Seçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Seçim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ocak 2010

Kurumsal Kalkışmalar

Kurumlu Anarşistler

Son günlerde muhalefet diline pelesenk olan bir laf var. “Kurumlar Arası çatışma var” diye... Neden olsun efendim. Ne münasebet. Kurumların birbiriyle çatışması ne haddine? Böyle birşeye Kurumlar arası çatışma değil, Kurumsal Kalkışma denir. Devlet hiyararşisi içinde her kurumum sorumlu olduğu idari birim bellidir. Kimi Bayındırlık Bakanlığına, kimi Maliye, bazısı Milli Savunma Bakanlığına, azıda doğrudan Başbakan veya Cumhurbaşkanına bağlıdır. Devlet katmanları içinde bu yasalarla bellidir. Bir subayın ülke halkının seçtiği meşru hükümeti devirmek, yıpratmak, toplumsal desteğini değiştirmek için plan, andıç, söylev, açıklamada bulunamayacağı gibi tabu memuruda bunu yapamaz. Aralarında idari bakımında hiyararşik farklar olsada sorumlulukları bakımından yoktur. Yaparsa suç işlemiş olur. Aksi takdirde bu durum, kimsenin haddini bilmediği anarşik düzeni doğurur.
Modern demokrasilerde siyasi seçilmiş iradenin yürütme sistemine ters düşen kurum yöneticileri ya istifa eder veya aktif görevden azledilmelerini talep ederler.

Ülkemiz ‘Parlamenter Sistemle’ yönetilir ve parlamento geleneğimiz Cumhuriyetimizden eskidir. Kurumsal haddini bilmeyenler siyasal tarihimizde üç -beş kez sistemin önünü tıkasada, halkımızın dayatmaları, şartların zorlamasıyla darbeciler bile kısa sürede parlamenter sisteme dönüşte mecbur kalmışlardır. Yapılan secimlerle oluşturulan meclis, kendi içinden gelişmiş demokrasilerin üç saç ayağını oluşturan “Yasama, Yürürtme ve Yargı” erkinin gücünü devşirir. Yasamayı yapar, Yürütme çoğunlukla içinden çıkar (bazan yürütme dışardan bakan atayabilir. Örn. Ahmet Davutoğlu vb.). Yargı ise meclisin çizdiği yasalar şablonu ile karar verir. Yargı üyelerinin belirlenmesinde çoğu demokratik parlamenter sistemde kendi içinden üye verdiği gibi meclisin veya hükümetlerin kotalarıda vardır. Bizde bu erk kısmen Cumhurbaşkanı ve Adalet Bakanı arasında dağıtılmaya çalışılmışsa çokta sağlıklı yürümediği görülüyor.

Yine domokratik yönetimlerde seçimle gelen hükümetlerin yürütmeyi kendi tavan kadrolarıyla yapmaları veya bunu oluşturmaları siyasi gelenektir. Yürütme bu iş göreceği yüksek bürokratları ya alt kadrolardan devşirir veya yenilerini atar. Bu hak tüm hükümetlerin doğal yetisi kabul edilir (Kadrolaşmayı bunla karıştıracaklara bir sözüm yok!). Anlatmaya çalıştığım uygulamanın prototipini yerel yönetimlerde görmek mümkündür. Her yeni seçilen belediye başkanı idare amirlerini ve kısım müdürlüklerini siyaseten kendisine yakın veya iş ahlakına güvendiği personel ile değiştirir (buradada partizanlık, kayırmacılık, nepotizm* ayrı şeylerdir).

Her Yiğidin Yoğurt Yiğişi Farklıdır” atalar sözü gibi siyasi partilerin yönetim, idare anlayışları farklıdır. Ülke sorunlarına öngördükleri çözüm önerilerinin farklı olduğu gibi... Seçilen hükümetlerin yürütme anlayışları karşısında emirleri altında bulunan kurumların veya yönetimi paylaştırdığı kurumların ayak diremesi, yürütmeyi işlevsizleştirmesi, engellemesi, devrimeye çalışması, aksatmasına “bürokratik oligarşi” denir. Sloganik şekilde ifade edesek, ‘atanmışların, seçilmişleri engellemesi, ayak diremesi, işlevsizleştirmesidir’ Düşmanlık beslemesi ise nasıl tarif edilir bilmem!

