bizim şerefi mazimiz. Orası bizim şeref duyduğumuz bir mazi. Şu an itibariyle siyasi görüşlerimiz arasında farklılıklar olabilir. Bunların hiçbir önemi yoktur. Sayın Bahçeli ile Genel Başkan beraber siyaset yapmışlar, aynı divanda yer almışlar. Sayın Bahçeli’nin genel sekreter olduğu dönemde ben de bir ilçenin ikinci başkanıydım. Ankarada bir ilçe olması hasebiyle tüm işleri ben yürütüyordum. Bizim dostluklarımız var, mazimiz var. Tabiki ortak inandığımız bir davanın bir denini kaybetmişiz.

Cenk Sarıgöl; Peki bu durum MHP ile bir yakınlaşma getirir mi? Birleşme söz konusu mu?
YALÇIN TOPÇU; Bu tür işleri bugün böyle konuşmak hiç birimize fayda getirmez. BBP, Genel Başkanı'nın sağlığında koyduğu siyasi bir iradedir. Bu siyasi emanetini bize bırakmış. Genel Başkanımızın bize bıraktığı bu siyasi emanete uygun davranmak. Bize yakışan budur. Bunun neticesi ne olur? Neticesini zaman gösterir. Bizim mazi paylaştığımız arkadaşlarla asla ve katta hiç bir husumetimiz olamaz. Dün birçok acıyı sıkıntıyı paylaştımız arkadaşlarımız orada görev yapıyorlar. Biz de buradayız. Siyaseten inşallah onlarda biz de çok başarılı oluruz. 75 milyonluk Türkiye’de ne biz fazlayız ne de onlar fazla. Herkes kendi üslup ve usulü ile şuan bir çizgide yürüyüp gidiyor. Genel Başkanımızın iradesini de biz devam ettireceğiz.

Cenk Sarıgöl; Mardin’deki katliam ve akabinde koruculuğun kaldırılması tartışmaları hakkıda ne düşünüyorsunuz?
YALÇIN TOPÇU; Tabiki memleketin bölücü terörle ilgili sıkıntıları bitmiş değil. Yangın var. Buna körükle gitmeye gerek yok. Herşeyi kendi mecrasında, devlet adabına uygun yapmak gerek. Devlet yönetimine de bu yakışır. Böyle zamansız, gereksiz laf söz etmenin gereği yok. Burada eksik kanun, nizam varsa bunların tedbiri alınmalı. Ama şu anda bölücü terör tehlikesi önlenebilmiş değil. Neticede şöyle bakılamaz mı olaya? Ülkemizin bir şeye ihtiyacı var. Töre denilen hadise, bugün bu büyük milletin töresi nasıl anlaşılmalı, bunun eğitimi ne olmalı? Bizim töremizde, bu milletin töresinde bir yaşındaki çocuğa kurşun sıkmak var mı? Hamile kadına kurşun sıkmak, camide dini görevini yerine getiren Kazım Ozan’a kurşun sıkmak var mı? Orada her çocuk mezarın başında kuran okuyor. Bu kimin sayesinde Kazım Ozan sayesinde. Buradan da babasına başsağlığı diliyorum. Şimdi demekki toplumun norm değerleri dediğimiz değerler topluma iyi öğretilmeli. Bu bizim norm değerlerimizde hamile kadına, bir yaşındaki çocuğa, kim olursa olsun dini vecibelerini yerine getirenlere kurşun sıkmak diye bir şey yok. Bu farklı birşey. Bu bir cinnet gibi adeta. Bu adı konulamayacak bir vahşet ve bu vahşetin olay şeklide bir cinnet gibi bir şeydir. Bunu bir kere doğru okumak lazım. Psikologlarıyla, sosyolaglarıyla, neyse bunun ilgilileri doğru okumak lazım. Şimdi koruculuk kaldırılsın deniliyor. Peki kardeşim o zaman sana demezler mi bunu yaparken niye bunu raptu zapt altına almadın? Niye bunu doğru yapmadın? Yani sen şimdi 50 bin tane sahipsiz silah mı var diyorsun? Bu devlet ciddiyetine yakışmaz. Bu olacak şey değildir. Onun için tabiki korucularla alakalı, özlük hakları dahil olmak üzere, onların silah kullanma yetkileri, silahları bulundurmaları v.s. neyse nizamnameleri, kanunu hukuku, hepsi tabiki bir eksik varsa gözden geçirilsin. Ama bir vahşet bir cinnet var iken bunun neticesini direk korucuya atmak çok ucuz. Bunun gerçekten sosyolojik, psikolojik, çoğrafi şartlar neyse bunun adı neyse derinlemesine bakılmalı ve incelenmeli. Bu çok önemil bir şey. Bizim toplum olarak ne noktaya geldiğimizin neticesi. Bizim bu olaylar olunca aklımız başımıza geliyor. Yani adam çıktı bir yerden 5-6 il geçerken insanları öldürüyor. Ne dedi? Canım sıkıldı öldürüyorum dedi. O günkü şartlarda hep birlikte ayağa kalktık unutuldu gitti. Öbürü çıkıyor 1.5 yaşındaki çocuğun ırzına geçildi ve unutulmadı mı? Allah aşkına devlet ucuza kaçmasın. Canım sıkıldı adam öldürdüm. 1.5 yaşındaki çocuğun ırzına geçiliyor. Hamile kadını sokakta kapkaç terörü tarafından karnı deşiliyor. Olay olduğu zaman feryat, bittiği zaman birşey yok. Hemen bir yerlere suç atılıyor. Korucu. Gücünüz buna mı yetiyor? Toplumsal sıkıntılarımız var. Eğitimle alakalı sıkıntılarımız var. İşte bu norm ve değerlerin doğru öğretimemesi tartışılması lazım. Gerçekten sosyologlar ve psikologlar, bu işin ehilleri tek tek bu işi ele alıp toplum ne noktaya geldi bunun yeniden bir haritasını çıkartmaları lazım bence. Bizim ebeveynli ailelerimiz vardı. Şimdi ebeveynli ailelerimiz yok. Dedelerimizle ninelerimiz yok. Kimsesizler yurdu, yaşlılar yurdu dolup taşıyor. Devlet olduğunu iddia edenler, devletin hükümeti olduğunu iddia edenlerin önce bunlara bakmaları lazım. Bunlara ciddi bakmaları lazım.

Yetkin Yıldız; Genel Gaşkanın sağ iken bu kadar çok sevildiğinin farkında mıydı? Çünkü bütün Türkiye çok derin bir üzüntü içine düştü ve cenazesinde mahşeri bir kalabalık vardı. Bir de bu kadar seveni olmasına rağmen genel başkan sağ iken çok az oy alıyordu BBP. Genel başkanın vefatı sonrası BBP’nin oylarının artması bir ahde vefa örneği miydi?
YALÇIN TOPÇU; Genel Başkan'ın vefatıyla gerçekten siyasete barış getirdi. Büyük birlik millet meclisinde oldu. En zıt kutuplar bir araya geldi. Bunların hepsi genel başkanımızın sağlığında ne iz bıraktıysa toplum bunu ifşa etti. Demekki toplumun gerçekten birliğe, saygıya, sevgiye, adalete ihtiyacı var. Şimdi gelinen bu noktada, Genel Başkan şehadetiyle topluma son görevinide yaptı gitti. Zaten biz bu sevgiyi biliyorduk. Bunu görüyorduk. Bu seçimde artık gönüller sandığa yansıyacak diyorduk. Biz buna uygun strateji belirleyemiyoruz diyorduk. Bizim politikalarımızda eksiklik var. Biz mi milletimize anlatamıyoruz? Medyaya dayanıyoruz gidiyoruz. Ev ev dolaşalım, sokak sokak gezelim, köy köy gezelim, işte genel başkanda bunları yapıyordu. Ve neticede ön görüsüde tutacaktı. Bu şehadet bazı yerlerde ters tepti. Hepimizin alehimizde kullanıldı. Şuanda 21 belediye kazandık diğer belediyeler 3 oy, 5 oy 8 oy 18 oy 21 oy kaybedildi. Biz Mamak'ta üç seçim 1800, 2000 oy almışız benle birlikte 8000 oldu. Şehadet olmasa daha artacak. Genel Başkanımızın verdiği, gösterdiği o hedef bu sefer tutacaktı. Çünkü bu defa gerçekten doğru bir metod belirlendi. İşte deniz yıldızı klibimiz... Sabahın köründe eziyet ettik. Götürdük o Akçakoca'ya...

