Küresel Ekonomik Kriz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Küresel Ekonomik Kriz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2009

Ekonomik Kriz, Yanlışlar, Yapılasılar

İktisadi Buhran II

Ekonomik rakamlar her ne kadar Türkiye’nin durumunu iyi göstersede, piyasadaki güvensizlik iç tüketimi oldukça yavaşlattı. İhraçat yapan ve dış tüketime çalışan işletmeler ise kendilerine alternatif pazar arayışlarına çıktı. Ülke ihraçatının neredeyse %60’ı Avrupa ve Amerika’ya yapılmaktadır. Küresel Ekonomik Krizin kaynağına bu derece bağımlı olan ticaretimizi ister istemez küçülüyor, işsizlik artıyor. Bazı iktisatçılar için kriz artık dibi buldu ve bundan sonra yükselişe geçecektir! Ben bu görüşe kesinlikle katılmıyorum. Kriz 2010 yılı başı yada ortasına kadar sürecektir. Rakamlarda görülen hem mevsimsel iyileşmedir, hemde tüketim ve üretim rakamlarının birbirine doğal endekslenmesinin yaklaşmasındandır. Mevsimsel iyileşme yaz gelmesi demektir. Açmak gerekirse dünya ekonomisinin %85’i ekvatorun kuzeyinde döner. Kuzey yarımkürede üretilir, tüketilir, alınır, satılır. Şu sıralar kuzey yarım küre yaz başını, ilk baharı soluklanıyor. Bunun ekonomiye etkisi şöyle; yaz aylarında tarımsal üretim artar ve çeşitliliği arttığı gibi fiyatları düşer. Mevsimlik işler özellikle hizmet sektöründe ve tarımda artar. Bu durum rakamları biraz iyimser hale getirse, işsizlik oranlarını süreli düşersede “yalancı bahar” olarak niteleyebiliriz. Kış aylarınnın aksine ısınma, barınma, yiyecek giderleri yazın düşer.

Kapitalist ekonomi bilimi insan merkezli değil, istatistik ve rakamlara bakar! Kişi başına şu kadar gayri safi milli hasılası olan ülkelerde toplam ülke kazancı nüfuza veya haneye bölünerek sonuç çıkarılır. Oysa bu oranın en yüksek olduğu ABD’ye baktığımızda 1.5 milyon kişinin evsiz (homeless) olduğunu ve sefalet yaşadığı gerçeğini görürüz. Sadece Newyorkda 80 bin evsizden bahsediliyor. Ekonomik kriz ve Mortages sisteminin çömesi neticesinde Amerika'da icra yoluyla el konulan ev sayısı 3 milyon. Çok büyük olasılıkla bankalar tarafından el konulacak ev sayısı 12 milyon. Etti mi sana 15 milyon? Bütün Türkiye'deki toplam ev sayısının 18 milyonken bunun bir milyonunu İstanbul'daki konut sayısı oluşturur. Demek ki Amerika'da üç tane İstanbul dolduracak kadar insan evsiz kaldı. Dünya ekonomisinin 3/1’ini ABD oluşturduğuna göre, ABD düzelmeden dünya düzelmez diyenler, aynı sistem içinde düşündüğümüz sürece doğrudur. Yeni bir sistem kurulup, alternatif oluşturulmadığı sürece ne yazakki gerçek budur. Ya ABD düzelecek ve düzmeye devam edecek. Yada dünyanın geri kalanı “bu kangren olmuş” diyerek kanserli uzuv gibi ABD’den (çok zor olsada) ilişik keserek, soyutlayarak, kendi mecrasını oluşturacak...

Küresel kriz deyince çoğumuzun aklına döviz, borsa, altın geliyor. Oysa krizin kaynağında insanların tükenmiş umutları ve çektikleri sıkıntılar var. Türkiyedeki durum yani gelir seviyesi dengesi diğer kapitalist beşiği ülkelerden farklı değil. Bu ülkede toplam gelirin %80’ini nüfusun %20’si harcar. Geri kalan %20 değeri nüfuzun kara kalabalığı! %80 paylaşır. Hani Üstad N.Fazıl’ın “Destan” şiirinde belirttiği gibi,
“..Allah'ın on pulunu bekleye dursun on kul;
Bir kişiye tam dokuz, dokuz kişiye bir pul.
Bu taksimi kurt yapmaz kuzulara şah olsa;
Yaşasın, kefenimin kefili karaborsa..!

