İzmir - Tire etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İzmir - Tire etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2010

Tire - Safranbolu'dan Avantajlı


Tire – Safranbolu Hattı
Başlığı ve yazı konusunu haftasonu geçirdiğim Safranbolu’yu gezerken planladım. Kafamda durmadan Tire ve Safranbolu karşılaştırması yaptım. Evet Safranbolu ciddi yeşil, tipik bir Karadeniz kasabası, tarihi evleri çok ve mümkün mertebe korunmaya çalışıyor. Dört şey var Safranbolu’yu simgeleyen; Evleri, lokumu, Bulak Mağarası ve ilçeye özgü kapalı pidesi... ama bunlar dışında en önemli özelliği halkı. Halk turizmden ekmek yemeği kafasına koymuş. Herkeste bu konuda ciddi bir bilinç oluşmuş. Taksicisinden, büfecisine herkes güler yüzle karşılıyoır sizi. Hoşgeldiniz, Mencilis Mağarasını gezdiniz mi? İzzet Paşa cami, Gazi Paşa Camiini gördünüz mü? Değirmen'e gittiniz mi? Diye sizi olanca nezaketleriyle gezmeye, görmeye, gitmeye, tatmaya teşvik ediyorlar. Hemen hemen herkeste şehirleri konusunda ciddi bir bilinç oluşmuş. Eğer tepeden tırnağa Safranbolu’yu gezdiğinize kani olurlarsa sizi artık çevreye yönlendiriyorlar. Yörük Köyü, İncekaya Su Kemeri, Ulu Yayla vb.
Biz Çamlıca Konağında konakladık. Ev tipi pansiyon. Üç katlı Konağın sahipleride orta katta ailecek yaşıyorlar. İşletmeciliği üslenen Özlem Özen hanımefendi canayakınlığının yanı sıra bize Safranbolu hakkında ciddi bir birifing verdi. A4 kağıdına kabaca çizdiği şehir haritası ve elimize tutuşturduğu broşürlerle öyle bir anlattı ki kasabasını, kapıdan fırlayıp, gezmeye başlamak için sabırsızlandık.
Tire’yi çevresindeki yerleşimlerden ayıran ve öne çıkaran özelliklerini özetleyelim;
- Tarihi İpek Yolu üzerinde olmasından dolayı ciddi bir ticaret ve esnaflık geleneği var,
- Eski bir Türk yerleşimi, Aydınoğullarının başkenti,
- Geleneksel Türk el sanatlarının Beledi Dokuması (Veledi), Nalıncılık, Keçeçilik, Urgancılık,ayakta kalmaya çalıştığı ender yerleşimlerden,
- Eski Tire evleri, Osmanlı Türk mimarisinin prototipi,
- Kendine özgü köftesi, tatlısı vb. var,
- Çevrenin en büyük Halk Pazarına sahip,
- Şeyh Bedrettin’in sürgün yeri,
- Türkiyenin en önemli el yazması eserler kütüphanelerinden birisine (Necip Paşa Kütüphanesi ki kendisi Şeyh Bedrettini Tire'ye sürgün gelirken nezaret eden kişidir) sahip,
- İbn Melek, Alihan, Ali Baba, Balım Sultan, Kaptan Paşa, Sırhatunlar başta olmak üzere birçok manevi kişinin ebedigahlarını (Bknz. Tire Türbeleri. Yazar, Hakkı Önkal - Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi) sınırları içinde barındırıyor,
- Ulu Cami, Yeni Cami, Tahtakale Camii ve Külliyesi, Anadolu’da ilk kez yarım kubbe denemesinin yapıldığı Yeşil İmaret Camii Zaviyesi, Kurt ve Doğancıyan Zaviyesi, Yoğurtluzade Külliyesi vb. tarihi mekanlara sahiptir.
- İklim ve bitki örtüsüyle Yeşil Tire yakıştırmasını ziyadesiyle hak eder.
Kısacası Tire, Safranbolu’dan daha fazlasına sahip... ziyaretçilerine sunabileceği daha fazla şey var. Lakin önce idarecilerimiz ardından da halkımızın bilinçi ve baskısı gerekli. Safranboluda taksici bir amca bana “oğul biz ne zamandır mücadele veriyoruz. Evlerin restarasyonu, çevrenin temizliği, ilçenin tanıtımı için yıllardır toplanıp toplanıp, kaymakamların, valilerin, turizm il müdürlerinin, Kültür Bakanlığı yetkililerinin, turizm acentalarının kapısını aşındırıyoruz. Sonunda pes ettiler ve teslim oldular. Şimdi zaten marka olduk. Tek derdimiz gelenleri iyi ağırlayıp, tekrar gelmeleri ve yakınlarını gelmeye ikna etmeleri için çalışmak”
Tirede bu kapasite fazlasıyla var. Kültür turizmini açısından Safranboludan daha fazlasını verebilir ziyaretçilerine... Üstelik Tire, Safranbolu gibi büyük şehire uzak bir yer değil. Safranbolu’ya 15 dk. mesafedeki bağlı olduğu Karabük’ün nüfusu 100 bin. Oysa bırakın Selçuk –Kuşadası hattı üzerinden geçen milyonlarca turisti, Tire sadece İzmir’i hedeflese 4,5 milyon.

