Yörükler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yörükler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2009

Torbalı İsminin Kökeni II

28 Aralık 1860 İzmir - Aydın Tren Yolunun ilk etabı İzmir - Torbalı Hattının açılışı ve
Torbalı Gar'ından O tarihte çekilmiş fotoğraf Anadolu topraklarında ilk trenler bu tarihten itibaren İzmir-Torbalı arasında seferler yapmaya başladı. Açılış törenine dönemin İzmir Valisi Rıza Paşa ve demiryolu müteahhidi T.R. Crampton katıldı. Adının antik çağın Metropolis adlı kentinden alan, Tripolis bugünkü adı olan Torbalı’da yaşam halkın deyimi ile ‘’Şümendifer’’ sayesinde hemen değişime uğradı. Torbalı’nın tarımsal ürünleri İzmir’e trenler ile taşınmaya başlandığında devecilerden de ilk tepkiler gelmeye başladı. Bu arada Aydın hattının ilk şubesi yine önemli bir tarımsal merkez olan Tire’ye döşenecekti.
Torbalı İsmi Nereden Geliyor?

En son kaleme aldığımız yazmızı, “Dur Ali, Torbalı Dede ve diğer rivayetleri gelecek haftaki yazımıza bırakarak, Torbalı ilçe ismimizin nereden gelmiş olabileceği yönündeki bilgilerimizi aktarmaya çalışalım” cümlesiyle bitirmiştik. İçeriğinde ise Torbalımızın isminin nereden geldiği yönünde iki rivayete yer verdik. http://cenksarigol.blogspot.com/2009/05/torbal-ismi-nereden-geliyor.html Bunlar, Tur Balı ve Deve Kervanlarının (ilk Torbalı Belediye Başkanı sayılan Murat Ağa yani II. Abdülhamit Han’ın kahyası tarafından) dikilen fidanların zarar görmemesi için ağızlarına geçirilen Torbalar...
Şimdi gelelim diğer rivayetlere;

Durap Ali
İlkokul bitmiş, Torbalı Lisesi Ortaokulu'na kayıt olacağımız yazdı. Babam, ben ve güzel arkadaşım Hayrettin Özkan’ın rahmetli atası, babadostu Nazmi abiyle Gümüldere’ye gidiyorduk. Özbey, Ahmetbeyli köyleri arasındaki yol üzerinden. Taşocaklarını geçince eskiden Uyuzdere girişine yakın çok daha fazla yörük obası vardı. Burdaki yörüklerden birisi merhum Nazmi Özkan abinin asker arkadaşıymış (ne yazıkki isim hatırlamıyorum). Hacının Dağı yönüne biraz stabilize yoldan gidip, durduk büyükler hasbihal ettiler. Epey yaşlı bir amca vardı (Rabbimin rahmeti üzerine olsun). Ben meraklıyım göçerlikle ilgili sorular soruyorum. Hayvanları nasıl suluyorsunuz? Kışın üşümüyormusunuz? Çadırlara yılan, ciyan girmiyor mu? Buralarda ayı, kurt, çakal var mı? Buraları sizin mi?
Yaşlı yörüğün, ne sorduysam büyük bir sevencenlikle cevaplamaya çalıştığını hatırlıyorum. Son sorum buralar sizin mi? İle hem Torbalı ismiyle ilgili bir rivayet hemde güncel bir olayla (Ayrancılar, hazine arazileri, göçerlik, tabusuzluk) gerçekleri anlamanız için size aktarayım. konuyu daha ili anlamak için 'Torbalı Yörükleri' isimli yazımıza bknz, http://cenksarigol.blogspot.com/2008/11/torbal-yrkleri.htmlEskiden bizim di! Şimdi devletin” dedi Koca Yörük. Eskiden dağların nasıl onların olduğunu, Afyon, Dinar taraflarına göçmelerini, her obanın ayrı göç güzergahlarından, yaylalarından, otlaklarından bahsetti. Artık bu dağa sıkıştıklarını, göç yollarının tarım arazisi olduğunu bir bir saydı. Sonra öyle bir söz söyledi ki övünçle “Torbalı’nın ismini bile bizim dedelerimiz vermiş!”. Elbette o meraklı, afacan halimle bunun üstüne gitmemem imkansızdı! Yaşlı koca yörük anlattı, ben dinledim.
Zamanın birinde Koca Dul Dağı’ndan (Yeniköy ve Özbey’in yaslandığı dağ) çıkan bir yörük obası doğuya göçe kalkmış. Göç öyle hababam yol almak değil, hayvanları beslemek amaç olduğundan çadırlar, kurula söküle aylar süren bir yolculuk, yaşam. “Durap Ali” isimli bir yörük beyi ise obasını bir kaç gün şimdiki Tepeköy Mahallesinin bulunduğu yükseltiye kurarmış. Diğer obalar için burası “Durap Ali Obası” diye anılırken zamanla konaklanan yerin adını almış ve süreç içinde şimdiki kullanıma dönüşmüş!
Aynı mihval üzerine duyduğum bir diğer rivayet şöyle;