Yetkin Yıldız; Muhsin Yazıcıoğlu eğer vefat etmeseydi mayıs ayında Türkiye’deki liberal yazarlar Ahmet Altan, Ali Bayramoğlu, Etyen Mahçupyan gibi liberal yazarlarla biraraya gelecekti. Nelere konuşulacaktı bu toplantıda?
YALÇIN TOPÇU; Türkiye konuşulacaktı, coğrafyamız konuşulacaktı, komşularımızla ilişkilerimiz konuşulacaktı, dünyanın geldiği nokta konuşulacaktı. Adamın biri 44 kişiyi nasıl katlediyor, ne oluyor, toplum nereye gidiyor bunlar konuşulacaktı. Neticede büyük Türk milletinin refahı, barışı, birliği, beraberliği konuşulacaktı. Neden? Çünkü durumu bu hale Genel Başkanımız veya BBP’liler getirmedi. Biz daha evel Çırağan Otel'de böyle bir toplantı yaptık. Ama çağırdığınız kesimlerin hepsi bir araya gelmiyor. Sonra Metropolitan Otelde bir toplantı yaptık. Yine çağırdığınız kesim biraraya gelmiyor. Demek ki bunlara mahsus birşey yapmak lazım. Bizim bütün derdimiz ve meselemiz BBP nedir, gerçeği nedir? Bunu anlatmak. Deniz Yıldızı klibini on yıl önce yapmışız ama herkesin dilinde. Yani şu acı başımıza gelmeden oturup konuşamaz mıyız bunu? Mesele bu kadar basit. Genel Başkanımız bunu her zaman söyledi: "Sokakları paylaşamadık, okulları paylaşamadık ama 3 metrekare hücreyi paylaştık. Bunu böyle olmadan yapamaz mıydık? Mesele bu. Bundan dolayı da o kesimi davet edecektik. BBP’nin düşüncelerini, fikirlerini, ülke için ne düşündüğünü, çoğrafyamız için ne düşündüğünü, dünya için ne düşündüğünü yüz yüze daha yakın temas halinde anlatma ihtiyacı duyuyorduk. Bunu da anlatacağız. Bizde devam edeceğiz. Genel Başkanın bize bıraktığı herşey toplu iğne başı kadar bile olsa takip edilecek. Bütün kadrolarla bunu zaten kabul etmiş, belirlemiş durumdayız. Hepimiz onun bize geride ne emanet bıraktıysa ne varsa hepsini takip edeceğiz.

Cenk Sarıgöl; Son olarak sizin söylemek istediğiniz birşey var mı?
YALÇIN TOPÇU; Ülkemizin gerçekten barışa, birliğe, kardeşliğe ihtiyacı var. O'nu tanıyanlar bilir. Hayatının her evresinde o böyleydi. Eller silah değil, kalem tutsun diyen Muhsin Yazıcıoğlu idi. Bunu afiş yapıp yapıştırın diyen o idi. O günkü şartlarda Cumhurbaşkanı'na O'na buna yazan Genel Başkandı. Okulu paylaşamadık, 3 metrekare hücreyi paylaştık. Anadolu coğrafyası gerçekten herkese yetecek bir coğrafya. Bizler Selahattin Eyyübi’de bir olmuş insanlarız. Selahattin Eyyübi’nin ordusunda hep beraber olmuş ecdadımız. Kimin ecdadı? Aleviyim diyenin, sunniyim diyenin, kürdüm diyenin, Türkmenim diyenin, çerkezim diyenin, lazım diyenin, arabım diyenin. Alparslan'da bir olmşuz, Fatih’te bir olmuşuz. Gazi Mustafa Kemal'le Çanakkale!de, Sakarya'da, Dumlupınar'da bir olmuşuz. Bir olunca çok şeyi yapmışız. Ayrılmamızın gerekçesi yok. Biz Anadolu kazanında etle tırnak, ne etle tırnağı, yumurta ikizi hale gelmişiz. Kız almışız, kız vermişiz, cephede kanlarımız birbirine karışmış, böylece bir yumurta ikizi olmuşuz, Anadolu coğrafyası bizi ikiz hale getirmiş. Hani o yumurta ikizlerinden birinin başı ağrısa öbürünün de ağrır. O vaziyetteyiz. Onun içn hep beraber, hep birlikte yine birlikteliklere ihtiyaç var. Bu fitne tohumlarını, bu coğrafyamızda gözü olanların gözlerini terse çevirmek, yine bu coğrafyanın çocuklarıyla olur. Ecdat bunu yapmış. Ecdadamıza layık olmalıyız. Yine ülkemizin geleceği noktada Hasan ile Haso yanyana yatacak. Bu çok net. Hepimiz bu idrakte olmalıyız. Bu coğrafyanın kıymetini bilmeliyiz. Ecdadın bize bıraktığı toprakların kıymetini bilmeliyiz. Tam bağımsız, bölgesinde güçlü, üzerinde yaşayan fertleri başı dik, karnı tok, ileri ülkeler seviyesindeki insanlar gibi yaşam standartlarında, doğduğu yerde doyan şehirdekilerin imkanlarını almış olan bir toplum. Bütün hedefimiz bu olmalı. Bunu gerçekleştirdiğimiz zaman inşallah yakın coğrafyamıza da bu yansıyacaktır. Bu aynı zamanda dünyaya da barış getirecektir. Anadolu coğrafyası huzurlu ve sakin olursa, buradan bu işle ilgili hesap kitap yapanlara sesleniyorum: Anadolu coğrafyasını kanattığınız zaman sizler plazalarda oturamazsınız. Anadolu coğrafyasını rahat bırakın. Anadolu coğrafyası rahat olursa yakın coğrafyalar rahat olur. Bunları medeni ilişkiler içinde yapın. Birakın bu kan dökmeyi. 1.5 yaşındaki çocuğu öldürdünüzde elinize ne geçti? Bitiremiyorsunuz. Yapamazsınız. Çünkü zulüm yapıyorsunuz. Adalet yapmıyorsunuz. Kazanamazlar. Öncelikle Anadolu coğrafyasını rahat bırakmaları lazım. Bu katliama son vermeliler. Bizim camiamız hep beraber ebedi siyasi liderimiz Şehit Muhsin Yazıcıoğlu’nun geride bize misyonun emanet bıraktığı kadrolarız, bu kurultayda her ferdimiz Muhsin Yazıcıoğlu’nun ahlakı ile siyasete bakışı ile yüreği ile gönlü ile hareket edecektir. Toplumda bunu görecektir inşallah. Tabi bu vesile kurultaydaki sunumumuz tarihi bir şey olacak. Nasıl ki vuslat kurultayında 1 milyon iyi insan var idiyse bu emaneti teslim alma kurultayında da o insanları bekliyoruz. Gerçekten iyi bir şey olacak.
Yazıcıoğlu’nun gerçekten müthiş bir hayat tarzı vardı. Kavga etmeyin, kavgaya sebebiyet vermeyin diye sık sık tembihlerdi. Bunu onunla aynı hücreyi paylaşanlara bile sorabilirsiniz. Gidin sorun Yazıcıoğlu nasıl biriydi diye. O'nun için inşallah hep beraber hep birlikte gelecek nesillerin doğru referanslara ihtiyaçları var. Muhsin Yazıcıoğlu gelecek nesiller için doğru bir referans. Bu referansı unutturmamak lazım. O'nu gelecek nesillere doğru bir şekilde anlatıp doğru bir şekilde O'nun ellerine almalarını sağlamak lazım.


