12 Şubat 2023

MAĞDURİYET AHLAKI (II)

 MAĞDURİYET AHLAKI (II)

3- CEZA ve GARANTİ

Bugün mal alımı ve ardından üretici ve satıcının pazarladığı ürünün ardında durmasına GARANTİ diyoruz. 500 tl'lik bir ürünün bazan bir yıl, 3

yıl garantisi oluyor. O kadar ki aldığınız ayakkabı ve pantolanların dahi garantisi var.

Fakat buna karşılık 5 milyon tl'ye aldığınız bir evin, noterde tapusunu üzerinize alıp, o parayı ödediğinizde tüm garantisi sizsiniz.

Bu nasıl bir saçmalıktır. Neredeyse kuruşluk sakıza garanti verecekler, milyonluk evlerin garantisi yok.

Bu garanti yükümlülüğünün olmaması mütahitliği her para kazanmak isteyen için cazip hale getiriyor. Yap ve sat başka hiçbir sorumluluğun yok! 

Aksini düşünelim. Satılan bir evin en az 10 yıl garantisi olsun. Öyle ya 500 liralık ayakkabının bir yıl garantisi var ise bu normal değil mi?

Bu durumda siz yıllarca biriktirdiğiniz, yemeyip içmeyip yaşam standardınızdan geri durduğunuz tüm servetinizi yatırdığınız, yıllarca çikesini çektiğiniz kiracılık bitti derken daha meskene oturalı daha iki ay geçmeden su tesisatında kaçaklar, üst kat komşunun banyosundan sızan kacağın sizin tavandan damlayıp, sıvayı dökmesi, beyaz eşya ve avizelerinizi taktığınızda elektrik sisteminde sigorta atmaları, yanmaları, kapıların şişip, kapanmaması, kilit tutmaması, oturmaya başlayan bina duvarlarında çatlaklar, sıva ve boya dökülmeleri. Su aboneliği sonrası balkon veya banyo, wc gibi alanları yıkamak için işe koyulunca döktüğünüz deterjanlı suyun giderin değil diğer köşeye doğru akıp birikmesi, aydınlatmayı takmak istediğinizde çengelin dübelle yere düşmesi ve ardından tavanına açtığınız yeni matkap delikleri. İçine girip, tuvalette göz gezdirirken fark ettiğiniz fayansların düzgün aralıklarının, derz boşluklarındaki orantısızlıklar, biri ilerde biri geride yüzey hizalaması yapılmamış belli ki su terazisine ihtiyaç duymadan döşenmiş mermer ve  taban parkeleri vb

İş işten geçti, paranızı alan gitti.! Böyle bir garabet var. Fakat satılan yeni evin bir 10 yıl garantisi olsa bu garanti öyle vurkaç mütahitleri ve dahi bu inşaat yapılırken işini düzgün yapmayan, ahlaksızlığa meyleden denetçi, şantiye şefi, belediye imar sorumlysu, mimarı, hatta çimento şirketinden, dolap, kapıyı yapan firmaya kadar bağlar. 

Mütahit sattığı evin 10 yıl boyunca tüm yaı hatalarından sorumlu olduğu için işini düzgün yapmaya kendini zorunlu hisseder. Mali yükümlülükten korkar çünkü bunu zaten para kazanmak için yapıyor.

Bir süre sonra mütahitler veya firmaları bu tip sattıkları ve yapı sorunu çıkaran daireler için bir elektrikçi, tesisatçı, duvar ve fayans ustası ile dsimi çalışmak zorunda kalır. Bu durum kurumsalmaşmayı beraberinde getirecektir.

Diğer taraftan her firmanın bir kimliği oluşturulup, her bina girişine asılmalı. Mütahit firma, yüklenici firma, yapı denetim elamanı ve firması, ruhsat veren belediye görevlisi, mühendis, mimar, usta, çimento firması vs hatta bu arsanın inara açıldığı yıl ve imara açılmasını onaylayan meclis üyeleri bile yazılsın.

Deprem, sel gibi felaketlerde imara açandan, denetleyene, mütahitten şantiye şefine hem maddi hem manevi hesap soralım.


4- STATİK VE DENGE

Statik bir binanın taşıyıcılarının binanın yatay yüklerini ve içeride oturulmaya bsşlandığında oluşacak muhtemel yükleri bina dengesini bozmayacak şekilde hesaplanmasıdır. Eğitimini almış olanlar, "öyle değil böyledir o tanım" diyebilir biz haşkımızın anlayacağı şekilde basitleştiriyoruz. Yani bir mimar veya mühendis için binanın yüksekliği, kullanılacak yapı malzemeleri, yani yatay ağırlıkların taşıyıcılarının yeri, kalınlığı, bu yükü kaldıracak harc yoğunluğu ve demir ihtiyaçı hesaplanır, planlanır, projelendirilir ve mütehide teslim edilir. Mütahit inşaat ruhsatını bu proje üzerinden alır. Yapı denetim de inşaatın projeye uygun yapılıp yapılmadığını her aşamada denetlemekle yükümlüdür.