Dur Be Ali
Olay aynı, yine bir yörük obası beyi... Fakat bunun bir tülüsü var ve çok seviyor. İsmi ‘Ali’. İlçemizi çevreleyen arzi büyük bir bataklık ve mevsimsel dönüşümle yeni yeni batak kurumaya, sular çekilmeye başlamış. Ovada ilk batmayan yer olarak, elbette Tepeköy Mahallemizin bulunduğu alan yükseltisiyle kullanılabilir, üstünde durulabilir olmuş. Buradan geçen yörük beyi bakir otlakların olduğu alanda konaklamak ister. Daha önce burada hiç durmamışlar, çadır kurmamışlardır. Bey obanın konmasını ister ama çok sevdiği tülüsü Ali inatçıdır ve durmaya niyeti yoktur. Bey devenin ardından bağırmaya başlar, “Dur be ali, dur be ali”... Oba bu yeni yurdun adını “Durbeali” koyar ve zamanla isim Torbalı’ya dönüşür..!

Torbalı Dede
Garip Dede ve Torbalı Dede
isiminde iki dervişin uzun süre burada yaşadığı söylenir. Garip dede’yi çoğu hemşehrimiz bilir! Torbalı Belediye Meydanından Torbalı İmam Hatip Lisesine giden Erdinç Tekirli Caddesi üzerinde, şimdi Musal’ın üzerine site kondurduğu, Adalı’ların eski parselinde bir yatır vardı. İki kara ağaçın altındaydı bu yatır. Şamanizm kırıntılı, batıllıkla halkımız burada kandillerde çapıt bağlar, mum yakardı. Torbalı Dede’nin , Garip dede ile aynı dönem yaşadığını sanıyorum. Torbalı Dede ellerinde büyücek bir torba ile dervişlerle varlıklı ailelerin, kervan sahiplerinin yardımlarını, sadakalarını, fitrelerini, zekatlarını toplar, fakir – fukaraya dağıtırmış! Bir zamanlar okuduğum ve şimdi ismini tam hatırlamadığım bir kitabın konusu, ‘İzmir ve İlçelerinde yatır, türbe ve ziyeratgahlar’ üzerineydi. Bu kitapta Seferihisar ilçe sınırları içinde Torbalı Dede Yatırından bahsedildiğini okumuştum. Fakat bu rivayete göre, böyle zenginden alıp, fakire ulaştırma işlevi için insan varlığının zengini ve fakiriyle mevcudiyetini kabul etmemiz gerekir. Bunu kabul edersek. Yani ilçe isminin Torbalı Dede’den geldiğine kani olsak bile insanların yaşadığı bu yerleşimin Torbalı Dede önceside bir ismi olması gerektiği gerçeği rivayeti zayıflatır. Çünkü bildiğimiz, duyduğumuz böyle bir isim yok.

Metropolis
İlçemizde halen ayakta duran en eski antik kent. Yeniköy’de başarılı işere imza atan muhtar olarak, kayda geçmiş Turgut Buluş bey, Metropolis kazı başkanlığını başlatan ve yıllarca devam ettiren, Prof. Dr. Recep Meriç’ten bize aktardığı, dönem içinde kullanılan isimlere son halkasını biz ekleyerek yazımızı tamamlayalım;
Metropolis
Tirepolis
Tripolis
Trepoli
Torbalı
Rivayet kabul edilebilir ama ama hemen güneydoğumuzda Tire ilçemiz dururken Tirepoli neden Torbalı'ya dönüşsün ki? veya Tire ile bu isimlerinde bir akrabalığı var mıdır?