Ülkemize ve hükümetin durumuna bakarsak, yerel seçim aslında güven ortamını sarstı. Muhalefetin global ekonomik krizi es geçerek, iktidara yüklenmesi siyasi olarak haklı olsada, piyasalara güven ortamını oldukça sarstı. Buna medyanında olağandan fazla çanak tutması tuz biber oldu. Oysa bir önceki yazıdada belirttiğimiz gibi kapitalist ekonomi TÜKETİM üzerine oturtulmuştur.
http://cenksarigol.blogspot.com/2009/04/ekonomik-kriz-ve-kapitalizm.html Güvensizlik ise harcamayı, tüketimi öldürür. Piyasaları daraltır. Hükümet hiçbir ver olmamasına rağmen bu güven sorununu en az yaşayacak kesime yani Kamu Personeline rast gele para aktarmak için KEY ÖDEMELERİ yaptı. Doğru gözüksede bu icraat istenen sonuçu vermedi. Ardından konut ve taşıtta kdv ve vergi oranlarında azaltmaya gitti. Bence kalem olarak otomotiv çok çok yanlış bir tercihti. Eğer böyle bir uygulamaya gidilecekse en azından yerli üretim model ve markalar için düzenlenmeliydi. Çünkü milletin yastık altı birikimi bu yolla ithal arabalara ve Türk işçisinin üretmediği, dolayısıyla ona iş güvencesi oluşturmayacak sınırdışına gönderildi (gerçi burada ülkemizin en fazla vergi aldığı ithal ürünlerin başında otomotiv’in geldiğini unutmamak lazım).

Sonuç olarak biz vatandaşlar olarak, kardeşimiz, arkadaşımız, hısım, akrabamız, komşumuz işsiz kalmasın, ülke ekonomimiz, üretimimiz daha az etkilensin istiyorsak, ülkemizde üretilen ürünleri kullanmaya, tüketmeye özen göztermeliyiz. Kendi işçimizin ürettiği ürünlerin tüketilmesi, üretimin durmamasını, üretenlerin çalışmasını getirir. Ülkemizin barkrot kodunun 869 ile başladığını unutmadan, aldığımız en küçük ürüne kadar mamüllerin, malların, eşyaların üzerinde bu kodu aramalıyız. Eğer üzerinde 869 ile başlayan bir şey alma ihtiyaçımız doğarsa mudailine yönelmeliyiz. Böylece işsizlik için bizlerde küçük önlemler almış oluruz.



Cenk SARIGÖL

25 Nisan 2009

Ekonomik Kriz ve Kapitalizm

İktisadi Buhran

İlk ve en çok serbest çalışan, ticaret erbabı, ardından üratici kesimi vurur. Sabit gelirli ücretliler krizlerden en az etkilenenlerdir. Bununla birlikte en zor iş sabit gelirli kalmayı becerebilmek elbette... Kamu Personeli şanslıdır zira iş güvencesi vardır. Özellikle üretime dönük özel işletmelerde çalışanlar canı en çok yananlardır.
Kapitalist sistem “Tüketim” üzerine kurulmuştur. Sistem açgözlülük, talepkarlık, tamahkarlık güdülerini azdırarak, nefis kışkırtmacılığı yapar. “Ne kadar çok harcıyor ve sahipseniz o derece değerlisiniz” prensibi çevresinde örgütlenmiştir. Son ekonomik kriz tüketimin durmasına paralel üretimin anlamsızlaşması ve gereksizleşmesiyle derinleşiyor. Üretimin devam etmesi için tüketimin sürmesi gerekir. Tüketim yoksa, satılmayacak malı kimse üretmez! Üretim durursa işsizlik artar. İşsizlik arttıkça alım gücü azalır. Alım gücü düştükçe üretilenin elde kalma oranı büyür, depolar dolar, satılamayan mal, ödemeleri aksatır. Böylece birbirini büyüten bir çığ gibi işsizlik, üretim durması, tüketimin bitmesi birbirini büyütür.