Sadece Salı Pazarı Tire’ye İzmir merkezden yerli turist çekmede yeter. Köylü kadınların otantik giysileri ile çoğunluğu oluşturduğu ve kendi yetiştirdiklerini doğrudan sattıkları Tire Salı Pazarı iyi bir reklamla özellikle emekli İzmirlilerin ilgisini çekecektir. Daha ilerde Tire Salı Pazarı haftasonuna kaydırılabilir veya haftada iki gün olarak düzenlenebilir. Günümüzde insanlar sağlıklı olmayı en önemli değer görürken, ülkemizdede bunun sağlıklı beslenmeden geçtiği idraki oluştu. Sertifika konusunda yetersiz olsakta, Salı Pazarı ürünlerimiz organik gıda konseptine çok uzak değil! Bu konuda bir çalışma yapılarak hem organik tarım konusunda üniversite işbirliği sağlanabilir hemde ileride Salı Pazarı bünyesinde (veya haftasonu) bir bölümün Organik Pazar olarak düzenlerek, ciddi bir tanıtım atağı başlatılabilir. Organik Gıda üzerine oluşturulacak ziyaretçi çekme kampanyası sayesinde sürekliliği olan turist akışı sağlanacaktır. Söz gelimi diğer turizim beldelerinin aksine Tire’ye organik pazarı dolaşmak için gelenler şunu demiyecek; “Ha Tire mi ben oraya gittim. Epeyde dolaştım. Başka yere gidelim, nasılsa orayı gördük!” Neden? Çünkü sağlıklı gıda tüketimi talebi süreklilik arz eder. Öyle “ben gezdim, gördüm, gittim” diyerek bir daha gelmemezlik yapılmaz. Üstelik organik gıda tüketimi şimdilik sadece belli gelir düzeyi ve üstüne hitap ettiğinden gelen ziyaretçiler para harcamaya yatkın kişiler olacaktır.
Tire, Safranbolu’nun çok üstünde bir potansiyeli taşıyor. Mühim olan bunu görmek, ortaya çıkarmak ve Tire Halkında toplumsal bilinç oluşturmaktır.
Cenk SARIGÖL

21 Ocak 2010

Tekel İşçileri Çıkmazı

İzmir Tekel İşçilerinin Ankara Kızılay Sakaryada Açtığı Eylem Çadırı
Tekel ve İşçilerimiz ile İşsizlerimiz
Uzun süredir Ankarada Tekel İşçilerinin eylemleri var. Kızılay, naylon çadır kent oldu. Bu insanlar yaşam seviyelerini koruma mücadelesi veriyor. Çoluk çocuk nöbetleşe Ankara ayazında naylon çadrlara kurdukları sobalarla eylem koymaktalar. Ülkemin her yanından, neredeyse her ilden işçilerin açtığı çadırlar var. Eylemler başladığından beri her sabah oradan geçmeyi, işçilerle çoğunlukla konuşmadan bile olsa onların kalabalığının parçası gözükmek için görev edindim. Bu yazıda hiç taraf tutmadan her iki tarafında gözünden dillendirmek, okurlarımla paylaşmak ve işçiler üzerinden manevra arayışına giren muhalefetinde iktidarında yanlışlarını paylaşmak istiyorum.