Fakat bu hesaplamar yapılırken öngörülmesi mümkün olmayan ağırlıklar vardır ve bu ağırlıklar ev sahiplerinin tutumlarına, gelirlerine, hane sayısına göre değişir.

Örneğin; evde iskan kişi kiracı veya ev sahibinin gelir durumu o hanede ki eşya sayısını değiştirir. Eğer kalabalık ve kısmen varlıklı bir hane iseniz bu eve daha büyük buzdolabı, çamaşır ve kurutma makinadı, bulaşık makinesi, derin dondurucu, yatak baza ve kişisel eşya alacaksınız. Varlık arttıkça gösterişi seven bir yapısı varsa ağır, altını sikmek için çekerken beliniz tutulacak kadar fiyatı ve kerestesi yoğun mobilyalar, kapılar olacak. Duvarlar tabii tablolar, resimler, tezhip esrleri ile hat sanatının örnekleri ile süslenecek. Elbette bu tablolar duvara asılacak. Duvar, duvar yetmedi kolon çak beton çivisini!

Yani bizim eşya tutkumuz, işimize yaramasada atamadığımuz eşyalarımız, artık bize olmayan ama atamadığımız takımlar, eşyalar. Hatta gelinlikler, nişan abiyeleriniz, çocuklarınız evlenme çağına gelmiş daha gelinlik abiye sakla...

Aynı tencerenin yedeğinin yedeği var, bir düğün yapacak, düğüne gelenlerin hepsinin önüne koymaya yarayacak tabak çanak bıçak kaşık takımları. 

Nevresim yorgan takımları, balkonlara yığılan "birgün işe yarar" diye istiflenmiş ne varsa. Çocuk liseye gidiyor ilkokul kitapları duruyor ki devlet artık her öğrenciye veriyor. Lcd tv almış eski tüplü tv balkonda ünitesiyle neymiş daha çalışıyormuş! Eşya tutkusu, eşyadan ayrılama!

İşte tüm bu ağırlıklar bina statiği hesaplanırken kabaca yapılır, hesaplanır.

Ama 50 senelik bina yapılırken bulaşık makinası, çamaşır kurutma makinesi, derin dondurucu geleneği, bulaşık makinesi bunca yaygınlaşmamıştı.

Bizlerin balkonlarımızda covid salgını gibi durumlarda koca koca saksılarda domates yetiştireceğimiz, bu ağırlıkların binanın taşıyıcılarına yük olarak eve gireceğini kimse hesap etmemişti.

Uzan yazımızın kısası, hayatımızı, evlerimizi basitleştirip, yüklerimizden kurtulalım.

11 Şubat 2023

DEPREM İÇİN DÖRT HUSUS (I)

DEPREM İÇİN DÖRT HUSUS (I)

İnsan Faktörü, Kadın Faktörü!, Ceza ve Garanti, Statik ve Denge

1- İnşaat mühendisi, mimar olmak için eğitim almak zorundasınız ama ahlakın resmi eğitimi yok!

Mütehit olmak için cebinizde para dışında hiçbir eğitim, diploma ve bilgiye ihtiyaç yok! 

İşin içinde olan, anlayan herkes bilir ki bu ülkede kanunlar ve iş
yapma, bitirme yönetmelikleri dünya standartlarının üst diliminde kalitelidir. Fakat işin içine insan faktörü ve ahlaksızlık girince herşey değişiyor.

Uygun fiyata arsa bulan ticaret erbabı mimara proje çizdiriyor, bir inşaat mühendisinin kağıt üstünde şantiye şefi olması, bir kalıpci, sıvacı, fayanscı 5-6 da bunların yanına amele buldu mu? Üstüne kalıp, iskele, alet edavat kiralıyor. Gerisi demir, çimento, kum, su bulup karmaya kalıyor.

Zaten tesisat işleri götürü kat karşılığı yapılabiliyor. Kapı, Boya fayans, mermer, armatör, cam çerceve, dolap artık cilası, ki bu konunun devamı 3. maddede.

Bu mütehidin yaptıklarını iki yer denetler. Belediye ve yapı denetim firması. Şikayet durumlarında Çevre Şehircilik Bakanlığı da devreye girebilir. Eskiden inşaat sahibi mütahit kendisini denetleyecek yapı denetim firmasını kendi seçerdi. Yani basit bir örnekle sizi dersten geçirecek öğretmeni siz seçip, maaşını da siz ödüyorsunuz. Peki mütahidin seçtiği ve parasını yine mütahitten alan bir denetim olur mu? Oluyordu!