Not; "Yalçın Topçu Kimdir?" merak edenler için daha önce yayınladığımız link, Yalçın Topçu'nun kendi anlatımıyla özgeçmişi ve biyoğrafisine buradan bakabilirsiniz; http://cenksarigol.blogspot.com/2009/05/bbp-genel-baskan-ayalcn-topcu-kimdir.html Röportajı ben (Cenk Sarıgöl) ile Stratejikboyut.com portalı ve dergisi Genel Yayın yönetmeni Yetkin Yıldız birlikte gerçekleştirdik. Röportajda, BBP Genel Başkanı ve genel başkan Adayı Yalçın Topçu sorulara içtenlikle cevap verdi. BBP merhum genel başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun kazası, ardından yaşananlar, dostlukları, BBP, Kurultay süreci...

12 Mayıs 2009

BBP Genel Başkan A.Yalçın Topçu Kimdir?


Büyük Birlik Partisi

Genel Başkan Adayı,

Yalçın Topçu

Kimdir
?


1957 Ardahan doğumluyum. Dedelerimiz Ahıska’dan 93 muhaciri olarak Ardahan’a gelmişler. Ardahan'da Hallekın Mahallesi'ne yerleşmişler. Rus işgali sırasında o büyük dedelerimizden Rüstem, Halit ve Mevlüt isimli dedelerimiz, -üç kardeş bunlar- ciddi mücadeleler vermişler. Babamın dedesi olan Mevlüt dedemiz o civarda Şehr-i Mevlüt diye anılır. Rüstem dedem ise Zaloğlu Rüstem diye bilinir. Diğer Halit dedemiz de pehlivanmış. Sonuçta bizimkilerin bir kısmı Osmanlıya, bir kısmı Tokat Zile’ye, bir kısmı Kırşehir Mucur'a, Gürcistan taraflarından gelmişler.

Rahmetli babamla Hacettepe'ye yerleştiğimizde ben 3-4 yaşındaymışım. Şimdi Başkan’ın kabrinin bulunduğu Taceddin Dergahı'nın bulunduğu yere yerleşmişiz.

Birinci sınıfı şimdi yıkılmış olan Dumlupınar İlköğretim Okulu'nda okudum. Daha sonra Mitatpaşa İlkokulu'na devam ettim. Ortaokulu Atıf Bey Ortaokulu'nda bitirdim. Bu arada Tacettin Dergahı'nın karşısındaki bir evde oturduk.

1969 yılında Abidinpaşa’ya yerleştik. Abidinpaşa, bir dönem sağ sol çatışmalarının en yoğun yaşandığı ve kurtarılmış yer olarak anılır. Ünlüdür. Hani Kurtuluş Savaşı'nda kurtarılmış memleketler nasıl anılıyorsa Abidinpaşa'da öyle ünlüdür.

Biz 16 -17 yaşındaki çocuklardık. Kendimizi ülkücü olarak tanımlıyoruz. Bayrak diyoruz, devlet diyoruz; Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin o meşhur tipleriyle boğuşuyoruz. Abdullah Öcalan'larla gecekonduda tartışıyoruz. Abdullah Öcalan’ın Siyasal'da okuduğu dönemler. Onlar bizi devrimci yapmaya çalışıyor; biz onları ülkücü yapmaya çalışıyoruz. Devletin gözü önünde liseli çocuklarla Siyasal'dakiler çatışırlardı. Abidinpaşa o yüzden o dönemki mücadeleleri ile çok ünlüdür.

Bu süre içinde Abidinpaşa Lisesi'ni bitirdim. Ortatepe’nin başkanlığını yaptım. Daha sonra Eskişehir Eğitim Enstitüsü matematik bölümünü kazandım. Orada disiplin kurulu başkanlığı ve yurt başkanlığı yaptım. 12 Eylül öncesi öğretmenlik yapıyordum; sonra bu memuriyetimize son verildi. 3.5 ay kadar öğretmenlik yaptım. Uzun yıllar özel sektörde çalıştım. Üst düzey yöneticilikler yaptım. Mali koordinatörlükler, muhasebe müdürlükleri, personel müdürlükleri yaptım.

1986’da rahmetli Turgut Özal döneminde bizim haklarımız iade edildi; ama bir şartla iade ettiler. O şartta; ortaöğretim ve lisede hak iddia etmeyeceksin, ilköğretim öğretmenliğini istersen atanacaksın.

Şereflikoçhisar'ın Kederli Köyü'ne matematik öğretmeni olarak tayinimi istedim. İçimizde bir ukde kaldığı için inatla istedim. Orada 3.5 ay öğretmenlik yaptım. O günkü yönetimle geçinemedik. Sonuçta ideolojik yapınız da arkanızdan geliyor. Geçinemedik.

Bu arada Türkiye’nin çok önemli mühendislik müşavirlik firmalarından birisi rahmetli babamın çalıştığı yer olması hasebiyle bize o kısmı devretmek istedi. Biz de o firmanın ortaklığını üstlenerek 4 mühendis arkadaşla birlikte tekrar özel sektöre döndük. Ne zamana kadar? Genel Başkan'ın MÇP’ye (Milliyetçi Çalışma Partisi)girdiği zamana kadar. Tam hatırlamıyorum, 1989-1990 dönemleriydi. MÇP, İDP, Millet Partisi ittifakı dönemleriydi. Onun öncesinde Genel Başkan evlendikten sonra Milliyetçi Hareket Partisi'ne genel sekreter yardımcısı olarak girdi. Bize de ilçelerde, bulunduğunuz yerlerde "partiye yardım edin" dediler. Zaten o güne kadar dışardan yardımcı oluyorduk; ama Genel Başkan'ın bu emriyle, -kendisi Sivas’tan milletvekili adayı olmuştu- orda işte Sivas'ta hizmet ettik, çalıştık, çıkmasına katkılarda bulunduk.

1992 yılında ayrıldık. Ondan bir sene bir buçuk sene evvel MHP Mamak ikinci başkanı oldum. Genel Başkan -Abidinpaşa'da bizim rahmetli Üzeyir Bayraklı var. Almanya’da PKK tarafından şehit edildi. O'nun kardeşi Ulu Bayraklı’nın evinde- bizzat bize "bu işin aktifinde olun" diye talimat verdi. İşte o zaman aktif olarak girdik siyasete yaptım. 1992’deki ayrılık sonrası Genel başkan bana Milli Mutabakat'ın Ankara koordinatörlüğünü verdi. 7-8 ay sürdü. 1992 Ağustosu'nda ayrıldık ve Büyük Birlik Partisi'ni 1993 Ocak'ında kurduk. Bu süre içinde Ankara'daki bilgilendirme toplantılarının organizasyonunu ben yaptım.

Parti kurulduktan sonra Genel Başkan'ın kendi emri ve direktifi ile parti kurucular kuruluna, -99 kişinin arasına- seçildim. Genel Başkan benden Ankara İl Başkanlığı'nı yürütmemi istedi. Bende 1993’te BBP Ankara İl Teşkilatı'nı kurdum. 1995'in ilk yarısına kadar, yaklaşık 2,5 sene BBP Ankara İl Başkanlığı yaptım. O kurultayda Genel Başkan bizatihi kendisi büroma gelerek divana girmemi, partiye girmemi istedi. 1995'te Anavatan Partisi ile ittifak yapmıştık. O zaman bende milletvekili adayı idim.