Cenk SARIGÖL

8 Kasım 2008

Torbalı Yörükleri


Güney İzmir ve Torbalı Yörükleri

Çocukluğumun bir kısmının geçtiği Bayındır – Ödemiş arasında Göçer Yörükleri sık sık görme imkanım oldu. Sondan bir önceki diye adlandırabileceğim bu yaşam toplulukları çoğunlukla hayvancılık, kekikçilik, şifalı bitki toplayıcılığı, armutçuluk ve zeytincilik yapardı. Zeytincilik derken, zeytin yetiştiriciliği değil! Deve sürüleri olan Yörükler Bayındır, Tire ve Ödemiş Bozdağlarında zeytincilik yapanların hasat zamanı topladıkları zeytinleri dağlardan develerle indirirlerdi. Çuval başına para alırlardı. O dağlara motorlu makinaların çıkması için henüz yol ve imkan yoktu. Sonra sonra mümkün olan yerlere yollar yapıldıkça develerini, tarım arazileri çoğalıp, zeytinlikler dağlara genişledikçe karınlarını doyurmayan bu iş yapılamaz hale geldi.
Arslanlar Köyü, Balık Dağı meralarıda Bursadan gelen yörüklere kiralanırdı. Kışın Uludağa kar düşende, trenlerla binlerce koyun getirirler, Aslanlarrın çevresinde çadırlarda yaşarlardı.
Zamanla yaşam alanları kısıtlandı. Sessizce biz yerleşiklerin arasına karıştılar. Biz farketmesekte onlar için kolay olmadı yerleşik yaşam. İlk nesil mobilyaya anlam veremedi. Kullanmadı. Küçüçük balkona 5-6 kişi oturdular. Duvarlar üstlerine üstlerine geldiğinden, yayla rüzgarlarını özlediklerinden evlerinin en önemli mekanı balkkonları oldu. Çocuklarına daha az karıştıkları, hoplayıp, zıplamalarına fazla aldırmadıkları için alt – üst komşularıyla sorunları oldu. Çadırdan dışarıya sofra bezi, halı, kilim silkmeye alışkın insanlar aynı şeyi yıllarca oluşmuş bir gelenekle balkonlarından aşağıya yapmaya başladılar. Biz yerleşikler bunu görgüsüzlük, cahillik, kıroluk, hanzoluk diye tanımladık. Oysa onlar bugüne kadar bildikleri şeyi yapıyordu. Alıştıkları, göçerlikten gelen davranışlarını devam ettiriyordu. Bir nesil sonra aramızda kaynayıp gittiler.
Torbalı Yörükleri konusunda zaman zaman Sevgili Hocam Nejat Çetin arşivlerden değerli bilgiler aktarıyor gazetelerimizde... Küçükmenderes Ovasının bir kısmını oluşturan Torbalı’ya baktığımızda çevre dağ köyleri Yörük / Türkmen, ova köyleri ise Macır / Çerkez ağırlıktadır. İlçemizde özellikle II. Abdülhamit Han döneminde iskana mecbur edilen Yörük Obalarını köy adlarımızda görebiliriz;
- Özbey
- Hamitbey (Yeniköy)
- Kaplanbey (Kaplancık)
- Ahmetbey (Ahmetli ve Pancar Ahmetbeyli)
Emin değilim ama belki Naime (Naimbey) gibi köylerimizde ovada iskan edilen Yörük / Türkmen köylerimizdendir.
İlçe Orman Şube ve Tarım Komisyonumuz ve yetkililerimiz yöremizde genelde Araplı Yörükleri, Kazancı Yörükleri olarak adlandırılan göçerlere keçilerini satmaları için Kurban Bayramına kadar süre verdi. Aksi takdirde keçi başına 50 ytl. ceza kesilecek ve bu belli sürelerle tekrar edilecek. Hatta sürülere el bile konabilir! Göçerlikleri Uyuzderenin ağzı ile Zeytinköy’ün kuzeyi ile sınırlanan bu insanlara yaşam alanı bırakılmıyor. Nesillerdir aynı yaşam tarzını sürdüren bu insanlara haksızlık ediliyor. Hemde doğruluğu bilimsel olarak kesinleşmemiş bir gerekçeyle, keçiler ormanlara zarar verir!” denilerek. http://cenksarigol.blogspot.com/2008/11/yrklere-ormanlar-kanunlar.html