Hükümetin savları şöyle; Tekel İşçilerinin aldıkları maaşların çok olduğunu yatarak para aldıklarını söylemektedir. Üstelik “kendilerine verilen 1 yıllık süreye 1 yıl daha eklendi. Şuan çalışmadan 1,5 yıldır bankamatik işçisi oldular. Kendilerine 4C ve 4B olarak iş imkanıda sunuyoruz. İsteyende 41 bin lira tazminatını alabilir. Yetimin, vatandaşımın vergilerini havaya saçamayız” iddiasındadır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti özelleştirmenin alt yapısını 90’lı yılların sonlarında hızlandırdı. Özellikle DSP + MHP + Anap eklemlemeli koalisyon hükümetinin çıkardığı TAHKİM Yasası ile hem bunun önü açılmış hemde yabancı sermaye girişine açık bilet kesilmiştir. Tekel İşçilerinin eylem koymasına kadar bu ülkede 34 bin Kamu İktisadi Teşebbüsleri (KİT) İşçisi özelleştirmelerle dışarda kaldı. Hiçbirisine de Tekel İşçilerine önerilen 4C veya 4B statüsünde iş garantisi verilmedi. Tekel İşçileri kendilerinden önceki çoğu kıdemsiz tazminatsız kapı önüne konulan 34 bin işçiden farklı çünkü 11 bin işçi ile en büyük grup...
TEKEL, devletin Petrol Ofisi, TürkTelekom gibi gelir elde ederken özelleştirme yoluna gittiği teşebbüslerinden değil. Yani geliri –giderinden küçük, ‘devletin sırtına yük’ dediğimiz kuruluşlardan. Bugüne kadar hükümetler buraları yandaş memnun edilecek arpalık görmüş ve kadro şişmiş. Yani 2000 yılı ve öncesi hükümetlerimiz veya hükümet ortakları. Ortalama giydirilmiş maaşları 3 bin liranın üzerinde...
Hükümet eleştirisi; Birkere şunu baştan soralım; ‘2 bin 3 bin arasında maaş neye göre çoktur?’ Bugün insanca bir yaşam, normal bir hayat standardı, dengeli beslenme vb. gelişmiş ülke vatandaşlarının seviyesinde bir idame için bu ücret zaten alt sınırdır. Diğer yandan ‘yetim hakkını yedirmeyiz. Vatandaşımızın vergisini haksız yedirmeyiz’ derken kendinizle çelişkiye düşüyorsunuz zira Süreyi 1 yıl uzatırken bu işçilerin çalışmadan para alacaklarını bilmiyor muydunuz? Bildiğinize göre çalışmadan maaş ödemesini bir yıl yaparak yetim hakkını, vatandaşın vergilerini Tekel İşçilerine peşkeş çektiğiniz söylene bilir mi? İşçiler bu konuda haklıdır. Niye? Siz kime, ‘hiçbir iş yapmadan 2-3 bin tl. maaşla çalışmak sitermisiniz?’ diye sorsanız, kim olsa atlar. İşçinizi çalıştıramadıysanız bu sizin beceriksizliğinizdir.
Bir devlet tüm işleyişine özel sektör mantığıylada bakamaz. Sadece gelir – gider dengesi içinde değerlendiremez. Bundan önce iş akitleri fesh olunan işçilerine vermediği hakları Tekel İşçilerine vermesi hakka uygun olur mu? Vermeyi düşündüğünüz 4C veya + 4B statüsündeki iş garantisi dışındaki ekstra ayrıcalıklar Tekel İşçilerinden önce çıkarılanlarada sağlanmalıdır. Devlet özelleştirme yapar ki biz ekonomisini kapital –liberal düzen içinde yürütüyoruz. Devletimiz Koministte değil, bazı eskileri gibi “herşey devletin olsun, devlet vatandaşa eşit dağıtsın. Parti yöneticileride emekçilerin asalağı olsun” diyemedikleri için her özelleştirmeye karşı çıkılsın. Fakat devlet özelleştirme yapıp, işçisini kapı önüne koduktan sonra ‘güle güle’ diyemez. İşçinin hakkı sosyal devlet özelleştirmesinde pazarlığın ilk sırasındadır. İşçilerin durumu özelleştirme pazarlığında dikkate alınır ve netleştirilir. İş bittikten sonra ‘bunlar ne olacak şimdi?’ şaşkınlığı, cahil devlet icraatıdır.