Parti'nin o zamanki divan şekli bugünkünden farklıydı. Genel sekreter yardımcısı olarak 1.5 yıla yakın görev yaptım. Yine Genel Başkan'ın emriyle, o dönem Başbakanlık Basın Halkla İlişkiler Basın Müşaviri olarak Başbakanlık'ta göreve başladım. 96’nın aralığı idi işte. Başbakanlık'ta basın halkla ilişkiler müşavirliğinin yanı sıra aşağı yukarı her hükümetin bakanıyla; -örneğin Hasan Gemici Bey'le sosyal riski azaltma projesi altında mali analistlik yaptım- çalıştım. Çünkü Başbakanlık'ta muhasebe belgesi olan vatandaş ben çıktım. O zaman Sosyal Yardımlaşma formundaydım. Sayın Bakan bizi uygun görmüş. Bize böyle bir görev verdi. Biz de "başüstüne efendim" dedik. Devlete, millet hizmet için nerede ne olursa yaparız dedik. Orada çok da iyi hizmet verdik. Örneğin bugünkü Sosyal Yardımlaşma Vakfı'nın genel müdürlük olmasıyla ilgili o kanun metninin hazırlanmasında, sosyal riski azaltma projesindeki süt ismi "lıkır lıkır" bizim o ekibimizin buluşudur.

Daha sonra Metin Gürler devlet bakanı iken onun danışmanlığını yaptım. Başbakanlığa bağlı Mevzatı Geliştirme Genel Müdürlüğü var. Resmi gazetede yayınlanacak kanunların tashihinin yapıldığı, gözden geçirildiği yerdir. Oraya geçtim. 1.5 yıl müsahirlik yaptım. Başbakanlık Basım Evi, resmi gazetelerin çıktığı yer. İşletme müdürlüğü oranın tasfiye edilmesiyle ilgili bir proje düşünmüş. Orada da bir muhasebeciye ihtiyaç duyulduğunda beni Başbakanlık Basım Evi İşletme Müdürlüğü'ne işletme müdür yardımcısı olarak tayin ettiler. Allah’a hamdolsun orada da çok güzel hizmetler yaptık. Orada işletme müdürülüğündeki arkadaşımız da şu an bir bakanlıkta müsteşar yardımcısı.

Cumhuriyet tarihinde resmi gazete, abonelerine dürülüp bükülüp gönderilirdi. Biz,
"niye bu böyle oluyor?" dedik ve kafa kafaya verdik. Bize -hiç unutmam
- "efendim burada daha evel fizibilite çalışmaları yapıldı; şu kadar trilyon tuttu ve vazgeçildi" dediler. Ama biz oradaki üç atölye şefi arkadaşımızın arkasında durarak, organize sanayide yaptırğımız 400-450 liralık bir demir parçasıyla bu olayı çözdük. Şu anda resmi gazete, tıpkı bürokrasinin önüne gittiği gibi kesilip, biçilip, dikişlenerek gidiyor. Bunu biz başardık. Orada yaklaşık 3 yıl çalıştım.

1997’deki 22 Temmuz seçimlerinde Genel Başkanımız Muhsin Yazıcıoğlu bağımsız aday oldu. Biz bu süre içerisinde genel başkanla 2-3 bin km yol yaptık. Parti'nin kurucularından biriydim ve Genel Başkan'ın sevgisine -Allah’a şükür- mazhar olmuş diğer kardeşlerimden biriydim. Genel Başkan, "Evet, baba ocağını sana teslim edeceğiz" dedi. Şarkışla, Altınyayla Geverek üçgenini bize emanet etti. Yaklaşık 50 gün, o üçgende çalıştık. Allah’a hamdolsun Genel Başkanımızı bilindiği gibi orada bağımsız olarak seçtik, getirdik. Meclise girdi.

İlk yapılan kongreyle partiye dönme gereği hasıl olunca bizden emekli olmamızı istedi. O'nun emrini yerine getirerek emekli oldum. Şahsen bana genel sekreterlik verebileceğini de hiç düşünmüyordum. Bizim tüzüğümüze göre genel sekreterlik seçimle oluyor. Kendisi bizzat beni aday gösterdi. Arkadaşlarımız da uygun gördüler. O günkü ilk kongrede genel sekreterliği aldım. Yine bu 9 Kasım'da yaptığımız kurultayda da kendileri beni genel sekreterliğe aday gösterdi. Kendisiyle 22 temmuz 1997’den şehadetine kadar beraber görev yaptık. Bu süreç içerisinde bizim kendilerinin önünü koydumuz sosyal içerikli projelere inandılar ve güvendiler. İşte bu GÖR (Güvenlik, Özgürlük, Refah)’dür, Büyük Aile’dir, mecliste verilen kanun tasarılarıdır. Ben, birkaç arkadaşımızla birlikte toplumun beklentilerine cevap veren, -üniversiteden herhangi nedenlerle okuldan uzaklaştırılanların okuma haklarının tekrar verilmesi noktasında o meşhur, piyasada öğrenci affı diye bilinen, "sonuçta dağdaki adamı affetmiyorsun, okumak istiyorum" diyen bir insana okuma hakkı kazandırılması ile ilgili yapılan kanun, 657’ye 4c nin özlük haklarıyla ilgili düzenlemeler, uzman çavuşlar, trafik polisleri, öğretmenler, bunlarla ilgili çok ciddi meclis çalışmaları oldu. Onları bu 9 Kasım'da bir kitap haline getirdik.

25 Mart’ı da zaten tüm Türk-İslam Aleminde, büyük Türk milletiyle, camia olarak hep birlikte yaşadık... Şehadetiyle birlikte arkadaşlarımız O'nun siyasi emaneti olan bu hareketi kurultaya götürme görevini bana verdiler. Onun çalışmalarını yaptık, bitirdik.

24 Mayıs 2009’da Ankara - Atatürk Spor Salonu’nda -inşallah- yine kurultayın tüm sürecinin genel başkanımızın ruhaniyetinin kapsayacağı, O'nun söylediği sözlerin, O'nun ülke ve millet için düşündüklerinin yer alacağı ve herkesin gerçekten kaçırmaması gereken bir kurultay olacak. Görselliğiyle, sunumuyla burada da bir prosedür yerine getirilecek. O kurultayda hareketimizi taşıyacak kadrolar belirlenecek. Bu noktada -benim hep söylediğim- hareketi milletle buluşturacak, Genel Başkanımızın misyonuna, hareketin misyonuna ters düşmeyecek, Genel Başkan'ın 40 yıllık dava süreci içinde Genel Başkan'la teması olmuş olan, backroundu olan, fikri olan, milli duracak ama milliliği ile millete ters gelmeyecek, maneviyata önem verecek ama bu maneviyat ile milletin amelini, imanını ölçmeyecek, demokrat olacak ama bu milletin tekliğine, devletin birliğine, vatanın bölünmez bütünlüğüne helal getirmeyecek, bizi milletle buluşturacak birisi... Bunu kurullar bulacak. Ben bu kurulların çalışmasına zemin hazırladım. Genel Başkan'ın zamanında okul arkadaşları, eski MYK üyelerimiz, eski divan üyelerimiz, Alperen ocaklarımız, Avrupa-Türk Birliği Federasyonumuz, Selçuklu Vakfımız, Yüksek İstişare Kurulumuz gibi... Parti hukukuyla bu hukuku eşitledim, alışılagelmişin dışına çıktım. Sonuçta ne yapılabilirdi? Parti burada. Partinin kurulları var ama bu olağanüstü durumu ve bu şehadeti milat kabul ederek çekirdeğimizin derlenip toparlanmasına bir vesile olması amacıyla da camiamızın mahşer-i vicdanına da bu vesile ile biri fırsat verdim. Çok şükür....


Not: Büyük Birlik Partisi Genel Başkan Adayı Yalçın Topçu'nun biyoğrafisini yayınlama kararını, 24/05/2009 tarihinde yapılacak BBP Kongresi öncesi merak ettim ve internet arama motorlarında herhangibir özgeçmiş veya tatmin edici bilgi içeren biyoğrafi kaydı bulamadım. bunun üzerine kendisiyle yapmaya söz aldığımız röportaj öncesi "Yalçın Yopçu Kimdir?" sorusuna cevap vermesini ve zat-ı alilerini tanıtmalarını rica ettik. Sanırım bundan sonra "Yalçın Topçu Kimdir?" diye merak eden internet kullanıcıları için önemli bir doneyi paylaşmış olduk.


Cenk SARIGÖL

18 Nisan 2009

Anaplılaşma = İktidar mı?