Küreselleşen Dünya’ denir. Dünya küçük köy olmuştur. Yerkürenin herhangi bir yerindeki kriz bir virüz gibi evrene yayılıyor. Üretim, tüketim, Pazar, ilişkiler cihan şumul bir hal aldı. 2001 krizinde (Ahmet Necdet Sezer’in Bülent Ecevit’e Anayasa kitapçığı fırlatmasıyla başlayan) ihracat yapan firmalar büyüyerek çıkmıştı. Çünkü döviz cinsi dışarıya mal satan firmalar, iç ekonomik krizde anamal (kapital, sermaye) rezervleri iç piyasadaki kur çıkışları ve değer kayıplarıyla tavan yapmıştı. 2001 krizinden çıkışın lokomotifide yine bu ihraç ürünü üreten firmalar oldu.
Bugün yaşadığımız ABD kaynaklı buhranın tetiklediği kriz ise tam tersi bir süreçle işliyor.

2001 de dışardaki ekonomik, gelişmeleri ve sermayeden pay çekerek içeri taşıyan uluslararası ihracat şirketlerimiz, kriziden en çok yara alanlar oluyor. Bu noktaya gelinirken, ana sebep kapitalist sistemin ana hastalığı olan tüketim teşfikleri, kredi pompalarıyla gelindiğini unutmadan devam edelim. İnsanları daha fazla harcamaya özendiren sistem, kredi kartları, tüketici, ihtiyaç, konut, taşıt kredileri derken insanların kazanmadıkları paraya göz dikti. 0 faizli! krediler, uzun vadeli geri ödemeli, düşük nemalı para kullandırmalar sistemi tıkadı. İnsanlar çalışmadıkları emeklerini tahaüt ederek, kazanacakları paraları peşin aldı. Evler, yazlık, kışlıklar, tatiller, lüks arabalar derken yolun sonuna geldiler. Tüm bunlar düzenli işleri olacağı, kazançları sabit düşünülerek yapıldı, yapılabildi. Böylece 30 yıl taksitle çektikleri kredi ile gelecek 30 yıl içinde kazanmayı tahaüt ettikleri kançlarına karşılık, mal sahibi oldular.
Son 5-10 yıl içinde inanılmaz bir yarışa dönen kredi kullanma ve kullandırma yarışı küresel çapta ciddi bir ekonomik üretimi tetikledi. İnsanlar ihtiyaçlarından fazla tükettiler ve değer edindiler.
http://cenksarigol.blogspot.com/2008/12/cihan-krizine-yerli-mal-869.html
İşte duvara toslama insanların kazançlarının tümünü satmasıyla oldu. Artık, gelecek 30 yıllık kazancını harcayan insanların oluşturduğu, gelişmiş kapitalist sistemlerde piyasaya çıkmayan, banka hesaplarında dönen bir ekonomik yapı oluştu.

Mesela, X Bey’in aylık kazancının yarından fazlası aldığı ev, kalanı taşıt kredisi, eşi çalışıyorsa onun maaşın yarısıda ev eşyası taksitlerine gidiyordu. Toplam kazançlarının ancak 4/1’inden azıyla temel ihtiyaçlarını karşılayacak bir gelirle kala kalan milyonlar düşünün. Lüks tüketime, hizmet almaya kapalı bütçeler.

Artık maaşların önemli kısmı eline geçmeden, bankada el konulan, kredi ödemelerine kesilen ücretli kesimler. Belki insanlar tüketime doymamıştı ama satacak gelecek bitmişti. En kestirme özetlersek, bugün kredi kartı ödemesini düzenli, tam gününde yapan aileler bile en az 1 ay içerdedir! Çalışmadıkları 1 ayı önceden tüketerek, hayatlarını sürdürüyorlar. Kapitalist sistem biriktirmeyi değil harcamayı özendirip, öncelediğinden işlerdeki bozulma, işsiz kalma durumlarımlarında her bireyin kendi büyük ekonomik krizi zaten başlamış oluyor. Dolayısıyla çoğu zaman acil, öngörülemez, beklenmeyen, gelir düşüşleri veya bitişleri için kıyıda birikmiş bulunmuyor.