Maalesef Türk Siyaseti, çok sık görüldüğü üzere birçok kez kimi siyasi partilerin devletin çeşitli kurumlarına yaslanarak, meşrutiyetini halk dışındaki atanmış mekanizmalardan devşirmeye çalıştıklarının tarihidir aynı zamanda... Demokratik devletlerde SİYASET ayrı görüşleri, ideolojiler, fikirleri, yönetim sistemlerini savunsada SİYASET KURUMU bilinçine ulaşmışlardır. Burada siyaseti oluşturan aktörler, siyasete her hangi bir atanmış kurum tarafından yapılan müdahalelere çok sert tepki verir. Devletin maaşlı personeli yürütmeye, yasamaya, yargıya müdahale cesaretini kendinde bulamaz. En fazla beğenmiyorsa, içine sindirmediği yürütmenin politikalarına alet olmaz ve istifa eder. Üzerindeki üniformayla, devlet giysisiyle halkın seçtiklerine diklenme ukalalığı, taşkınlığı, had bilmezliği içine girmez. Girmeye kalkanlara siyaset kurum olarak karşı çıkar, taraf olmaz.
Örneğin, Mustafa Kemal’in silah arkadaşı Ali Fuat Cebesoy özellikle askeri bürakrasinin siyasete karışmaması yönündeki Atatürk’ün görüşlerini şöyle dillendiriyordu;
Atatürk, 'Bir ordunun cevheri ne olursa olsun, siyasete karışırsa birlikte hareket ve savaşma kabiliyetini kaybeder ve vatanın savunma gücünü hiçe indirir' demişti. Bu sözlerine delil olarak Balkan Savaşı'nı örnek getirerek, disiplinini kaybetmiş orduya düşmanların hiçbiri bu zamanı kazandırmayacağını ısrarla söylemişti. Bir ordu herhangi bir siyasi partinin aleti haline gelince, onun yeniden disiplinini iade etmek çok inkilaplara lüzum gösterir, çetin ve uzun bir iştir. Halbuki tekmil kumandanları ve kadrolarıyla herhangi bir siyasetin aleti olan ordunun, disiplini bir an için bozulsa bile, bunun iadesi kolay olur. İşte Atatürk daha Meşrutiyet devrinde böyle düşünüyordu ve bu düşüncesinin isabeti de Milli Mücadelede görülmüştür.

Demokratik sistemde atanmış bürokratların ve kurumlarının sorumluluk, yönetim saç ayaklarına emir – komuta açısından bağlılıkları yönünden genel olarak fark yoktur. Silahlı Kuvvetlerin özel olarak, güvenlik açısından diğer kurumlara üstünlüğü sadece önemindendir. Tıpkı bazı bakanlıkların bazılarına göre idari, ehemniyet ve idari genişlik bakımından üstün görülmesi gibi (icracı bakanlıklar)... Diğer taraftan hepsinin başbakanlığa sorumluluğu aynıdır. Tıpkı TSK (Doktrin Komutanlığı) ile Bayındırlık Bakanlığı (Tabu Dairesi) arasında yürütme erkine bağlılık konusunda fark yoktur. Kimse elinde silah var diye kendini halkın seçtiklerinden üstün göremez. Atanmışların içinden bazılarının elinde silah olması, onlara seçilmiş yönetimlere karşı söz söyleme hakkı vermez / veremediği gibi sorumluluklarından azade kılmaz. Eğer bu yapılıyor ve kendince okur –yazar olanlar bunu destekliyorsa kusura bakmasınlar bunun ismi demokrasi değildir. Bürokratların, yürütmede dahli olduğu yönetimlere “Bürokratik Oligarşi” denir.