Tekel İşçilerine Eleştiri;
Devletin işçi için ortaya attığı eleştirileri yukarda belirttik. Bizim duyduğumuz ve tespit ettiklerimiz de var. Çalıştığınız Tekel bünyesini ve işletmelerin durumunu en iyi sizler biliyorsunuz. 1999 yılına kadar yılda 300 bin tütün işlerken bu durum sonrasında 25 bin tona kadar düştü. Yani 14 kat azaldı. Tam on yıldır 14/1 iş yaparak çalışıyorsunuz. Emek yoğun iş azalmasına rağmen maaş azalmadı. Özelleştirmeyi alan firmalar 3 yıl iş garantisi, belli oranda maaş artışı sundular. 1300’e yakın işçiye ihtiyaçları vardı. Fakat sadece 100 kadar Tekel İşçisi devlet kapısını ve az emekle çok maaş cazibesini bırakıp, özelleştirmeyi alan firmalarda işe başladı. Firmalar bu yüzden yeni emekli olmuş, Tekel İşçileriyle 3 yıllık sözleşmeler imzalayarak, kalifiye elaman sıkıntısını atlatmaya çalıştılar. Sorun 2 yıldır görülüyordu, iş akitlerinin süresinin 31/01/2010 tarihinde dolacağıda öyle... lakin harekete geçmek için son 1,5 ay beklendi. Hiç çalışmadan 1,5 yıldır alınan ücretler sırasındada bu mücadele verilebilirdi. Hatta kamuoyunu %100 sağlamak için hükümete şöyle bir çağrıda bulunsaydınız ya,
Biz yatarak devlet parası yemek istemiyoruz. Biz işçiyiz. Evimize alnımızın terini, emeğimizin karşılığını ekmek olarak götürmek isteriz. Bize devletimiz çalışacağımız yer göstersin!” diyerek sorununuzu 1 yıl önce masaya getirebilirdiniz. Geçen 1,5 yılda tüm bu emeksiz maaş almalara karşın, Uluslararası Meslek edindirme fonlarıyla açılan ücretsiz meslek edinme kurslarına katılan Tekel İşçisi sayısı işe 146! Yani 11 bin kişiden özelleştirmeyi alan firmalara geçenleri de sayarsak gelecek endişesi taşıyarak, kendine alan açmaya, iş sahasını genişletmeye çalışanların sayısı ortalama 250...
Tekel İşçilerinden önce özelleştirmeler sonrası açıkta kalan 32 binin üzerindeki işçiden büyük çoğunluğu (21 bin işçi) iş kaybına uğramalarının önüne geçmek için çıkarılan 446 sayılı kanun ile 4C statüsünde çalışmaya başladı. Bugün ülkemizde milyonlarca işsiz var ve tamamına yakını 4C, 4B farketmez bir işe girmeye hazır bekliyor.

Sendikal Eleştiri;
Özelleştirme sonrası dönemde yapılan görüşmelerde sendika yetkilileri önerilen 4/C teklifi için, “Hemen travma olmasın, 4/c’yi sonra değerlendelim” demediler mi? 6 ay öngörülen süre 1,5 yıla çıktığında ise kulaklarının üstüne yattılar. Zira ilgili sendikanın kasasına bu işçilerin maaşlarından kesilen aylık kişi başı 10 tl. cebelloz edildi. Bu toplamda aylık 110 bin, 1,5 yılda 2 milyon lirayı buldu. Sizin sendikal anlayışınız emek üzerine değilde yatarak maaş alan işçilerin üzerineyse bilemeyiz. Süreç belli olmasına rağmen sendika ve konfederasyonlar işe netlik kazandırmak için adım atmak yerine işçilerin eyleme kalkmasını beklediler. Yani sendikaları harekete geçiren işçiler oldu ve işçi örgütleri buna sonradan dahil olmak durumunda kaldılar. Peki işçiler için getirdiğimiz eleştiri sendikalar için geçerli değil mi? Siz üye işçilerinizin emeksiz, çalışmadan devlet kasasından maaş almasını mı istiyorsunuz? İstemiyorsanız bugüne kadar geçen 1,5 yılda neden hiç sesiniz çıkmadı. En azından hükümete bu işçilerin farklı kurum ve kuruluşlara (Karayolları, Orman işletmeleri, Maden işletmeleri vb.) geçmesi için neden hiçbir çabanız olmadı? Sizin sendikal anlayışınızda çalışmadan, emek harcamadan maaş almaktan rahatsız olmak yok mu?

Muhalefet Partisi CHP;
CHP tam bir riya içinde davrandı. Tekel işçilerinin acil, aciz durumunu tekeline alıp, siyasi çıkarı için tepe tepe kullanma eğilimine girdi. Bırakın CHP’i tüm hükümet muhalifi, kesim için bulunmaz bir fırsat gibi değerlendirilmek istendi. CHP geçen 1,5 yıllık süre içinde ses etmedi. Hükümete ‘bu işçileri neden çalıştırmıyorsun?” diye hesap sormadı. Çalışmadan nasıl maaş ödüyorsun, babanın parasını mı dağıtıyorsun, işçi çalıştırmayı bilmiyorsunuz vb. eleştirileri getirmedi. Ama ne zaman Tekel İşçileri meydana indi, hop meydana çıktılar. İşi öyle bir düzeysizliğe bindirdiler ki, 2009 yerel seçimlerinden sonra CHP’li yeni belediyelerin 4500, İzmirde ise 2500 kişiyi işten çıkardığı görmezden gelindi. Tekel İşçileri Sayın Deniz Baykal tarafından genel merkezlerinde kabul edilirken, İzmirli CHP’li belediyelerin kapı dışarı koyduğu işçilere bırakın randevu vermeyi, genel merkez önünde saldırmaya kalktılar. Sadece İstanbul ve İzmirde CHP’li belediyelerin işten çıkardığı işçi sayısı 7 bin dolayında... Tekel İşçileri işçide, CHP’li belediyelerin partizanlarına yer açmak için işten çıkarttıkları bostan korkuluğu mu? Demokratlık mı, işçi ayrımcılığı mı ne bunun adı? İzmirli CHP mağduru işçilerin açtığı çadırın önü neden hep boş kaldı? Onlara alaka gösterilmedi. Yok sayıldılar.
Torbalı ve Tireden de Tekel işçisi arkadaşlarımız kendi haklı mücadeleleri için Ankara yollarını arşınladılar. İyide ettiler. Peki Torbalı belediyesine başkalarının işsizliği üzerine kapağı atanların desteklerine, gazete açıklamalarına ne diyeceğiz? Ben kocaman bir ‘YUH’ diyorum. Siz önce özürlü çocuklarıyla tazminatsız, kıdemsiz kapı önüne konan, onlara yapılan haksızla sahip olduğunuz konumunuzu sorgulayın. Mahkeme kararlarına rağmen yanı başınızda hem kapı dışarı edilen hemde tazminatları ödenmemek için takla atılan durumları kalbinize bir sorun. Burnunuzun dibinde sizinde bir köşesinden alet olduğunuz haksızlığı görün sonra 580 km ötedeki mücadeleye eylem koyma hakkını kendinizde görün. Yoksa çok komik oluyorsunuz. Tıpkı ilçesinde olan haksızlıkları görmezden gelerek, ilçe gazetesinde Tekel üzerinden muhalefet pusatı kuşananaların köşelerinde yaptığı gibi komik durumunuz!