Evet Türkiye henüz küzerel mali krizin tam ortasına gelmedi. Bu gelmiyeceğimiz manasına gelmez. Hastalıklı kapitalist sistem krizden kurtulmak için halen aynı yöntemi yani tüketimi teşfik için yeni kaynaklar oluşturarak, üretimin durmasını engellemeye çalışıyor. Oysa ana sebep bizzahati sistemin kendisi olduğundan insanlarda oluşan güvensizlik, krizin derinleşmesine yol açmaktadır. Dün az az birikim yapması gerekenler, bugün önünü göremediği için bu yöne gidiyor. Böylece piyasaya çıkmayan para, tüketimi hareketlendirmiyor. Tüketim üretimin %50 altında seyrettiği içinde üretim kendini tüketime endekslemeye, seviyelemeye çalışıyor. Tüm bunlar olurken, üretim kendini küçültürken, işsizlik artıyor, işsizler hiç tüketemiyor, tüketim durdukça üretimi kendine çekiyor...



Cenk SARIGÖL

22 Mart 2009

Genel Güdümlü Yerel Seçim

Genel Güdümlü Yerel Seçim
Yerel Seçim önce muhalefet tarafından genel seçim havasına sokuldu. Bunun üstüne iktidar partisi balıklama (yok BALIKLAMA başka partiye aitti) atladı. Görünen o ki bu işten Akp fazlasıyla avantajlı çıkacak. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal,
Akp % 52 oy almazsa, oylarını 5 puan arttırmazsa başarısız olmuş sayılır” diyerek, kendisinin ikinci parti olacağını ilan etmiştir. Bir siyasi parti liderinin böyle bir açıklama yapması acizliğinin, düşkünlüğünün, çaresizliğinin göstergesidir. Rakip siyasi partinin oy oranını ve çıtasını % 52 olarak görmek, geriye kalan partilerin % 48’i paylaşacaklarını söylemektir. Yazık çok yazık!
Düşünün ki 2009-2010 Futbol sezonu ilk idmanında Fenerbahçespor başkanı Aziz Yıldırım şöyle bir açıklama yapıyor;
Bu sezon rakibimiz Beşiktaş şampiyonluğu en az 5 puan ile kazanamazsa başarısız sayılır! Bizim ikinciliğimiz garanti..
düşünün bir spor kulübü başkanı sezon açılışında böyle açıklama yapsa şampiyonluk iddialı bir futbol takımının başında kalabilir mi? Teknik direktör olsa bonservisi eline tutuşturulmaz mı? İşte CHP’de durum budur.

Akp için kıstas 2004 yerel belediye seçimlerinde % 42, il genel meclisinde % 41 aldığı oy oranıdır. Bence bu oranı rahat rahat koruyacaktır. Bunda iktidar partisine ve liderine alternatif muhalefet geliştirilememesi kadar liderlerinin sönük kalmasının payı büyüktür. Evet, bir kesimim kafasında soru işaretleri var. Lakin Akp hükümeti özgürlükler, demokratik açılımlar, Avrupa Birliği süreci, dünya ile bütünleşme, dış politikadaki muazzam ivme sayesinde bu şüpheleri önemli bir kesim için gidermektedir. Tüm bunların aksine muhalefet daha fazla özgürlük, kamu ve anayasal reform isteklerinin karşısında durmaktadır. Statükocu, değişime kapalı, hukuk devletine nazaran kanun devletini önceleyen bir dil kullanıyorlar, eleştirilerini bu yönde serpiştirmekteler.