Bu sisteme insanları sürükleyen en önemli yanılsama ve bir sarışın manken (vücudunun diriliği ve açıklığı oranında para devşiren meslek erbabı diyebilirmiyiz?) Aysun kayacı ile aynı hizaya düşüren görüş şudur;
Bir çobanın oyu ile veya okuma yazma bilmeyen birinin oyuyla benim oyum bir mi?
Buna birde,
Ben devlete şu kadar vegi veriyorum. Bu kadar katma değer kazandırıyorum. Benim seçme oranımla yanımda çalışanın seçme oranı eşit olamaz” diyenleri eklerseniz liste uzar. Sonra iş döner dolaşır, antik Yunan Şehir devletlerindeki ilk demokrasi örneklerine dönmeyi savunursunuz. Bir yanda yöneticiler, diğer yanda köleler. Bunun adı demokrasi değil, “Oligarşi” veya “Aristokrasi” olarak geçer siyaset bilimi kayıtlarında... karşı taraftan birileride çıkar “emeğin kutsallığını” savunarak, yönetimin çalışan, emekçi sınıflarda olmasını savunur (kominizm), bunların hepşinin kuralsız yönetime katılmak için şiddete yönelmesiylede anarşizm.

Eğer, “ben okumuş adamım, bilirim bazı şeyleri. Benimle okuma yazma bilmeyen bir olmaz, aynı oranda oy hakkına sahip olması kabul edilemez. Zaten onların oy verdiği partilerinde meşrutiyeti sorunludur, kalitesizdir. Seçenler kalitesiz olunca!..” diyorsanız.
Demokraside bunun cevabı basittir;
"Daha bilenlerin, daha az bilenleri – daha çok katmadeğer üretenlerin, yanlarında çalıştıklarını etkileme oranı yüksektir." Yani toplum üzerinde yönlendirme oranları ortalama vatandaştan fazladır. Bu kuramı atanmış, seçilmiş idarecilerimize bakarak doğrulayabiliriz. Hatta bakın okuduğunuz gazeteye! Gazetenin eğitim seviyesi ile toplumun eğitim – öğretim seviyesi arasındaki farkı göreceksiniz.

Fakat bu ülkede ‘Çobanla benim oyum bir mi?’ diyen Aysun Kayacı ‘Taş kafalı sarışın” olurken, aynı şeyi söylemeden, parti tüzükleriyle ve bırakın seçilmeyi aday olmayı kotaya bağlayarak yapan genel başkan ise ‘öpülesi lider’... daha mensup olduğu partilerde demokratik haklara sahip olmayanların, aynı ayrımcılığı kendini halktan okumuş –yazmış üstün görerek yapmaya çalışması ne acı...

Şu mahallenin, fişmanca köyün okuma – yazma oranı düşük, oy verdikleri partide belli...’ gibi demokrasi dışı akıl yürütmelerden ve milletin ekserisini yüzdelerle aptal olarak tanımlayan yaklaşımlardansa başka seçeneklerimizde var;
“…Bütün bu saçmalıkları bir kenara bırakıp, tüm vatandaşların eşit ve özgür olacağı, herkesin ‘birinci sınıf insan’ sayılacağı ve eşit temsilini, eşit seçilme hakkını öngören, atanmışların seçilmişlere kemkirmediği, kuyusunu kazmadığı, komplo kurmadığı, kalkışma hazırlığı yapmadığı daha demokratik bir ülke haline gelmeye de çalışabiliriz…

*'Nepotizm, Latince “nepos” kelimesinden türemiştir. “Yeğencilik” anlamında kullanılıyor. İtalyada papazların devlet kadrolarına yeğenim diyerek adam sokmaya çalışmasıyla türemiştir. Bizdeki uygulama 'hamişli kart yakinimdir' vecizesiyle bilinir.
Cenk SARIGÖL

20 Temmuz 2007

Her Aday Aday mıdır?