Cenk SARIGÖL

20 Haziran 2008

Teyzanam (Teyzeannem)

Teyzanam (Teyzeannem)

Üç Frenk Havası
“...Gülünç bir ölümle öldü deniyor Max Stirner için
çünkü mahvına sebeb nihayet bir sinektirama Fanya Kaplan
nasıl öldü diye sorarsak sanırım
işimiz fazlasıyla ciddileşir.
Bize ne başkasının ölümünden demeyiz
çünkü başka insanların ölümüen gizli mesleğidir hepimizin
başka ölümler çeker bizive bazen başkaları
ölümü çeker bizim için.
Ölümle şaka olmaz diyenlerkıyasıya yanıldılar bu çağda...
kurşuni bir kış denizi kadar biletaraf tutmayan ölüm...”
İsmet Özel’in ErbainŞiirleri (Kırk Ambar)
Hani başka şiirinde;
“...Ölüm gelir, ölüm duygusuna karşı umarsız.
ve zeka babacan tavrı ile tiksinti verir.
söz yavan kardeşlik gayetle tıkız,
öç alınmazsa çocuklar bile birden büyüyebilir...” dediği gibi...

Dün yani Cuma günü Teyzana / deyzana yani Teyzeanne’yi kaybettik. Her ölüm gibi beklenmedik oldu. Çocukluğumun bahçesinde oynayarak geçtiği, bana en güzel ve lezzetli pirinç pilavını yapan, üstüne kendi elleriyle o an dövdüğü keskin kokulu karabilerle servis eden deyzanam.

O anneannemlerin en büyüğüydü. Çocuğu olmadı hiç. Olmadı ama 19 yeğeni vardı, 46 da yeğenin çocukları ve hepsinin anası, teyzanasıydı. Meslek sahibiydi. Bir beldede pek görülmeyen şekilde yıllarca kadın terziliği yaptı. “Gençliğimde kardeşlerim güneş altında tütün kırarken beni o emekleri ile Tire’ye kursa gönderdiler” diye terziliği bırakana kadar tüm kardeşlerinin ve ailedeki kızların şalvarlarını, podyalarını, peştemallarını, zıbınlarını bedava dikti. Hiçbir ısrar onu bu vefa ödeme ısrarından vazgeçirmedi. Hatta tüm kardeşleri tarlaya götürmedikleri çocukları onun avlusuna bırakırdı. Eniştem Alemmininde (Ali Emmi) hem muhtarlık hem bakkallık yapıyor olması bu rahatlığı fazlasıyla verirdi ona. Çocuğu olmayan bir anadolu kadının avlulara sığmayan çocuklar büyüttüğü bir hikaye bu anlattığım. Bana “Uysal davın avacında garip guşum” (uysal dağın ağacında garip kuşum) derdi. Daha bir garip oldum be teyzanam!

Hep dularında ettiği gibi “Allah yatırmadan, ele güne muhtaç etmeden 3 gün yatak 4’cü gün toprak, alsın canımı” Yakarışına bir Cuma gecesi cevap verdi Rabbim Azraille...