Elbette iktidar ve muhalefetin dili halk tarafından değerlendiriliyor. Öncelikle muhalefet eleştiri diline Türkiye gerçeklerini ciddi şekilde analiz ederek, halkla ve bu gerçekliklerle paralel ayniyet kazandırmalıdır. Bugün yasa dışı yollarla çıkanlar dâhil yurtdışında (özellikle Avrupa) 10 milyon civarında Türk vatandaşı olduğu tahmin ediliyor. Yani her 7 kişiden neredeyse biri ülke sınırlarımız dışında hayatını idame ettirmektedir. Dolayısı ile 2-3 kuşak ailesi içinde birkaç fert yurtdışında olmayan neredeyse kimse yok. Anadolu Kaplanları diye tanımlanan, TÜSİAD dışında ki orta ölçekli sanayicilerimiz geçen yıl itibari ile 180’in üzerinde ülkeye ihracat yapmış…

Dolayısı ile özellikle AB başta olmak üzere dünya ile uyumlu bir Türkiye’nin karşısındaki siyasi söylemler halkımız tarafından makul karşılanmamaktadır. En basitinden İzmir - Torbalıda ki bir susam işletmesi 3 ülkeye ihracat yapıyor, tekstil fabrikası Avrupa’ya fasonda olsa mal üretiyor. Bu fabrikada çalışan işçide, nakliyesini yapan şoförde AB sürecinin hayati önemini biliyor. Kızı, oğlu, kardeşi, yeğeni, torunları Avrupa ülkesinde çalışanlar sürecin sekteye uğraması durumunda en basitinden telefon fiyatlarının nasıl olacağını hesap edebiliyor.

Aynı şekilde etnik, mezhebi asabiyetleri hassas olan kesimlerde AB sürecinin mensubiyetlerine katkılarını görmekteler. Dinsel özgürlükler, Kürt vatandaşlarımızın dil ve kültürel kimliklerini rahatça ifadeleri bunun göstergesidir. DTP’nin bile son açılımlarla nasıl bir faşist dil tutturduğunu kısmen bunla açıklayabiliriz. Ekonomik sıkışıklık ve işsizlik elbette çok büyük sorun. Dünde sorundu, bugünde artarak devam ediyor. Fakat ‘işsizlik’ üzerinden yaptıkları eleştirilerle iktidarı yıpratacağını düşünen muhalefet oldukça yanılmaktadır. Onların halkın çoğunu cahil görür gibi işsizliğin tek müsebbibi olarak Akp’yi gösterme çabalarının seçmende çok fazla karşılığı yok! Dünyanın nasıl bir iktisadi buhran içinde olduğunu vatandaşımız zaten görüyor. Yazının başında bahsettiğimiz her ailenin yurtdışındaki yakınlarından bu bilgiler geliyor. Bankalar batmış, dünya devi (General Motors) firmalar can çekişiyor, üretimlerini durdurmuşlar, ücretli-ücretsiz işçi çıkaranlar, üretime ara verenler var.
Ülkemize baktığımızda batan banka yok. Pembe tablo çizmeyelim ama üretimin büyük kısmı devam ediyor. Dünyada ekonomik küçülme rakamları ortalama %18’lerde seyrederken bizim %7.5 dolaylarındadır. Tüketimi (869 Türkiye üretim barkrot kodu başlangıçı)
http://cenksarigol.blogspot.com/2008/12/cihan-krizine-yerli-mal-869.html yerli üretime kaydırmayı %70 başarabilirsek, küçülmeyi % 9.5’larda durdurabiliriz. 2010 sonunda biteceğine kesin gözüyle bakılan bu dünya krizinden uluslar arası bir aktör olarak Türkiye çıkacaktır.

Bir yanda Türkiye’nin yönünün Rusya, Çin, İran eksenine çekmeye çalışan Er – Gene – Kon oluşumu dururken, tonla silah, mühimmat, ceset, suikast ve planı ortaya saçılmışken, darbecilik heveslileri kol gezerken, halkın ne yönde bir eğilimi olabilir? Akp’nin ANAPlılaşacağı yönünde söylemler pek muteber değildir. Çünkü Akp lideri Recep Tayyip Erdoğan, rahmetli Turgut Özal’ın aksine ve Süleyman Demirel’in, “her fani bu makamı kolay kolay elinin tersiyle itemez” dediği Cumhurbaşkanlığı Koltuğuna oturmayı tercih etmeyerek, aktif siyasete yön vermeyi seçmiştir. Muhakkak ki bir gün Akp düşüşe geçecek, söylemi kalmayacak, iktidarda olması halkla arasındaki kodları soğutacaktır. Bu tüm demokrasilerde siyasi oluşumların başına gelen doğal bir süreçtir. Yoksa tek parti yönetimi değil ki bu, sonuçta herkes iktidar vizesini sandıktan alıyor.