Naylon Aday
Bazılarının midesi geniştir. Yediği yerin yakışmasının, komik duruma düşmesinin önemi yoktur!
Şimdiye kadar bir çok seçim geçiren ve siyasetle ilgilenenler harici pek bilinmeyen bir gerçektir aday olmayan adaylar! Bazen öyle durumlar olur ki aday olanlar bile gerçekten aday olduklarına samimiyetle inanırlar. Siyaseti sadece oy kullanma işlemini yerine getirmek bilen yada o kadar ilgilenen vatandaşların görünenin arkasında gerçek aramak gibi bir çabaları olması da beklenemez.

Peki aday olmayan adaylar yada kazanmamak için aday olan aday ne yapmak ister? Amaç hedef şaşırtmaktır, seçmeni yanıltmaktır, mevcudu devam ettirmek için bir eylemdir yapılan. "Mevcudu devam ettirmek" bazı okuyucumuza açık gelmeyebilir. Şöyle ki her hangibir mevkide iktidarı elinde bulunduran güç, muhalefet hareketlerini de kontrolu dahilinde bulundurmak için aslında kendi adamı olan isimleri (akraba, eş, dost, arkadaş), kendisine rakip olarak, ortaya çıkarır. Bu şunu sağlar kendi adamı olan aday ilerde ya onun lehine çekilir yada gerçekten kendisine ciddi bir rakibin oylarını bölecek şekilde seçime asılır. Bu öyle bir muhalefettir ki en serti, en kabası kof adaylar tarafından yapılır. Çünkü olay danışıklı döğüş olduğundan, en koyu hatta hakaratamiz eleştiriler bile yöneten konumunda olan için gülücüklerle onaylanır. Bu gülücüklü onaylamalar da genellikle tenha ve bizbize olan yerlerde espriler eşliğinde gerçekleşir. Fakat gerçek rakip olarak gösterilmesi gereken naylon adaylara en katı eleştiriler de mevcut yöneticiler tarafından yapılarak, şike rayına oturtulur.

Çoğunlukla naylon adaylar içinde bulundukları kumpası görecek ferasetten yoksun olurlar. Zaten görmek isteseler dahi çevrelerinde onlara akıl hocalığı yapan ve en büyük desteği verdiğini belirtenlerle kuşatılmıştır. Ayna görevi yapan bu çevre destekçiler, naylon adayı öyle pohpohlar ki aday arkasına bu kadar önemli kişiyi almasına şaşırmaz ve dahi kendinde özel güçler olduğu hissine bile kapılabilir. Gün gele seçim tarihi geldiğinde bu naylon aday arkadaşımız neye uğradığını şaşırır çünkü çevresinde onca şişirenden kimseler kalmamıştır. Çıkıp aslanlar gibi mücadelesini yapmıştır ama yağ başka birinin ekmeğine sürüldüğünden karnı doyan yine aynı güçler olur.

Değerli okurlarımdan böyle karışık ve çetrefilli yazılar yazdığım için af beklerim. Lakin yeni basın kanunu ile o kadar çok davayla şereflendik bilemezsiniz. Bunun için sadece kendimizi yasa çenderesi dışında tutmak arzusu ile yazılarımızı hep bir kapak eşliğinde sizlere ulaştıracağım. Kapağı kaldırma ve altındakini görmek sizin elinizde... Okurumla aramda ayrı bir dil, bir şifre oluşturma telaşındayım ki bu ilk çalışmalarda çok zorlananlar olacaktır. Hatta şifrelemeyi çözemediği için aynı köşeden haberleşenlerden ayrı düşme olasılıkları da muhtemel. Ben anlatmak istediğim olay, olgu, kişi ve kurumların çevresinden dolaşırken sizden beklediğim çemberin ortasında ki anlatılmak isteneni anlamanız.Gelelim naylon aday meselemize, bu arkadaşlar genellikle kendilerini ve potansiyellerinin farkında değildir. Sadece oyuna bir piyon olarak monte edildiklerinden kendilerinden fazlaca da vasıflı olmaları beklenemez.