Bu tezin yanlışlığını dile getiren, çürüten binlerce bilimsel araştırmaya rağmen. Hadi daha gerçekçi sorular soralım;
-Ormanlarımıza keçiler mi, kaçak inşaatlar mı daha çok zarar veriyor?
-Ormanlarımıza keçiler mi yoksa Orman yangınları mı daha çok zarar veriyor?
-Ormanlarımıza keçiler mi, tarıma açılan yapılar mı daha çok zarar veriyor?
-Ormanlarımıza keçiler mi, yazlık, turistik kompleksler mi daha çok zarar veriyor?
-Ormanlarımıza keçiler mi, günübirlik yayla turizmine gelenler mi daha çok zarar veriyor?
- Ormanlarımıza keçiler mi, sanayi kuruluşlarının havaya, suya bıraktıkları zehirli maddeler, gazlar mı daha çok zarar veriyor?
Bu soruları böyle uzatıp gidebilirsiniz. 1000 yıldır çeşitli devletler (Selçuklu, Osmanlı, Menteşoğulları, Aydınoğulları ve şimdi Türkiye Cumhuriyeti) altında aynı yaşam tarzını sürdüren bu insanların suçu ne? Okuma yazmaya düşkün olmamaları, devlet tapu dağıtırken kapısına birikmemeleri mi? 1000 yıldır bu insanların oba oba, aşiret aşiret, boy boy, beylik beylik sahiplikleri belli olan dağları nasıl yasaklayabilirsiniz? Devlet ne ki? Bu insanlara ne veriyorda şimdi yaşam tarzlarını, hayvanlarını istiyor onlardan... mecbur olmasa okula gitmeme yüksek olur! Su getirmezsin, yol istemezler, elektriğe ihtiyaçları yok! Ama göçerlerin bir talebi olmayan devlet onlardan hayvanlarını istiyor.
En ağır olan ise göçreliği bırakalı birkaç nesil olan Yörük / Türkmen kökenli köyler ve insanlarımızın bu haksız uygulamaya hiç seslerinin çıkmamasıdır. Siyasetçileri anlarım zira çoğunlukla bu insanların gündeminde seçim, siyasi parti, oy kullanmak yoktur. İlgisizlikleri normal! Ben en azından MHP’den bir kaç cümle beklerdim. Çok övündüğümüz Selçuklu ve Osmanlı’nın kurucu bakiyesi bu insanların yaşam tarzlarının sürdürülebilirliğini savunmaları gerekirdi. Göçebe Kültürümüzün kodlarının saklı olduğu bu göçerlik konusunda sesleri çıkmalıydı. Tarım İlçe Müdürlüğümüz veya Orman Şefliği bu insanların hayvanları ellerinden alınınca ne yapacakları yönünde bir plan yaptı mı? Mesela Kutlutaş’tan boşalan araziler yada Kabaçakırı OSB arazileri bu insanlara verilemez mi? Hem bakın ne kadar iskan sağlanmış olur ilçemizde?
Orman denince aklına Çam ağacından gayrı birşey gelmeyen zavallı düşünce yüzünden Ovayı zeytin ağaçlarıyla doldurur olduk. Allah vergisi çömert dağlarımıza ise çam ekiyorlar. Neden kafaların zeytinden orman olabileceğine yer yok çünkü! Tıpkı göçebelerin kuş, böcek, tavşan, tilki, kurt gibi ormanın bir parçası olduklarını anlamadıkları gibi... Aynen onlar gibi göçebe Yörük / Türmenlerde orman varlığı içinde korunmalıdır. Korumalıyız. Kendine Yörük diyenler nerdesiniz. Son temsilcilerinizde kovuluyor dağlardan! Keçilerini ellerinden alıp, onları sürecekler 4 duvar aralarına, fabrika köşelerine...