Ben bu seçimde ana muhalefet lideri her ne kadar kendilerini es geçerek, iktidarın öngörülen başarı çıtasını yükseltip, Akp’ye başarısızlık de factosu oluşturmaya kalkıyor. Oysa 36 Osmanlı Padişahının 32’sinden fazla süredir CHP yönetimine damgasını vuran Deniz Baykal, söyleminin kendisi içinde geliştirilerek, bumerang etkisi olabileceğinin farkında değil. Akpde ise kati sürükleyici ve ivme kazandırıcı etkisine rağmen Recep Tayip Erdoğan için parti genel başkan yardımcısı şöyle açıklama yapıyor; “Bu seçimde başarısız olursak, genel başkanımız dahil tüm yönetim kadrosunu tasfiye ederiz...

Peki aynı demokratik söylem ve cesaret CHP ve MHP için dillendirilebilir mi? Hayır! Öyleyse değişen bir şey yok demektir! O zaman bu seçimden taşları yerinden edecek bir sonuç beklemek gafilliktir.!


Cenk SARIGÖL

15 Aralık 2008

Cihan Krizine Yerli Malı ‘869’



Cihan Krizine Yerli Malı ‘869’

Yerli Malları Haftası ilk defa Atatürk tarafından 1923 yılında İzmir İktisat Kongresinde yurdun bağımsızlığının korunması için, yerli mallar üretilmesi ve kullanılmasının önemini vurgulamasıyla başlatılmıştır. Ulus Devletlerin ortaya çıkışı ekonomik pencereden incelendiğinde
palazlanan burjuvazinin, ürettiğini satabileceği, rekabet gücü elde edene kadar kendi koruyabilceği bir kaleye ihtiyaçı vardı. Bu kalenin surları ulus devletlerin karı uygulamalarıyla kendini yıllarca hissettiren gümrük duvarları oldu
Dünya Amerikan kökenli iktisadi bir buhran yaşamaktadır. Tüketim alışkalıkları öylesine çok pompalandıki sonunda şairin “taksitle ölüm” diye tabir ettiği, kazanmadığı, karşılığı olmayan parayıda tüketmeye başladı. Bugün kredi kartı kullanan her dünyalı hele sabit gelirliyse ektrelerini ne kadar düzenli öderse ödesin bir ay içerdedir. Eline geçmeyen bir ay sonrasının parasını harcamaktadır aslında..!

Tüketici, ihtiyaç kredileri, ev, araba derken insanlar kazanmadıkları ama vaad ettikleri emeklerinin parasını durmadan avans olarak çekmekte ve buna bankalar eliyle teşfik edilmektedir. Sonunda bu tüketim çılgınlığı limit aşımlarıyla tıkanmaktadır. Emeğinden fazlasını harcamak, daha kazanmadığı geleceğini satmak dünyanın bugünkü ekonomik iflasına giden delhizlerin tezahürüdür. Tüketim üzerine yapılandırılan ekonomik yapı, gelecek öngörüsü ve kazanç garantisi zedelendiği an 100 km hızla giden arabanın ani fren yapması gibi kontrolden çıktı.

İnsanlar harcamayı kesince üretmenin bir manası kalmadı. Zira satamadıktan sonra üretmenin ne hikmeti vardı? Tüketim üzerine kurulu düzeni işler kılmak için başta ABD olmak üzere tüm ülkeler güçlerinin elverdiği ölçüde piyasaya para aktarmaya çalışıyor. Vahşi Kapitalist politikaların bir süre rafa kaldırıldığı söylensede, kapitalist raylardan çıkmış trenin istikametini tekrar aynı raylara yönlendirme demiryolu inşa etme yada ondan umut kesmeme arayışları bunlar.