Kendilerinden istenen görevlerini yapıp kafa karışıklığını gerçekleştirerek, muhalif oyları bölmektir. Bu göreve liyakat görterdikleri oranda pohpohlanmaya ve gündemi işgal etmeye devam ederler. En kötüsü de naylon adayın samimi, saf, güzel, candan olduğu durumlardır ki bu durumda gerçeği gören merhametli çevresi dahi arkadaşım rezil olmasın fikri ile hareket ederek, oyunun rengini seçer ve sonuçta ona oy vererir ki bu naylonu çıkaranların kıskacından çıkamamış demektir.

Naylon adayların gönüllüleri ve ne yaptığını bilenleri ise amacı ve stratejiyi bizzat birinci ellerle koordineli olarak gerçekleştirdiğinden daha bilinçlidir fakat samimiyetsizliği hemen farkedildiğinden pek itibarları yoktur. Daha ileri de bu itibarlarını büsbütün kaybederler ve işe yaramıyacak hale geldikten sonra gören gözlerin yüz çevirdiği bir kişilik olurlar. Fakat bu bilinçli naylon adaylar bu işe genelde maddi çıkarları için atılırlar, amaç reklam yapmak, mevcut güçün devamı halinde yeni kazanç kapılarının açılması ana hedeftir.

Genellikle bu tipler bir koyup, 5 alma isteği ile doludur. Buna rağmen en az masrafla badire geçmek için seçim masrafları ikinci eller tarafından tedarik edilir. Bu maddi olarak mümkün olmuyorsa reklam giderleri, tanıtım giderleri sevenleri! tarafından karşılanırken, şık fotağraflı afişlerin belediye binalarının altında basıldığı bile dillere dolanır. Gözlüklü adaylar genellikle ya gözlüklerini çıkararak, yada çamsız gözlük çerçeveleri ile poz verirler afişlerden seçmene... Gözlüğünü çıkarmak şu şekilde bile anlaşılabilir; "bak ben önümü göremiyecek kadar özürlü değilim"

En kötü naylon aday ise 'ne oldum delisi' tiplerdir. Bunlar için önemli olan sadece aday olmaktır. Bir yerden emir almaktan ziyade acaba yola çıkınca bende adam yerine konulurda bir yerlerin dikkatini çekerek, emir alacak mertebeye ulaşırmıyım telaşı vardır bünyelerinde... Bir yerlerden veya sempati umdukları koltukların direktifi olmadan ortaya çıktıklarından arkalarıda boştur. DonKişpt gibi kendi kendilerine görev biçerler ve saldıracak değirmen ararlar. Bunlarada sadece gülünür. Zaten ne oldum delisi arkası boş adaylarında tek istegi, sokakta birkaç kişinin onlara "başkan" demesinden ve kısa süreli seçim takvimi süresince geçiçi itibar arayışından ibarettir.

Siz siz olun her seçim önünüze sunulanların samimiyetinden şüphelenecek kadar zeki ve sürüye dahil olmayacak kadar da küçük baş olmaktan uzak kalınız!
ALLAH(cc) Yar ve Yardımcımız Olsun!

Cenk SARIGÖL

19 Temmuz 2007

Normal Bir Oda Seçimi nasıl olur?


Normal Bir Oda Seçimi

Torbalı Atatürk Sanayi Sitesi Esnaflarından Elektrikçi Zekeriya Behzat ve Oto Tamirci Hasan Çoğalır

Ortalıkta dolaşan Torbalı Esnaf ve Sanatkarlar Odası ile ilgili şaibe söylentilerinden uzak, normal bir seçimde işleyen bildiğim prosedürü sizlerle paylaşmak istiyorum.

Seçimler başlarken divan hazır bulunan seçmen listesinde isimleri bulunan kişilerce seçilir. Seçimlere başlamadan önce seçim kurulu görevlileri seçim için kullanılmak için kaç adet mühürlü seçim zarfı getirdiklerini sayarak, tutanaklara işlenir. Daha sonra yine seçime başlanılmadan oy kullanma işlemi yapılacak sandıkların boş olduğu orada hazır bulunan aday ve sandık görevlilerine gösterilir ve sandıklar mühürlenir. Bu mühürler her sandık için oy kullanma işlemi bitene kadar açılamaz. Sandıkların boş olduğunun ispatı ve gösterilmesi tutanaklara geçmek zorundamıdır bilmiyorum. Fakat ahlaken ve usulen gösterilmesi seçimler üzerinde şaibe bırakılmasını önler kanaatindeyim. Seçim sırasında seçimde taraf olma ihtimali olan kişiler seçim kurulunça görevlendirme ile hazirun listelerinin imzalanmasın da ve diğer önemli işlerle görevlendirilemez. Seçim esnasında oy kullanma işlemi yapan seçmenin kapalı oy yerleri gözetlenemez ve izlenemez.