Üzülüyorum evet çok üzülüyorum. Bir nesil kıymetini bilmeden gidiyor, biz haylaz öğrenciler dizleri dibindeki tedrisattan yeteri kadar yararlanmadan göçüyorlar. Bir dua edenim azaldı! Ardından dua etmek elbet mümkün ama kirli dillerimiz, çarpık ağızlarımızla bizim duamız ne ki onlara? Bir köyde doğmuş, büyümüş, komşuyu gözetmiş, kul hakkından sakınmış, namazını, oruçunu tutmuş insanlara dua etmeyi bırakın daha onlardan şefaat dilemeliyiz biz...

Teyzanam anamın, dayımın, benim, kardeşlerimin hatta mahallanin çocuklarının anası... Bizi gene unutma ne olur, bir gün yanına gelende, hesap dürülende "eyidir, iyidir çocuklarım de..."

Allah taksiratını affetsin, hep bize ettiğin dualarda olduğu gibi, “Rabbim iyilere çattırsın, iyilerle yatırsın, iyilerle kaldırsın

Cenk SARIGÖL

20 Temmuz 2007

Her Aday Aday mıdır?

Naylon Aday
Bazılarının midesi geniştir. Yediği yerin yakışmasının, komik duruma düşmesinin önemi yoktur!
Şimdiye kadar bir çok seçim geçiren ve siyasetle ilgilenenler harici pek bilinmeyen bir gerçektir aday olmayan adaylar! Bazen öyle durumlar olur ki aday olanlar bile gerçekten aday olduklarına samimiyetle inanırlar. Siyaseti sadece oy kullanma işlemini yerine getirmek bilen yada o kadar ilgilenen vatandaşların görünenin arkasında gerçek aramak gibi bir çabaları olması da beklenemez.

Peki aday olmayan adaylar yada kazanmamak için aday olan aday ne yapmak ister? Amaç hedef şaşırtmaktır, seçmeni yanıltmaktır, mevcudu devam ettirmek için bir eylemdir yapılan. "Mevcudu devam ettirmek" bazı okuyucumuza açık gelmeyebilir. Şöyle ki her hangibir mevkide iktidarı elinde bulunduran güç, muhalefet hareketlerini de kontrolu dahilinde bulundurmak için aslında kendi adamı olan isimleri (akraba, eş, dost, arkadaş), kendisine rakip olarak, ortaya çıkarır. Bu şunu sağlar kendi adamı olan aday ilerde ya onun lehine çekilir yada gerçekten kendisine ciddi bir rakibin oylarını bölecek şekilde seçime asılır. Bu öyle bir muhalefettir ki en serti, en kabası kof adaylar tarafından yapılır. Çünkü olay danışıklı döğüş olduğundan, en koyu hatta hakaratamiz eleştiriler bile yöneten konumunda olan için gülücüklerle onaylanır. Bu gülücüklü onaylamalar da genellikle tenha ve bizbize olan yerlerde espriler eşliğinde gerçekleşir. Fakat gerçek rakip olarak gösterilmesi gereken naylon adaylara en katı eleştiriler de mevcut yöneticiler tarafından yapılarak, şike rayına oturtulur.

Çoğunlukla naylon adaylar içinde bulundukları kumpası görecek ferasetten yoksun olurlar. Zaten görmek isteseler dahi çevrelerinde onlara akıl hocalığı yapan ve en büyük desteği verdiğini belirtenlerle kuşatılmıştır. Ayna görevi yapan bu çevre destekçiler, naylon adayı öyle pohpohlar ki aday arkasına bu kadar önemli kişiyi almasına şaşırmaz ve dahi kendinde özel güçler olduğu hissine bile kapılabilir. Gün gele seçim tarihi geldiğinde bu naylon aday arkadaşımız neye uğradığını şaşırır çünkü çevresinde onca şişirenden kimseler kalmamıştır. Çıkıp aslanlar gibi mücadelesini yapmıştır ama yağ başka birinin ekmeğine sürüldüğünden karnı doyan yine aynı güçler olur.

Değerli okurlarımdan böyle karışık ve çetrefilli yazılar yazdığım için af beklerim. Lakin yeni basın kanunu ile o kadar çok davayla şereflendik bilemezsiniz. Bunun için sadece kendimizi yasa çenderesi dışında tutmak arzusu ile yazılarımızı hep bir kapak eşliğinde sizlere ulaştıracağım. Kapağı kaldırma ve altındakini görmek sizin elinizde... Okurumla aramda ayrı bir dil, bir şifre oluşturma telaşındayım ki bu ilk çalışmalarda çok zorlananlar olacaktır. Hatta şifrelemeyi çözemediği için aynı köşeden haberleşenlerden ayrı düşme olasılıkları da muhtemel. Ben anlatmak istediğim olay, olgu, kişi ve kurumların çevresinden dolaşırken sizden beklediğim çemberin ortasında ki anlatılmak isteneni anlamanız.Gelelim naylon aday meselemize, bu arkadaşlar genellikle kendilerini ve potansiyellerinin farkında değildir. Sadece oyuna bir piyon olarak monte edildiklerinden kendilerinden fazlaca da vasıflı olmaları beklenemez.