Türkiyede ABD ve Avrupanın bazı ülkelerinin izlediği yolu takip etti. Tüketim üzerine kurulu düzeni işler kılmak için piyasaya nakit enjekte edilmeye çalışıldı. Bunun için iş garantisi en yüksek gözüken, sabit gelir sahibi kesime yani memurlara “ek ödemeler” yoluyla nakit para aktarıldı. Fakat bu bence devletin hangi yazılı yada hakedişi kayıtlı verilerden olduğu belli olmayan “KEY Ödemeleri” diye isimlendirdiği yöntemin piyasaya hiçbir etkisi olmadı. Zaten kredi kartı borçları ve faizleriyle, çeşitli isimli kredilerle boğuşan kamu personeli eline geçen KEY Ödemesini açıklarını yamamak, borçlarını kapatmak üzere kullandı. Yani piyasaya yeteri kadar nakit çıkmadı ve istenen verim alınamadı. KEY Ödemeleri bankaları aşıp (kredi borçları) piyasaya, sokağa, esnafa ulaşamadı.

Aslında Türkiye Geçen yıl 22 Temmuz genel seçimleri öncesi taa Cumhurbaşkanlığı tartışmalarının ilk işaretleri verilirken ekonomik krizin içindeydi. Fakat iktisadi büyümenin hızı bu cari açıktan kaynaklı krizi örtüyordu. Bakın cari açıkla ilgili 20 Eylül 2007 Perşembe yazdıklarımız;
http://cenksarigol.blogspot.com/2007/09/demokrasi-iin-iimizdekiler.html Tüketim - Üretim dengesizliğinin getirdiği cari açık kapanmak yerine her geçen gün büyüdü. Diğre bir deyişle İthalat –İhraçat dengesizliği...Yazımızın giriş cümlesi "Yerli Malları ve Tutum Haftası" Türkiye'de her yıl 12-18 Aralık tarihleri arasında kutlanmaktaydı. Şimdilerde kutlanmadığı için gençler ve çocuklar tarafından pek bilinmiyor. Ancak uygulandığı dönemdeki önemi ve yarattığı etkinin önemli olduğu biliniyor. Atatrük bunun önemini 1923 yılında İzmirde vurgulamış.

Yine İzmir, Yerli Malı kullanmayı özendirme açısından bir örnek oluşturmalıdır. Ülkemiz; yaşamın her alanında yerli ürünlere yönelerek iç pazarı canlandırabilir ve ithalatını azaltarak cari açığı daraltabilir. Türkiye, sahip olduğu iklim ve toprak özellikleri nedeniyle bir çok ürünü planlı yapılanma ile üretebilecek imkanlara sahiptir.

869” Ülkemizin uluslararası üretim kodudur. Nasıl ki her ülkenin bir telefon kod numarası var. Bir ülkede üretilen mallarında kodu vardır. Türkiyede üretilen malların barkrot kodu işte bu 869... ile başlar. Bu kod üzerinde bulunduğu malın %100 yerli olduğunu göstermez. Mesela İzmir – Torbalıda yabancı şirketler tarafından üretilen sigara paketlerinin üzerindede aynı rakamlar vardır. Fakat biliriz ki bunu Türk İşçisi üretmiştir. Kriz özellikle işçi çıkarımlarını tetikleyeceği için üretimin durmaması esas alınmalıdır. Bunu gözetirsek, yerli üretim ürünleri kullanırsak, markette alacağımız ürünün barkrot koduna bakmayı ihmal etmezsek inanın çok şey değişir. Ülkemiz üretim hacminde çok büyük düşüşler yaşamadan bu krizi atlatırsa inanın perde tekrar açıldığında meydana bir cihan pehlivanı olarak inecektir. Yeterki kendi insanımızın ürettiğini kullanmaya özen gösterelim. Eşimiz, dostumuz, arkadaşımız, komşumuz işsiz kalmasın, üretim devam etsin istiyorsak ‘869’ rakamının anlamını herkes öğrenmelidir. Çocukluğunda "Yerli Malı Haftası” kutlayanlar zaten az çok konuya vakuf! Şimdi bunu çocuklarımıza, gençlerimize aktarma ve örnek olma vakti. “Yerli Malı Yurdun Malı, Herkes Onu Kullanmalı” nasıl hatırladınız mı bu sözü? Formül bu işte!



Cenk SARIGÖL