1990'lı Yılların Siyasi Liderleri: S.Demirel, N.Erbakan, T.Çiller, M.Yılmaz, D.Bahçeli
Anaplılaşma, İktidardan Düşüş Süreci mi?

Oy kaybetmesi bir partinin Anaplılaşması demek midir? Türk halkının iradesi bugüne kadar kadro, ekip ve vizyona göre değişik partilerde çoğunlukla tecelli etti. 29 Mart 2009 yerel seçimleriyle ortaya çıkan sonuçları yorumlayanların büyük bir kısmı, AK Partide meydana gelen oy kaybının, süreç içinde iktidar partisinin Anaplaşmasına neden olacağını ifade etmektedirler. Yani, oy kaybını durduramayıp siyaset sahnesinden çekileceği söyleniyor. 1980 sonrası dönemin, önemli siyasal aktörlerinden birisi olan Anap’ın yaşadığı oy kaybı, oldukça trajik yol izledi. 1983 genel seçimlerinde % 45,4 oy alan Anap, 1984’de yapılan yerel seçimlerde % 41,5, 1987’de yapılan genel seçimde % 36,31 ve 1989 da yapılan yerel seçimde ise % 21,80 oy almıştı. Seçmen yoğunlaşmasına baktığımızda, Adalet Partisi, Demokrat Parti'nin devamı iddiasıyla, bunu halka yansıttı. Anap aynı şekilde Adalet Partisinin ve Demokrat Parti geleneğini sahiplendi. Akp'de DP, AP ve Anap çizgisini sahiplendi.

Halk iradesinin çoğunluğuna mazhar olmuş parti liderleri statükoya angaje olduğu oranda seçmen kaybettiler. Süleyman Demirel, Mesut Yılmaz örnekleri bize bunu fazlasıyla gösteriyor. hatta bu gelenek dışında Refah Partisi ve MHP örneklemesi bile yapabiliriz. RP ve Necmettin Erbakan statükoyla mücadele etmeden iktidar olabileceğini sandı ve ortağı, derin statüko temsilcisini o koltuğa oturtabilmek için "SUSURLUK" gibi zamanında savaşması gereken, üstüne gitmesi, hesaplaşması zorunlu olan sızıntıyı, ‘Gulu Gulu Dansı' diye geçiştirmemesi gerekirken, bırakın üstüne gitmeyi örtmeye kalktı. Halk iradesini üstünden çekti.

Ardından statükonun halk vicdanı, inançı, kültürü ile rıza göstermediği Başörtüsü problemini "ERKEKÇE" çözeceğini dillendiren MHP iradenin adresi oldu. Fakat iktidara gelince bırakın halk vicdanını savunmayı, MHP kendi başörtülü vekili Nesrin Ünal Hanımın başını açmakta buldu çareyi ve statükoyla mücadele edeceğini söyleyen başka mahallenin adamlarıyla koalisyon kurdu. Kurmakla kalmadı teslim oldu. İlk seçimde her iki partide dibi buldu. Akp'nin Anaplılaşmasını bekleyenler aslında zihinsel altlarda "iktidar=Anap" retoriğini barındırıyor. Böyle olluncada iktidardan düşme eğilimi Anaplılaşma olarak tasavvur edilmektedir.

Peki aynı şey yani Anaplılaşma neden Demokratik Sol Parti için söylenmiyor? O süreç içinde erimediği, birden dibi bulduğu için mi? Ayniyete bakarsak, Anap hala tabela bile olsa varlığını koruyor. DSP de öyle... Bunlardan ayrı ve CHP ilintili DSP değerlendirilmesi yapılırsa, statükonun temsilcisi gözüyle seçmen algılamasına giren CHP, zaman zaman oy kaybetmesine, baraj altında kalmasına rağmen bu tip değerlendirmeler yapılmadı. Acaba bunun sebebi tabelasının asla inmeyeceğine olan genel kanı mıdır? Olabilir! CHP eğer sıradan, ortalama, sadece devlet yardımları ile ayakta duran ve süregiden bir parti olsaydı şuana kadar çoktan bir tabela partisi olur, adı sanı duyulmazdı! Lakin CHP, Atatürk'ün partisi olma, silsilenin devamı olduğu iddiasıyla bence demokratik siyasi partiler ve eşit rekabet ilkesine aykırı olarak öz kaynaklara, akçalı haksız gelirlere sahiptir. Düşünceme göre demokratik parti yarışları için bu haksız rekabet olduğu gibi, CHP asla Atatürk'ün kurduğu parti değildir. Bir kere Atatürk "sosyalist, sosyal demokrat” söylemde hiç olmadı. Üstelik Türkiye Cumhuriyetini kuran lider olarak, onun döneminde tek parti iktidarı vardı ve halk iradesi ister istemez bu tek partide toplanıyordu. dolayısıyla kurucusu olduğu devletin partisi doğal olarak, onun partisi olacaktır. Şimdi halk iradesinden nasip alan diğer partilerin onun partileri olmadıkları manasını çıkarabilirmiyiz? Demokrat Partiyi kuranlar aynı zamanda eski Cumhuriyet halk Fıkrası milletvekilleri değil miydi? (en başta Atatürk’ün Başbakanı Celal Bayar)

Peki Atatürk'ün miras gelirleri ve İşbankası payı olmasa sizce hala bir CHP olurmuydu? Ya da CHP iktidar olmak için daha makul çizgilere gelip, statükoculuktan halkçı çizgiye gelmezmiydi? Aynı şey DSP için geçerli, bugün halk teveccühünü neredeyse sıfırlamış olan DSP acaba kasasındaki nakit rezervi tükenincede tabela partisi olarak dahi varlığını sürdürebilir mi? Son birkaç seçimdir CHP çatısını altına girip, birleşmek yerine, üzerinden asılarak, varlığını CHP eteklerine yapışıp, eklemlenerek, sürdürmesinin sadece önce Bülent Ecevit ardından Rahşan Ecevit faktörü müdür? Böyle bir birleşmede en fazla nakit rezervli parti olarak, kasaların birleşmesiyle içindekileri kaybetme korkusu var mıdır?

Diğer yandan Anap'ın bir Turgut Özal misyonundan bahsedilirken, aynı misyonu Akp'nin taşıdığı düşünülerek mi "Anaplılaşma" dan bahsediliyor? Dolayısı ile Özal misyonunu tamamlamadan öldüğü için Akp'nin bunun devamı olduğu düşünülebilir mi? DSP de ise Bülent Ecevit misyonundan ne kadar bahsedebiliriz bilmiyorum. Bu misyon ve vizyok yokluğundan mı "DSP Anaplılaştı" söylemi hiç duyulmadı? Yoksa Bülent Ecevit'in hayatta olduğu zaman diliminde DSP dibi bulduğu için mi? DSP, Anap gibi her seçim daha az oyla iktidarı kaybettiği, gücünü yitirmediği, tek seçimde asfalta yapıştığı için mi?

Bizce Akp'ye yakıştırılan "Anaplılaşma" etiketinin birkaç sebebi var;
-Akp halk iradesinin çoğunluğunu, sürecin işleyişine olan farklı duruşundan aldı.
-Statükoyla mücadele ediyor, halkı değiştirme misyonu kadar isteklerini devlete yansıtma vizyonuna sahip,
-Devletin algılama ve uygulama yöntemleri konusunda yenilik vaad ediyor.
-Bugüne kadar halk iradesine karşı set oluşturmak için kullanılan yasa ve kanunları, modernite ekseninde değiştirme söylemleriyle yola çıktı. 2002 seçim kampanyalarında "yeni anayasa" ve Avrupa ülkelerinde yasak olmayan uygulamalarla AB'yi durak göstererek, çözümsüzlüğü ispatlanmış, süregelen metodlar dışında formuller, arayacağının modernite sinyalini verdi. Ve doğru algılandı.