Cenk SARIGÖL

5 Kasım 2008

Yörüklere Orman Kanunları


Yürüklere Orman Kanunları

Okuma yazma oranları, oy kullanma yüzdeleri, toplumsal katılımları ve vergiye tabiyetleri düşük olduğundan tarih boyunca ötelenen, şimdilerde nesilleri tükenen bir yaşam tarzıdır Yörük/Göçer. Evelsi yıl son göçer Toros Yörükleri olan Sarıkeçililer yasaklandı. Hatta son göçlerini TRT aynı isimle belgesel olarak kaydetmişti. Yasaklanma gerekçeleride çok ama çok komik ve bir o kadar hukuksuz... yüzyıllardır aynı göç yollarını takip eden bu insanların güzergahları üzerine bazı devlet kodamanlarımız yazlıklar, yayla kompleksleri, villalar yaptırmış ve etrafına egzotik ağaçlar dikmişler. Belki bin nesildir aynı yolları kullanarak göçen bu insanlar ve keçilerine saymaya yetiremeyecekleri cezalar verildi. Kendini “Yörük” diye tanımlayan, “Türkmen” diye adlandıran bazı insaflı devlet uluları kendilerince insafa gelip, bana göre sapıkça çözüm buldular! Keçiler satılacak, bu insanlara iskan edecekleri barınaklar ve işleyecek tarım arazileri verilecekti. Devletimiz Tarım İlçe Komisyonları eliyle birçok il ve ilçemizde keçi sürüsü sahiplerine Kurban Bayramına kadar ellerindeki malları çıkarmaları talimatı verdi. Aksi takdirde Kurban Bayramından sonra hayvan başına 50 ytl. ceza kesilecek. Zaten bir keçi veya koyundan anca bu kadar para kazanan insanların sürüleri gittikten sonra ne yapacağı hiç önemli değil. Aynı devlet mantığı "yasakla" bitsin. Peki hayvancılıktan başka iş tutmayı bilmeyen göçerler ne olacak? 'Çiftçilik yapsınlar' diyenler var. Ha çiftçilik zaten ana karnından doğarken kazanılan bir yetenek değil mi? Bu insanlar anca ırgatlık yapabilir. Tabii nesillerdir dağların özgürlüğünde yaşamış insanların başlarında bir "dayıbaşı" ile çalışmak, yerleşik hayata adaptasyonları, ruh halleri nasıl olacak? sorusunu sormamak gerek, devletimiz emir buyurduysa bir bildiği vardır!

Oysa bu son Yörük Obası koruma altına alınmalıydı. Yörük ve Keçilerin ormana zarar verdiği safsatasına sonra değinelim ama 4500 keçilik bir obanın nasıl koca Toros Dağları ve ormanlarını talan edeceğine bizi inandırmaya çalışanlara ne diyeceğiz? Selçuklu, Osmanlı gibi büyüklerin yanında tarihimizdeki tüm beylikler göçer Yörük/Türkmen boyları tarafından kurulmadı mı? Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya göre daha 20 yy. Başında Anadolu’nun %74’ü göçebeydi. Abartılı bir rakam gibi durduğuna bakmayın az ditebilirsiniz ama çok asla... Maalesef ülkemizde özellikle II. Abdülhamit Han döneminde hızla iskana zorlanan göçerler üzerinde ciddi araştırmalar yoktur. Doç. Dr. Erol Göka’nın bazı kitapları içinde, birlkaç bölüm kısmen “göçerliğin günümüz yaşantısına yansımalara” değinmeleri bulunsada araştırmacılar için bakir bir alandır konu. Yerleşik düzene alışamayan, duvar ve çatı içine giremeyen, daralan, bunalan insanlar araştırmaya değer bile bulunmadılar.
Çünkü iki son imparatorluk için göçerlik bir an önce kurtulunması gereken toplumsal yapıydı.