Kendilerinden istenen görevlerini yapıp kafa karışıklığını gerçekleştirerek, muhalif oyları bölmektir. Bu göreve liyakat görterdikleri oranda pohpohlanmaya ve gündemi işgal etmeye devam ederler. En kötüsü de naylon adayın samimi, saf, güzel, candan olduğu durumlardır ki bu durumda gerçeği gören merhametli çevresi dahi arkadaşım rezil olmasın fikri ile hareket ederek, oyunun rengini seçer ve sonuçta ona oy vererir ki bu naylonu çıkaranların kıskacından çıkamamış demektir.

Naylon adayların gönüllüleri ve ne yaptığını bilenleri ise amacı ve stratejiyi bizzat birinci ellerle koordineli olarak gerçekleştirdiğinden daha bilinçlidir fakat samimiyetsizliği hemen farkedildiğinden pek itibarları yoktur. Daha ileri de bu itibarlarını büsbütün kaybederler ve işe yaramıyacak hale geldikten sonra gören gözlerin yüz çevirdiği bir kişilik olurlar. Fakat bu bilinçli naylon adaylar bu işe genelde maddi çıkarları için atılırlar, amaç reklam yapmak, mevcut güçün devamı halinde yeni kazanç kapılarının açılması ana hedeftir.

Genellikle bu tipler bir koyup, 5 alma isteği ile doludur. Buna rağmen en az masrafla badire geçmek için seçim masrafları ikinci eller tarafından tedarik edilir. Bu maddi olarak mümkün olmuyorsa reklam giderleri, tanıtım giderleri sevenleri! tarafından karşılanırken, şık fotağraflı afişlerin belediye binalarının altında basıldığı bile dillere dolanır. Gözlüklü adaylar genellikle ya gözlüklerini çıkararak, yada çamsız gözlük çerçeveleri ile poz verirler afişlerden seçmene... Gözlüğünü çıkarmak şu şekilde bile anlaşılabilir; "bak ben önümü göremiyecek kadar özürlü değilim"

En kötü naylon aday ise 'ne oldum delisi' tiplerdir. Bunlar için önemli olan sadece aday olmaktır. Bir yerden emir almaktan ziyade acaba yola çıkınca bende adam yerine konulurda bir yerlerin dikkatini çekerek, emir alacak mertebeye ulaşırmıyım telaşı vardır bünyelerinde... Bir yerlerden veya sempati umdukları koltukların direktifi olmadan ortaya çıktıklarından arkalarıda boştur. DonKişpt gibi kendi kendilerine görev biçerler ve saldıracak değirmen ararlar. Bunlarada sadece gülünür. Zaten ne oldum delisi arkası boş adaylarında tek istegi, sokakta birkaç kişinin onlara "başkan" demesinden ve kısa süreli seçim takvimi süresince geçiçi itibar arayışından ibarettir.

Siz siz olun her seçim önünüze sunulanların samimiyetinden şüphelenecek kadar zeki ve sürüye dahil olmayacak kadar da küçük baş olmaktan uzak kalınız!
ALLAH(cc) Yar ve Yardımcımız Olsun!

Cenk SARIGÖL

4 Haziran 2007

YAŞAMAK


YAŞAMAK


Hepimizin tüm canlıların mücadeleleri hayatta kalmak yani yaşamak üzerinedir. Eğer kendi yaşamı içinde hedefsiz, savrulgan, değerlerin olmadan yaşıyorsan, sana nasıl ‘yaşıyor’ diyeceğiz. En basit canlılık belirtisi tepki vermektir. Tepki vermeyi bile beceremeyene canlı denilmez. Ki tepki, yansıtıcı bir harekettir ve içinde düşünce barındırmaz! Sadece “al gülüm, ver gülümdür.” Düşman bile vurduğu hedefin canlılığını kontrol için gelip, ayağıyla dürter, bazısı tekmeler. Yaşamadığından emin olmak için ondan bir tepki bekler. Belki bir ses, belki cılız bir inleme… Etkisine verilecek tepkiden, yere düşürdüğünün ne kadar canlı, ne kadar yaşama tutunabilirliğini ölçer. Zalimlerin alabildiğine pervasızlaştığı bu dünyada sizde haksızlığa, talana, soyulmanıza, öteki dediğinize gösterdiğiniz tepki kadar yaşıyorsunuz. Zira size yapılana gösterdiğiniz tepkinin adı refleks ise başkasına yapılan, zumla, haksızlığa tepkiniz ise düşündüğünüzü, hala vicdanınızın olduğunu, insanlığınızı kaybetmediğinizi gösterir. Değilse sakın “ben de yaşıyorum” demeyin!