Seçim sonuçlarını saymaya geçilirken defaatle aynı renkte oylar muaazzam ağırlıkta sandıktan çıkıyorsa seçim kurulu görevlileri bunu not eder hele sayma işlemi bu şekilde devam ediyorda ardından normal seçimlerde olduğu gibi karışık ve dağılımlı oylar sandıktan çıkmaya başlamış ise bu not tutanaklara işlenecek kadar önem kazanmış demektir.

Seçim süresi dolduktan sonra sandıklar açılmadan elde kalan ve kullanılmayan mühürlü zarflar sayılarak işlenir zira seçim başında getirilen mühürlü zarf ile kullanılan oy(zarf) arasında bir fark ortaya çıkabilir ki bu önlenmiş olur. Şöyle ki; Mühürlü zarflardan ele geçirmiş bazı kötü niyetli seçmen birden fazla oy kullanmaya kalkabilir. Bunun önüne geçilmek için seçim başında getirilen zarf ile seçim sonunda kullanılan zarfların karşılaştırması yapılır. Sandıklar ters çevrilip, masalara döküldükten sonra ya zarfları ile sayılarak bu karşılaştırma yapılır yada oy pusulaları ile ayrılan mühürlü zarflar boş sandıklara tekrar atılarak daha sonra karşılaştırma yapılır.

Kullanılan oylar zarfları ile ayrıldıktan sonra iki işleme tabi tutulur;
1- Sandıktan çıkan oy pusulaları ile yine sandıktan çıkan mühürlü zarfların adeti karşılaştırılır. Bu işlem bir mühürlü zarf içine fazla oy pusulası atılıp, atılınmadığının ortaya konulması amaçı ile yapılır. Bu tip durumlarda genellikle oy iptal edilir. Bazende oy verecek değerde aday görmeyen seçmen boş zarf atarak, seçimi protesto eder ki bu durumumda ortaya çıkmasında, oy pusulası ile zarfların karşılaştırılması önemlidir.
2- Oy pusulası ve mühürlü zarfların karşılaştırılmasının ardından, hazirun listesine imza atan seçmen sayısı ile kullanılan oy sayısı karşılaştırılır. Bu aynı zaman da seçim başlamadan önce tutanağa işlenen mühürlü zarflardan kayıp olan varsa ortaya çıkmasını sağlar. Bazı seçmen zarfı aldığı ve haziruna imza attığı halde oy kullanmadığı için eksik zarf ortaya çıkabilir. Mesela hazirun listesinde oy kullanan seçmen sayısı 769 olmasına rağmen bu seçimde toplam 1270 oy pusulası sayılmış ise sandıklardan kuşkulanılır ve seçim derhal iptal edilir. Bu karşılaştırmada da bir uyuşmazlık görülmez ise seçim karara bağlanmış ve ilan edilmeyi hak etmiş sayılır. Bu tutanaklara işlenir ve genellikle sandık başı görevlilerine de onaylatılır.

Seçim sonuçu resmen açıklanıp, tutanaklarla tescillenmedikçe seçim sandıkları, oy pusulası ve mühürlü zarfların olduğu masalara kesinlikle müdahale edilmemesi sağlanır. Aksi taktirde seçimin üzerine şaibe düşer çünkü tarafların itiraz süreleri ve hakları göz önünde bulundurularak, bu dükümanlar ve evraklar saklanır. Oy sayımı sonrası sevinç gösteren taraflar gerekirse hazır bulunan resmi güvenlik görevlileri çağırılarak, bu evrak ve dökümanların üzerine şaibe düşmesi engellenir.