Göçerlerden vergi almak zordu. Bırakın vergilendirmeyi hayvan sayılarını tespit bile çoğunlukla mümkün olmuyordu. Askere almak gönüllü olmadıkça mümkün olmazdı. Toprak işleyen çiftçilik için canlı tehditlerdi göçerler. Mesela “HAYTA” kelimesi Torosların Antalya civarlarında göçer yaşayan bir yörük obasının ismidir. Şimdi Türkçe sözlükte, “asi, çok gezen, başıboş, apaş, hayvan besleyen kimse” diye geçer. Osmanlı mutasarrıfı, muhassıl – Vergi tahsildarı ve bir bölük askeri göçerlerden hayvan varlıklarını belirleyerek, toplamak için görevlendirir. Bu Haytalardan sadece ilk seferinde vergi alırlar. Göçer mantığı kendilerine hiçbir faydası olmayan birilerinin devlet denen bir aygıt adına mallarının önemli bir kısmına el koyması zorbalıktır! Bundan sonra obalarını hep hakim yerlerde derip, gözetçi çıkarırlar. Ne zamanki dağların eteklerinde asker göründü, obayı toplayıp, yola koyulurlar. Bir yörük obasının derilip, yola koyulması tarihçilere göre sadece 15 dk.dır. Haliyle vergi tahsildarlarının Haytaları yakalayıp, vergi alması mümkün olmaz! Mutasarrıf daha önce vergi alındığı görünen ve tahrirat defterinde karşılığı boş duran Haytaları her sorduğunda mültezim, “yakalayamıyoruz, kaçıyorlar” cevabını verir. Sonraları “Hayta” kelimesi şimdiki anlamı alır. “başı boş, avare gezen, sorumsuz!” Yani devletin tanımı literatüre sokuldu! Göçer devletin kendisini neden vergilendirdiğini çoğunlukla anlamamıştır. "Dağ Allah’ın malıdır ve o kendi emeği, çabası ile davarını yetiştirmektedir. Devlet bırakın yardımcı olmayı, oğlunu askere almak ve sürüsünden kendine pay çıkarmaktan başka iş yapmamaktadır!" O yüzden çoğu kez,
Şalvarı şallak Osmanlı,
Eğeri kaypak Osmanlı,
Ekmeye geldimi yok,
Yemeğe ortak Osmanlı...
” deyişi göçerler arasında çok yaygın dile getirilirdi.
Aslında konumuz, 6831 Sayılı Orman Kanunu’nun Madde 19 - (Değişik: 23/9/1983 - 2896/12 md.)
Ormanlara hertürlü hayvan sokulması yasaktır. Ancak, kuraklık gibi fevkalade haller nedeniyle hayvanlarının beslenmesinde güçlük çekildiği tespit edilen bölgeler halkına ait hayvanlar ile orman sınırları içerisinde bulunan köyler ve mülki hudutlarında Devlet ormanı bulunan köyler halkına ait hayvanların orman idaresince belirlenecek türlerine, tayin edilecek saha ve süreler dahilinde, ormanlara zarar vermeyecek şekilde otlatılmasına izin verilir. Hayvan otlatılmasına izin verilecek sahaların ve hayvan türlerinin belirlenmesi ile otlatma zamanı ve süresinin tayinine ve ilgililere duyurulmasına ilişkin hususlar yönetmelikle düzenlenir. Yangın görmüş ormanlarla, gençleştirmeye ayrılmış veya ağaçlandırılmış sahalarda hiç bir surette hayvan otlatılamaz.
Uyarınca ülkemizin birçok yerinde kısmi göçer olarak yaşayan ve Orman Köylülerimizin mağduriyetidir.
Aynı kanunun 1 maddesi 5 bendden oluşur ve ‘orman! Statüsü verilen yerleri sayar. Biz size sadece ilk üçünü sayalım,
A) Sazlıklar;
B) Step nebatlariyle örtülü yerler;
C) Her çeşit dikenlikler;

Keçi ve yörüklerin Ormanlara ve ağaçlara zarar verdiği genel kanısı hakim. Fakat bu pekte bilimsel bir yaklaşım değildir. Söz gelimi, Prof. Dr. İbrahim Ortaş’a göre doğaya zarar vermekle suçlanan keçiler ağaçların çevresindeki otları yiyerek orman yangınlarının büyümesini engelliyor dediği gibi... yaz aylarında çıkan orman yangınlarının, “ormanların günah keçisi ilan edilen keçilerin önemini ortaya çıkardığını” savunuyor.