Bir ozanın (N.H.R) dediği gibi. "Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine yaşmak". Açın ruhunuzun kapılarını baharı doldurun içinize. Umutsuzluğunuzla kuruttuğunuz otlardan yapın süpürgenizi ve süpürün kederi, kasveti. Kardelenler açtırın kendi içinizde, hüzün dağlarına bahar gelsin. Baharın dünü yarını yok. Yaşanacak sevdalar söylenecek türküler ve gidilecek çok yolumuz var.

Yaşamak Direnmektir
Hem de ne kadar zor olursa olsun, ne kadar olanaksız gözükürse gözüksün. Tüm olumsuzluklara, zorluklara, zahmetlere, sıkıntılara, darlığa, yoksulluğa, işsizliğe, geleceksizliğe, çözümsüzlüğe, imkansızlıklara karşı durmak, direnmektir..

Yaşamak Mücadeledir
Tüm haksızlıklara, adaletsizliklere, sömürüye, savaşa, işgale, işkenceye, tacize, zorbalığa, baskıya, esarete, zulme karşı…

Yaşamak Karşı Durmaktır
Baskıya, dayatmaya, zulüme, zalime, ezene, sömürene, katile, fırsatçıya, fesatçıya, hayına. Yaşamak, özgürlüğe, düşünceye, insanın insanca yaşamasına engel olan, ket vuran her şeye karşı durmaktır. İnsan onurunu çiğneyen, her gayri insaniliğe karşı durmaktır. Yaşamak; her ne koşulda olursa olsun yılmamaktır, yorulmamaktır, pes etmemektir, yozlaşmamaktır, yabancılaşmamaktır, tükenmemektir, satılmamaktır, yozlaşmamak, savrulmamaktır, yok olmamaktır.

Yaşamak Umut Etmektir
Yaşamak umut etmektir. Yarınlara, özgürlüğe, geleceğe, gelecek güzel günlere düşler kurmaktır. Bu uğurda mücadele etmektir. Emek harcamak, yürek yakmak, cesaret etmek, kararlı durmaktır. Her nerede olursan ol, her ne zorlukta, ne zahmette, ne esarette olursan ol, her ne çıkmazda, açmaz da olursan ol. Yine de umudunu yitirmemektir. Güzel düşler kurmaktır, gökyüzünün mavi renginde. Özgürlüğe, yarınlara tutunmaya, sevdaya, mutluluğa…
Sonuç mu? Koyunlar bile bu ‘etki-tepki’ kuramıysa otlatılır, kasaba kadar kendi ayakları ile götürülür. Önemli olan etkiye nasıl tepki vereceğinizidir. Eğer düşünmeden, etkiyi yapanın istediği tepkileri yani ilk aklınıza geleni yapıyorsanız bilin ki koyunlarda aynısını yapıyor. Tüm bunların sonunda konuyu hiç alakasız göreceğiniz bir yere getireceğim!! Eğer Kürtler ABD ve İngiltere’nin kurduğu saate ve oyuna göre Türk’e karşı Kürt milliyetçiliği yapıyorsa ve aynı şekilde kendini Türk sananlar yükselen Kürt milliyetçiliğine karşı şovenleşiyorsa zaten biz sürü olmuşuz demektir.

Binlerce yılın akrabalığını biz niye ve neye değişeceğiz? Kuzey Irak çığlıkları ile “Türkmenler” diye bağıranlar, Türkmenler ne kadar akrabamız ise Kürtlerde o kadar akrabamızdır. Biz mi bu toprakların yerlisiyiz yoksa ABD ve işbirlikçileri mi? Yüceler yücesi nebinin bir kutlu sözü var, “aralarında ki ilk anlaşmazlıkta ayrılanlar gerçekten iyi dost, gerçekten Sevgili hiç olmamıştır.” Birlikte aynı hedeften çıkan kurşunlarla üst üste düşen atalarımızın birbirini sevmediğini söyleyecek bir delikanlı çıksın da alnını karışlamak vacip olsun! Yan yana safa duran, kanları birbirine karışan, aynı somunu paylaşan, birlikte siperden fırlayan, , sonra semaya ALLAH ALLAH nidaları ile seslenen insanlar kardeş değilse! Kimdir kardeş olan?

Yaşamak ‘HAK’ gözetmektir.
Eğer biz olarak yaşayacaksak, başkalarının dürttüğü etkiler karşısında istenen tepkiler veren sürü olmak yerine, her etkiye aynı tepkiyi veren ve bu noktada ‘kardeşlik’ bilincine erenlerden olmalıyız. Hak yiyen değil, hak veren…
Cenk SARIGÖL