Eğer seçim sonuçlarına bakarsak, yerel seçimi yerel seçimle karşılaştırmamız gerektiğinden hareket etmeliyiz. yani AKP'nin 2007 seçimlerinde aldığı %47 değil, 2004 seçimlerinde aldığı %40'ı 2009 seçim sonuçlarıyla karşılaştırmak daha doğru bir analiz yöntemi olacaktır. Zira genel seçimde partiler oy alırken yerel seçimde etken ve etmenler devasa değişir. Söz gelimi bir ilde genel seçimde partiler 8 milletvekili adayı için oy isterken, 8 kişinin halkla partisel bağlantıları dışındaki ilişikliği yüzde olarak minumumdur. Yerel seçimde ise ortalama bir ilçede oturan vatandaş için, seçilecek listelerde il belediye başkanı, encümeni, ilçe belediye başkanı ve encümeni, il genel meclis üyeleri eklendiğinde yerel seçimde ortalama seçmenin önüne en az 100 isim gelir, diğer partileride kattığınızda bu en az 500'dür. Genel seçimde ise en fazla tüm partiler 50 tane milletvekili adayı ile mi ilitiyet kurması bir seçmenle daha kolaydır, 500 kişiyle mi? Hangi seçimde komşusu, kahve arkadaşı, çocuğunun arkadaşının ebebeynleri, iş arkadaşı, akrabası, okul arkadaşı, tanıdığının aday olma ihtimali daha fazladır? elbette yerel seçimde... dolayısıyla yerel seçimlerde seçmen davranışlarını etkileyen faktörle genel seçime göre fazla ve değişkendir. dolayısı ile genel seçim aynı statüdeki bir önceki genel seçimle karşılaştırılmasını gerektirirken, yerel seçim içinde bu geçerlidir.

Akp 2004 yerel seçimlerinden 2009 yerel seçimlerine %3’e yakın oy kaybetti. sadece 2 Büyükşehir (Adana ve Şanlıurfa) belediyesindeki parti tercihleri ve Muhsin Yazıcıoğlu'nun vefatıyla duygusal oy kayması Sivas'ta kaybetmesi sonucu değiştiren ve oy kaybını (%3) izah etmemize yetecek veridir.
Tüm bunlara rağmen AKP'nin neredeyse bir büyükşehir oyuna eşit yeni seçmenlerden pek nasiplenmediği gerçeğini parti kurmaylarının ciddi şekilde değerlendirmesi gerekiyor.

Her iktidar gibi Akp de hükümet sürecinde öyle yada böyle statükoyu temsil ediyor veya kendi statükosunu oluşturuyor. Çünkü iktidar aynı zamanda halka rağmen, popilist siyaset dışında yönetimi getirir veya dayatır. Bu durumda halk ve seçmenle bağlantınız süreç içinde zayıflar veya kopma noktalarına gelir. Muhalefete göre iktidar partilerinin halkla birlikte olma süreleri arasında uçurumlar oluşur. Muhalefet eleştirir, eleştirir... Halkın söylediklerini yüksek sesle tekrarlar. Türkiyede işi halkla diyaloğ ve söylemden ibarettir. Oysa iktidar hem istek makamıdır hemde icraat. dolayısıyla her karşılanmayan seçmen isteği, tüm dünyada seçmen tarafından ilk sandıkta oyla cezalandırılır.

Sonuç olarak ‘iktidarların yıpranması’ evrensel kaidesi ile elbette AKP, birgün iktidardan düşecektir. Lakin bu muhalefet liderleri, kadroları ve söylemleriyle, dillendirildiği kadar yakın değil..!


Cenk SARIGÖL

26 Mart 2009

Temenni Olmayan Gerçekler

Temenni Olmayan Gerçekler!

Ankara ve İstanbulda Akp kesinlikle kaybetmeyecektir. Hele Murat Karayalçın’ın seçim’i kazanma şansı hiç yok diyebiliriz. İstanbuda da sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun aynı şekilde… Fakat İst.da CHP il Başkanı Gürsel Tekin’in şahsından ve partisini her kesimi kucaklayıcı tavırları, siyaset anlayışından dolayı ciddi bir yükselme görülecektir.

Diğer yandan ben İstanbul ve Ankarada CHP’nin gösterdiği adayları aynı zamanda CHP iç politikasıyla birebir ilintili görüyorum. Bildiğiniz gibi aday olmadan önce Murat Karayalçın SHP’nin Genel Başkanıydı. SHP de parti tüzüğüne göre bir kişi sadece iki dönem genel başkan kalabilir. Deniz Baykal, SHP de genel başkanlık şansı kalmayan Murat Karayalçın’ın kendi CHP genel başkanlığını dışardan zorlayacak tek aday olduğunu biliyor yada seziyordu. Parti içinde ise kendisine rakip olma potansiyeli taşıyan veya partililerinin sempatisini, teveccühünü kazanabilecek tek öne çıkan isim Kılıçdaroğlu olarak sivriliyordu. Aslında her iki isim bir nevi iç politikada kendi önüne çıkmasın diye yerel seçimde kullanıldılar! Artık kazansa veya kaybetselerde CHP genel başkanlığına oynama kozları bitti!

Karayalçın için CHP Ankara Büyükşehir Başkan Adayı olmak aslında CHP’ye girmenin bir adı oldu.Ankarada çok çok az ihtimalle Karayalçın kazanırsa Deniz Baykal bir potansiyel dış rakibini elemiş olacak. Aynı şey Kılıçdaroğlu içinde geçerlidir. Aslında CHP Kemal Kılıçdaroğlu’nu Ankaradan aday gösterebilseydi kazanma oranı daha fazla olurdu. Çünkü Ankaralı her ne kadar artık Melih Gökçek’i istemese, sevmese bile Karayalçın’ı hiç sevmiyor ve hiç istemiyor. Onun dönemini hiç ama hiç hayırla yad etmiyorlar!

Genel bir değerlendirme yapmak gerekirse, bu seçimin kazananı MHP olacaktır. MHP’nin 2007 genel seçimlerinde aldığı oy oranını %3-4 arası arttıracağını (%17-18) umuyorum. Küresel kriz ve ekonomik dengelerin iyi yönetilmemesinden kaynaklanan, hükümet kaynaklı sorunları sizlerle “Demokrasi için İçimizdekiler” başlığı ile 20/2007/Eylül ayında Cari Açık kaynaklı ekonomik kıskacımızı ve AKP eleştirilerimizi paylaşmıştık.
(
BKNZ: http://cenksarigol.blogspot.com/2007/09/demokrasi-iin-iimizdekiler.html )

Küresel Ekonomik Kriz ve Hükümetin dengesiz iktisat politikalarının sandığa yansıyacağına şüphe yoktur. Buda Akp’nin oy keybetmesi ve kaybettiği oyun aynı tabandan beslendikleri için en yakın parti gönen MHP saflarına yazılacağına şüphe yok gibi! Daha öncede sizlerle paylaşmıştık. Tüm kamuoyu anketleri Akp ile MHP arasında %25 gibi bir ortak tabanda gösteriyor. 2004 yılı 03 kasım yerel seçimlerinde %43 dolayında oy alan Akp’nin il genel meclisi oyu %41 civarındaydı. Bu seçim Akp için 2004 yerel seçimlerinde aldığı oyları muhafaza etmesi büyük başarı sayılacak. Yani arttırmasından ziyade koruması bile önemli bir başarı olarak hanesine kaydedilebilir.

CHP ise yine %20-22 aralığında seyreder ki arttırması durumunda bu İstanbulda (Türkiye’nin neredeyse 4/1’inin orada yaşadığını unutmayalım) Akp ile arasındaki farkı kapatmasından yani İstanbulda oylarının yükselmesi ile Türkiye Geneli oy oranı %3-4 yukarı doğru (26-27) olacaktır. İzmir’i söylemeye gerek görmüyorum çünkü kaybetme ihtimali yok diyebiliriz. İzmirde MHP %10’u göremez. Akp ise %30-32 arasında kalır. CHP’nin %46’nın üstüne çıkması doğrusu beni şaşırtmaz.
Saadet Partisi öyle Doğan Medyasının şişirdiği gibi yükselmez. En fazla alacağı %4-5 aralığındadır.
DTP’nin %5-6 aralığında oy almasını bekliyorum. Diyarbakır’ı kaybetmesi söz konusu bile değil. Diğer yandan Van’ı alabileceğini ordan görüştüğüm arkadaşlarım ısrarla belirtiyorlar. Buna karşılık 2004’de aday çıkaramadığı yada bir sebepten yetiştiremediği Batman’ı alma ihtimali var. Genel olarak DTP tabanı TRT6 gibi Kürtçe yayın yapılmasından falan etkilenmeyecektir! Bunda Nevruz’un yerel seçimden bir hafta olmasınında etkisi olacak zira siyasal bir anlam yüklenen Nevruz ile DTP tabanının kısada süreliğine en azından seçime kadar motive edip, siyasi kimlik yüklemesi yaptı.