Devletlü büyüklerimizin göremediği, ormanlar kadar korumaya muhtaç olan göçerlerin yaşam alanlarının yasaklanarak, binlerçe yıldır devam eden bir yaşam geleneğini yokettikleridir. Bu insanlar aynı yaşam biçimi içinde en az 2 imparatorluk gördü. Selçuklu, Osmalılar. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Aynı kıl çadırlarda yaşamlarını sürdürdüler. Her devlet geldi kendine göre miri alanlar belirledi, toprakları pay etti. Dağıttı, böldü. Devletler bu insanlardan ve dağları sahipliğinden daha çok “bu dağlar benim” demeye getiriyorsa, bencillik, zorbalık, tiranlık yapıyor demektir! Devletten su, elektrik, yol, barınak, ekmek istemeyen Yörük ve Türkmen göçerler. Zorunlu olmasa belki, çocuklarını okula göndermez, kafa kağıdı istemez, çoğunlukla hastaneye uğramazlar. Bin yıldır atalarının göçtüğü yaylaları, otlakları, meraları, dağları bu insanlara ve hayvanlarına yasaklamak ne dece hakkaniyete uygundur?


Binlerce yıllık yaşam birikimimizden ziler taşıyan göçerlik, maalesef devletin yasaklarıyla bitiyor. Oysa ormanlarımız kadar korunması gereken bu yaşam varlığıdır. “Ormanda yaşayan börtü – böceğin, ciyanın, yılanın, kuşun, kurdun hakkı vardır ama Yörüklüğü devam ettiren göçerin yoktur” demek nasıl bir mantıktır. Keçiler yeni ağaçlandırılan Ormanlık alanlarda zararcı hayvanlardır. Taze ağaçları bitirebilirler. Lakin yetişkin ağaçların alt dallarını bir nevi budadıkları, ağaç diplerindeki or ve çalıları temizledikleri için yaz aylarında kuruyan bu bitki örtüsünün yangınları hızlandırarak, söndürme çalışmalarını zorlaştıran etkisinden Ormanları korurur. Orman yangınlarına müdahalede oluşan dumanın büyük kısmını bu ağaç diplerinde çıkan küçük bitkiler meydana getirir. Yangının hızla yayılmasında en büyük faktör yine yaz sıcağında kuruyan ve hızla alev alan çalılardır.
Yörük / Türkmen göçerlerin ormana zarar verdiğini söylemek çok büyük bir iftiradır. Hiç insan kendi evini ateşe verir mi? Zarar verir mi?


Aslında bu çok az sayıda kalan Göçerler, Orman Varlığı içinde koruma altına alınmalıdır. Dünya alternatif turizm mekan ve yöntemleri ararken, Türk Kültürünün en derin ve gerçek izlerini taşıyan göçerlik muhafaza edilmeli ve sürdürülebilirliği sağlanmalıdır. Yaz aylarında dağ yürüyüşü, yayla turizmi yapan misafirlere bu kültürel izlerimiz canlı olarak gösterilebilir. Dünyanın bir çok üniversitesinde Türkoloji Eğitimi alan öğrenciler, yabancılar Yörük / Türkmen göçerlerine misafirliğe davet edilerek, böyle bir organizasyonla teorik olarak bilgi sahibi oldukları Göçebe Türk yaşantısını yerinde inceleme imkanı bulmaları sağlanabilir. Devletimiz Göçebe yaşamı sürdürülebilir kılmalıdır. Yörükler ormanların zararlısı değil asıl sahibidir. Şimdiki devletimiz yokkende bu insanlar vardı, bundan sonrada olmalıdır. Kültürel kodlarımızın önemli bir kısmını saklayan bu yaşam devam etmelidir. Yörükler orman zararlısı değil, onun bir parçası olarak görülerek, gözetilerek, yeni bir yapı oluşturulmalıdır.


Cenk SARIGÖL