Seçim bir bütündür ve başından sonuna kadar prosedürün ve yasaların uygulanmasına titizlikle özen gösterilir. Seçim kurulları, seçimde görevli olacak kişileri yevmiyelerini vererek, tarafsızlığına gölge düşmeyen kişilerden oluşturur. Taraf olduğu düşünülen kişilerin seçime müdahil olabilecek yerlerde görevli ilan edilmesi de herhangi bir seçime gölge düşürmeye yeter.
ALLAH(cc) Yar ve Yardımcımız Olsun!


Cenk SARIGÖL

Beklemek ve İstemek Arasında Esnaf

Beklemek ve İstemek Arasında Esnaf
İzmir- Tire İlçesinin Meşhur Şiş (delikli) Köftecileri

Şimdi bu başlıkta yazdıklarımızı önümüzde ki Torbalı - Tire Esnaf Odası seçimlerine uyarlıyalım; Esnaf etken konumdan çok, durağan bir yapı içerisinde yani bekliyor. Fakat bu beklemek heyacan ve umuttan ziyade umursamazlık dolu bir beklemek. Hatta beklediğinin bile farkında olmadan aldırmamak. Oysa bilinçli bir bekleme "sabır" yüklüdür ve bir amaçı olduğu kadar, amaç için bir yöntemdir aynı zamanda... Sabır yüklü bir bekleme yerinde durmak kadar, mevzini kaybetmemek, siperini terketmemek demektir. Tüm bunların üzerinde 'istemek' ise amaça doğru yürümek ve daha fazla emek gerektirir.
Tire Organize Sanayi Bölgesi
Torbalı - Tire Esnafımız artık umursamaz, ne olursa olsun havasından kurtulmalıdır. İstemeye, çözüm önerileri getirmeye başlamalıdır. İstemek etken olmaktır. Yoksa birilerinin size gelip vaatlerde bulundukları durumda siz oyuncu değil seyirci kalmaya mahkum olursunuz. Oysa talep hakkını kullandığınız oranda oyun kurucu mertebesine yükseleceğiniz aşikar. Oyunuzu isteyen, 'isteme' eylemini yerine getirerek, etken konuma geçmiştir. Sadece söz vererek, oy hakkınızı size yakınlık derecesine, iş bitireme samimiyetinize göre belirlerseniz iradenizi oyunuzla birlikte kaybetmişsiniz ddemektir. İlerleyen günlerde 'bunlar da ne götürüyor', 'hiçbirşey yapmadan maaşları alıp, oturdular' eleştirilerini yapmak sonucu değiştirmez. Böyle bir durumdan kurtulmak için edilgen, eyleme dönük bir hareket tarzı izlemekle mümkün olabilir ancak! Nedir esnafın eyleme dönük bir strateji izlemesi, yoksa 'üye her esnaf aday olmalı' dediğimi sanmasın. Etken olmak için haksızlığa da tahammülünüzün olmaması gerekir.

Söz gelimi 'esnaf' sözcüğünü kullanarak başladığım bu yazıyı aday, taraf, hastalık derecesinde okuma tutkunu olmadığınız halde devam ediyorsanız ve esnafsanız inanın artık harekete geçmişsiniz demektir. Yazının başlığını ve giriş bölümünü okuduktan sonra sıkılanların ileride sızlanma haklarıda ölçülü olmalı...

Buraya kadar biraz felsefe karıştırarak anlattığımız yazımızı bundan sonrası örneklerle izah etmeye çalışarak, şu an gözünüzün değdiği kelimeden itibaren aleni yol gösterici bir kıvama oturtmaya gayret edeceğim!

Seçim yakınsa adaylar çıkar ve size gelerek, oy istedikleri gibi biraz daha insaflıları siz ne istiyorsunuz diye sorar. İşin aslı seçim takvimi açıklanmadan önce aday olmayan büyük çoğunluklar ne istediklerini önce yan komşusu, sonra karşı, sonra pasaj, mahalle ve meslek grupları ile paylaşarak, neyi nasıl istediğini yada ihtiyaçlarını listelemeli ve dahi gerekirse yazılı hale getirmelidir. Elbette adaylara dost, akraba ve yakın gözüyle bakarsanız ki bu vasıflara sahip adaylar size bunlarla yaklaşacaktır. Mantıklı karar vermenizde zor.