Torbalı
Her ne kadar öngörüde bulunup, Akp’nin 3500 oy fark atacağı tehmininde bulunsak bile aslında seçim ortada seyretmektedir. Özellikle son günlerde seçim propaganda fikrini Akp’nin birinci sıra belediye meclis üyesi adayı gösterdiği Mehmet Hasan Karatoklu üzerine kuran Ramazan İsmail Uygur doğru bir yerden çalışmalarını yürütüyor. Bence Mahmut Atilla Kaya ve Akp bu konuda ciddi bir yanlış yapmıştır. Eğer Mehmet Hasan Karatoklu’nun bir getirisi olacağını düşünüyorlarsa O’nu İl genel meclis adayı olarak değerlendirmeleri gerekirdi. Oysa belediye meclisinde birinci sırayı vererek, “benim modelim, ikinci adamım, örnek aldığım belediyecilik Karatoklu ve onun dönemidir” demek istemiş şeklinde özetlenebilir. Bu bir çuvallamadır! seçime artısdımı eksisimi olacak göreceğiz.
Çaybaşı’nda mevcut DP’li Ömer Şentürk gibi sağcı bir kökten ve partiden olan isim ile aynı şekilde Pancarda DP’li Hayati Saydam Akp listesine muhakkak kazandırılmalıydılar. Tüm bu olumsuzluklara rağmen Torbalıda seçimin başa baş gittiğini söylemeliyim. Torbalı seçimini Ayrancılar ve Çaybaşı’nın tavrı belirleyecektir.
Ayrancılar
seçmeni ilçe olmayı beklerken Torbalı’nın Mahallesi veya semti olmalarına nasıl bir tepki verecek bilemiyorum. 2.5 yıldır Torbalı’dan uzak olmam aslında kulis ve birebir haber akışımı önemli oranda azalttı.

Tirede Akp mevcut belediye başkanı Sıtkı İçelli kaybedecek görülüyor. Hatta 3. sırada tamamlaması beni şaşırtmaz. Tayfur Çiçek (eski Belediye Bşk.) DP adayı olarak, çok güçlü giriyor. Bir korkuda iki sağ partinin arasından CHP adayının çıkmamasıdır.

Bayındırda son aldığım duyumlara göre 3 dönemdir Anap'tan başkanlık yapan, Anap'tan seçilmesine rağmen geçen yıl CHP'ye geçen mevcut belediye başkanı Alaattin Çubuk bu seçim zorlanabilir! MHP ve Akp'nin gizli ittifat yaptığı yönünde sağlamasını yapamadığım duyumlarım var. Çubuk kaybetsede bu çok büyük bir farklla olmaz. tıpkı kazanması durumunda olmayacağı gibi...

Kısaca görüşlerim bunlar. Umarım fazla yanılmam ve gerçekte ortada gördüğüm seçimi temennilerimle en azından Torbalıda arkadaşım kazanır.


Cenk SARIGÖL

5 Mart 2009

Seçmen Tembelliği

Seçmen Tembelliği

Yerel Seçimlerin yaklaşmasıyla siyasi parti adayları ve ekipleri görücüye çıktı. Adaylar projelerini, vaadlerini sizlere anlatmaya, sunmaya çalışıyor. Elbette çok güzel, faydalı, öncelik sırasını gözeterek açıklanan planlar ve projeler var. Siyasette seçmenin durağan olması sonradan yaptığı yakınmaları etkisiz kılıyor. Sonuçta seçmene kendi hazırladığı, mücavir alan içinde gördüğü aksaklıklara göre geliştirdiği projeleri sunan adaylardır. Seçmenlerin çoğunlukla bu projelerin oluşmasında bir dahli olmadığı gibi seçmen talebi doğrıltusunda şekillendiğide söylenemez. Dolayısı ile adayların projeleri sadece kendilerini bağlayan, kendi inisiyatifleri ile vaad ettikleri hizmet planlarıdır.

Seçmen grupları daha adaylık sürecinde adayların ziyaretlerinde sadece dinlemek yerine, mahalle ve çevresi için gözlemlediği, istediği, eksik gördüğü, belki geliştirdiği projeleri adaylara sunar ve söz alabilir. Bu adaylar seçildikten sonra hem seçmen aldığı sözü takip ettiği gibi hemde seçilmişler üzerinde baskısını devamlı kılar. Aday seçilince şöyle bir düşünce doğuyor; “çok çalıştım. Her seçmenle görüştüm. Kendimi anlattım. Seçmene ulaştım ve başardım” oysa sizin önerilerinize verdiği sözler üzerine gelecek bir başarı böyle düşünmesini engellediği gibi siyasi kariyeri için verdiği sözün arkasında durması gerektiği zihinsel baskısını hep içinde taşıyacaktır.

Seçmen tembelliği yada talepsizliği adayların boşkırda! At koşturması gibi atıp-tutmasına, olmayacak vaadlerde bulunmasına sebep oluyor. Seçmenden gelmeyen, kendi geliştirdiği projeleride bir bağış, lütuf gibi algıladığından ağzından çıkanın sorumluluğunu taşıması uzun sürmüyor. Zaten adayın vaadleri için bir emeği olmayan, sözlerinde bağlayıcılığı bulunmayan seçmende işin peşine düşmüyor.
Anlatmaya çalıştığımız bayağı seçmen davranışı değil. Bayağı seçmen için umum yarar ve genel çıkar üzerine adaydan söz almak yerine şahsi menfaat ve çıkarları için adaydan söz alma çabası vardır. Bayağı seçmenin dilinde pelesenk olan söz şudur; “Benim şu kadar .... oy’um var. Bir işaretime bakıyorlar. Ben nereye gelirsem ardımdan gelirler..!” Dolayısıyla Bayağı seçmen için önemli olan bireysel çıkardır. Oğluna iş, eniştesine yardım, amcasına ihale, arsasına imar, dükkanına ruhsat, evine oturma izni, inşaatına altyapı, kızına eş! ister.

Seçmenlerin tembellikten kurtularak, özellikle yerel seçimlere dolaylı, partizan tavır yerine her adaya çevresindeki hizmet kusurlarnı, sosyal ve hayati eksiklikleri içeren dosyalarla çıkmayı bilmelidirler. Bu konuda muhtarlar veya oluşturulacak mahalle komiteleri ile gruplar kurulabilir. Bu grup temsilcileri adayları davet ederek, onların genel vaadlerini dinlemek yerine aktif seçmen olarak, kendi eksiklikleri ve hazırladıkları dosyalar için söz almaları yerinde olacaktır. Bilinçli seçmen için bu davranışı adaylar üzerinde ciddi baskı oluşturacaktır. Bu tip kendi partilileri dışında grup ve topluluk davetlerini hiçbir aday geri çeviremez. “sizi dinlemek, yakından tanımak, yerel yönetim sıkıntı ve beklentilerimizi sizinle paylaşmak istiyoruz” diye gelecek, hazır topluluk davetleri adaylar için koşarak gidilecek yerlerdir. Önemli olan sizin apartman, site ve mahalle sakinlerinden en az 50 seçmeni bir araya getirebilmenizdir.

Diğer taraftan sadece siyasi partilerin hareketlerini ve adayların istekleriyle savrulan, dahleri olmayan vaadleri dinlerken elleri patlarcasına alkışlayan, her konuşma alanında hazır bulunmayı kendinize vazife bilen biriyseniz eğer korkarım siz seçmen olmaktan önce partizansınız. Toplumsal ve çevre isteklerinize söz veren adayı desteklemeniz elbette çok doğaldır. Seçmen Tembelliğinden kurtularak, adayların karşısına toplu ve toplumsal taleplerle çıkan mahalle, sivil toplum kuruluşu, site sakini, esnaf topluluğu sadece seçimde değil seçimden sonrada hem seçilmiş aday üzerinde etkinliğini sürdürür hemde istekleri üzerinden baskısını diri tutabilir.


Cenk SARIGÖL

16 Ocak 2009

Mahmut Atilla Kaya Resmen Aday


M. A. Kaya

Resmen Aday


Ortalık bulandırmaya çalışan CHP zihniyeti ortaya neler atmıştı? Bizzat Torbalı CHP ilçe Bşk. Ertan Çelik kendi ağzından, “Akpde 6 aday var” dedi. Sonra ortalığa, “Akp seçim kaybetmiş aday adaylarını tekrar aday göstermeyecek!” Siyasetin ve seçmen davranışlarının nasıl değiştiğini okuyamayan, çağdaşlıktan uzaklaşıp, eski, köhne siyasetle varlığını devam etmeye çalışanların ilkesi gereği,“Kendi kulvarında en hızlı koşup, birinci gelmek yerine rakibini tekmelemeye çalışmak” şiarları olmuş. Sana ne rakip partinin aday adaylarından? Nasıl aday belirlediğinden? Sen önce kendi partinin tepeden inmeci aday belirleme yöntemini sorgulama demokratlığı gösterde görelim.

Chp Torbalıda sorun yok mu? O zaman Ramazan İsmail Uygur hastaneye düştüğünde neden post yarışına girip, içinizdekini dışarı çıkardınız? Uygur hastaneden ‘0 Km’ çıkınca suspus oldunuz? Türkiye demokrasisin geldiği noktada biryere gelmek için kişinin koltuktan düşmesi beklenmiyor! Düşürmek için kapalı tezgahlar yapılmaz, fırsat kollanmaz. Mertçe çıkar, ismini ortaya atar mücadele edersin...

Mahmut Atilla Kaya’nın Torbalı Ak Parti Belediye Başkan Adaylığı bugün resmen açıklanacak. Pazartesi günü sabah bizim haberimiz olmuştu. Hafta başında komisyon delege, üye, milletvekili, meclis üyeleri, il yönetimi, anket, mülakat sonuçlarını değerlendirdi ve kararını vermişti. Bugün sadece başbakan açıklayacak! Ben bunları yani Akp aday belirleme sürecini yazdığımda diğer aday adayı sayın İbrahim İbişoğlu normal karşılarken, CHPliler küplere binmişti. Çünkü onlarda biliyordu bu şartlar arandığında İbişoğlu’nun şansının zayıf olduğunu!
http://cenksarigol.blogspot.com/2008/12/torbal-akp-belediye-bakan-adayl-i.html Akpde aday belirleme tepeden inmeci, CHP gibi “biz bunu aday yaptık, ey üyem, delegen ve halk buna oy verin” diktası gibi değildir. CHPde bırakın halkı, üyesini delegesi bile söz sahibi değildir aday belirlemede... Zaten tüzüğüne göre bir gecede genel bşk. inisiyatifi ile binlerce üyeyi silebilen ve yenisini kabul eden partiden başka birşey beklemek, doğasına aykırı olur...

NOT; Son CHP il kongresi öncesi,
http://cenksarigol.blogspot.com/2008/11/aziz-uygur-uzunbypas.html Önder Sav’ın koordinasyonuyla İzmir merkez ve ilçelerde CHP Parti Tüzüğünün 12. maddesine dayanarak, binlerce üye düşürüldü ve yenileri eklendi. (Yılların CHP’lisi ve Deniz Baykal rahatsızı Emin Yıldız’ın üye olmadığını öğrenmesi ve gazetelere beyanat vermesi)


Cenk SARIGÖL

13 Ocak 2009

Den(iz)okrasi Uygulamaları (Chp İzmir)

Den(iz)okrasi

Uygulamaları

(Chp İzmir)


CHP İzmir Büyükşehir Belediye bşk. Adayının AK Parti Adayının açıklanmasından sonra resmen açıklanacağını bir çok kişiyle paylaştım. Sebeplerine gelince bunu CHP Genel Merkezi’nin politikası ve Sayın Deniz Baykal’ın siyaset tarzında aramak gereklidir.
Öncelikle şunu peşinen belirtmekte yarar var;

CHP Merkezi ve D.Baykal yek vücut bir İzmir istemiyor

Tüm Türkiye’nin bildiği gibi; İzmir, CHP’nin en güçlü olduğu Büyükşehir’e sahip il. Dolayısı ile bu büyüklük tek bir ses çıkarırsa CHP Genel Merkezi üstünde Demoklesin Kılıçı olur. Dengeleri değiştirecek bir güç olarak, gerek CHP mevcut yönetimini, gerekse Deniz Baykal saltanatını yıkabilir.

Peki Deniz Baykal İzmirde ne istiyor?

Öncelikle Büyükşehir yönetimi ile arası açık bir il yönetimi, hepsiyle limoni il Genel Meclis Üyeleri..! Aynı refleks ve siyasi duruşu gösteremeyen çeşitli duruşlar taşıyan, bölünmüş İzmir CHP. Partiye ve Deniz baykal’a bağları güçlü ama birbirine gevşek bir İzmir CHP örgütü esas amaçtır. Baykal İzmir için Akp adayının açıklanmasını bekledi. Çünkü güçlü bir AKP adayı karşısında karizması sıfır, taban desteği ve il yönetimiyle sorunlu bir Aziz Kocaoğlu kaleyi muhafazada zorlanırsa başka aday çıkarmaya tetikte... Buna karşın Aziz Kocaoğlu, Baykal’ın arzuladığı CHP İzmir için biçilmiş kaftan. http://cenksarigol.blogspot.com/2008/10/aizi-kocaolu-tekrar-aday.html Mevcut il başkanı ve yönetimiyle arası açık. Metropol ilçe belediye başkanlarının çoğu ile sorunlu... Hatırlarsanız, Toprağı bol olsun, Ahmet Piriştina’nın vefatından sonra Büyükşehir koltuğuna heveslenen DSP geçişli metropol ilçe belediye bşk.ları vardı. Daha önceki geçişleri esnasında il yönetimine Piriştina ile gol atmışlardı. Falat Alaattin Yüksel kendi inisiyatifine bırakılan sadece iki ilçeden biri olan fakülteden sınıf arkadaşı Aziz Kocaoğlu’nu büyükşehir koltuğuna taşıdı. http://cenksarigol.blogspot.com/2008/11/aziz-uygur-uzunbypas.html

İzmir’den uzağız! Fakat eğer Deniz Baykal, Akp’nin geçen yerel seçim kaybeden adayını Kocaoğlu ile yine geride bırakacağına kanaat getirirse Aziz bey bulunmaz Hint Kumaşıdır. Hem il yönetimiyle kavgalı hemde metropol ilçe başkanlarının çoğu ile limoni... Bu durumda Kocaoğlu adaylık için Baykal’a minnet edecektir.

Diğer yandan il yönetimi az biraz mırın kırın etsede, kendi belediye başkanlarına ulaşmak için taa Ankara CHP Genel Merkezini kullanacak! İl yönetimi Kocaoğlu’na taleplerini yaptıran Deniz Baykal’a minnetini ve bağlılığını arttırırken, Kocaoğlu tüm il muhalefetine (özellikle Kemal Karataş) rağmen kendisini aday yapan Genel Merkez taleplerini sorgulamaktan imtina edecek.

Herkesin elindeki ipleri Deniz Baykal’a sunduğu bu düzen kendine has bir Den(iz)okrasidir!

Cenk SARIGÖL