Sizden oy talep eden adaya isteklerinizi sıralar hatta yazılı olarak beyan ettiğiniz gibi yazılı ve "seçilirsem..." ile başlayan protokolde imzalatırsanız ancak bir kez kandırılırsınız. Yazılı isteklerinizin altına imza atmış adayın bunları gerçekleştirmeden tekrar karşınıza çıkma şansıda kalmaz. Zaten size yazılı ve sözlü kalabalık içinde söz veren bir aday için sizin belirlediğiniz kriterler yani 'istekleriniz' bir çalışma şablonu olacaktır. Eğer gerekirse isteklerinizi gerçekleştireceğini vaat eden adaydan bununla ilgili tarih de istemeyi düşünmelisiniz ki 'daha dur bir yıl oldu, yapacaz dedik, bir yere gitmiyoruz ki daha vaktimiz var' gibi kıvırmalara karşı tedbirinizi almış olmanın rahatlığını sürersiniz.

Allah(cc) Kuran-ı Kerimde kullarına "isteyin ki vereyim" buyuruyor. Yani dua edin buyuruyor. Teşbih de hata olmasın biz mutlak güçü seçimle biz belirlemedik! Yani O'(cc)'nun bize bir şey bahş edip-etmemesi sadece O'nun mutlak iradesine kalmış. Bu durumda dahi siz cüzi iradenizle dua için el açarsınız ve Rabb'e doğru bir adım atmış olursunuz. Zaten Allah(cc) "bana bir adım atana, on adım atarım, bana yürüyene koşarım" buyurmuyor mu? Bu konuya nereden geldik diyenler "istemek" fiilinin peşinden geldik.

Siz esnaf olarak istemeyi bilmedikten sonra birileri her seçim gelip sizden birşeyler isteyecektir. Hatta doyumsuz olanlar adil, namuslu bir yönetim sergileyemeyenler dahi tekrar tekrar sizden oy talep etmeye devam edeceklerdir. Bence siz onlara fırsat vermeden istemeye başlayın! Torbalı Sanayi Esnafı toplansın, bunu özgür iradeleri ile bir araya gelerek gerçekleştirmek gerekli, toplantı da herkesinsorun ve sıkıntıları listelenmeli ve bu istişarelerin sonunda 'biz hep beraber buraya oy vereceğiz' gibi bir karar alınmamalıdır. Yoksa bu toplantıları tertip edenlerde zaman için de siyasallaşır.

Siyasi parti refleksleri ile hareket etmekte yanlış "işi ehline vermek" kıstası şiar olarak alınır ise daha doğru hareket edilmiş olacaktır. Şunu tüm Torbalı Esnaf gruplarımız ve belli esnaf bölgelerimiz bilmelidir ki yatırdıkları aidatların 5/1'ini kendilerine harcanması için baskı unsuru olabilirler. Bu pay en az miktar olarak düşünülmeli ve çoğul istekte bulunma durumlarında yatırılan aidatların, önerilen projeye nispeti gözardı edilmemelidir.

Batan adaylardan isteklerini yazılı ve sözlü olarak alın! Çünkü bunlar size ileride hesap sorma hakkını verecektir. Gerekirse yazılı, ahlaki bağlılığı olan vesikaların imzalanması için adaylara teklif götürülerek, samimiyet sınavı vermelerini sağlamakta mümkün. Yani sözün özü güzel esnaflar kumpastan çıkın! Görünenin dışında bir gerçeklik var ki onu arayın. Bazen bir yola çıkılır ve bu yolda nereye gidildiğinden çok nasıl gidildiği önemli olur. Kardeşçe, omuz omuza, yürek yüreğe çıkmışsan yola sonunda ölüm olsa da ne gam ne keder...


Cenk SARIGÖL