Elbette yapı denetim ruhsatı almak için belli eğitim ve standartla gerektiren lisansları var. Fakat siz yönetmeliğe uygun yapılmayan binalara risk raporu yazdıkça hangi mütahit size "gel benim inşaatı denetle, sana işinin bedelini ödeyeyim" der. Yani işini hakkıyla yapan denetimciler ve firmaları batma noktasına gelmişti. Sonra yönetmelik değişti ve yapı denetim işi için bir firma havuzu oluştu. Mütahit denetim ücretini bu havuza ödedi ve bahtına çıkan! Firma gelip onu değerlendirdi. Eski kendi seçtiği ve ücretini ödediği saçmalık ortadan kaldırıldı.

Fakat insan faktörü tüm bu süreçlerin her aşamasında var. Normalde bir inşaatın temelinden, demir örgüsü, kalıp çakımı ve çimento dökümlerinin her aşaması ve her katın işleminde mütahit firma denetçiyi çağırmadan çimento dökemez. Bunun denetçi için izin kağıdı vermeden çimento dökülmez. Çünkü demir örgüsü ve harç kalitesi bir inşaatın sağlamlık kriteridir. Çimento gerek temele, gerek zemin ve kolonlara dökülmeden hem demir standardını hemde doğru örülüp, örülmediğini görebilirsiniz. Harç kalitesini ve demir örgü standardı doğruysa üstüne dökme izni verirsiniz. Lakin, denetçi firmanın insan faktörü bir cep telefonu bir laptop bilgisayara tav olduğunda denetim rafta. 

Belediyelerinde denetimi denetleme, harç dökülürken denetçinin refakat edip, etmediğini denetleme yetkisi vardır. Artık bir drone ile tüm bu inşaatların hangi aşamada olduğunu görebilirsiniz. Baktınız çimento dökülüyor hemen bir ekip gönderip, detçi izni ve denetçiyi sorarsınız. Denetçi izni var ama denetçi yoksa bu durum ilgili denetçi ve firmasının lisansını dahi iptal ettirir.

En son olarakta binanın yapı ruhsatını belediye verir. Tıpkı imar izni gibi... bu ruhsat vermeyide belediye binasında sadece toplanan belgelerek yapıyor, yerinde denetim yapmıyorsanız. Bu kadar.! En az maliyetle en çok kazanma derdinde ki mütahit artık dairelerini satabilir.!

İnsan faltörü ahlaklı ve işi kitabına uydurmak yerine kitabına uygun yaparsa binalarımız çökmez yıkılır. Bu yıkılmada yana yatma, devrilme olur. İnsanlar yaralanır ama can kaybımız az olur.


2- KADIN FAKTÖRÜ!

Böyle yazdığım için kimse beni cinsiyet ayrımcılığı ile suçlamasın...

Eğer bir üretim yapılıyor ve bu üretimin sonunda bir satış, pazarlama var ise bu pazarlamanında bir ambalaj, cancanlaması olur. Ticaretin ana kuralı budur. Reklam bu anbalaj üzerinden yapılır.

Türkiye'de evin kendi dahil evle ilgili tüm düzenleme işleri hanımlara aittir. Mobilyasından persesine, beyaz eşyadan duş başlığına, duvar renginden oda taksimine hepsi konusunda tartışmasız son söz kadınlara aittir.

Ev alma niytiyle emlakçıya gidip, ev seçeneklerini gezmeye giden ailelere bakın, gözlemleyin veya Aytaç Arman gibi bu işin kompetanları yorumda anlatsın. Kadın eve önce girer, ilk mutfağa bakar, dolaplarına, mutfak bangosuna mermerine, kapılara, pencerelere, odaları ve banyo fayanslarıyla, su tesisatının armatörleri ile, duvar boyası, zemin döşemesi vb. Bu sırada Erkek ya ardında dolaşır ya da onun gezdiği odanın kapı eşiğini bir iki adım geçip sadece izler. Kadın arada soru sorar erkek kısa, belirsiz genelde "sen karar verde" diyen cevaplar verir.

Üstteki iki parağraf tespitlerdi. Gelelim sadede; evini bitiren mütahit için artık iş en kısa sürede daireleri satıp, yatırdığı parayı fazlasıyla geri kazanmaktır.

Beki bir dairenin anbalajı ne? Nasıl bir pazarlama yapılacak? Konum bir ev pazarlamada en önemli argümandır. Caddeye, parka, camiye, okula, merkeze, durağa, metroya, merkeze, denize, hastaneye, çarşıya yakınlık ev arayana sık sık hatırlatılır. Dairenin cephesi güney veya sabah veya öğleden sonra güneş görüyorsa bunun avantajı ayrı sunulur. İşte, sabah güneş görüyorsa daire, "sabah soğunu güneş kırar, yazında zaten öğleden sonra afacan sıcak olur. O zamanda güneş görmezsiniz serin olur." Eğer öğleden sonra güneş görüyorsa "abla güneş batana kadar sizin evde ne demiş atalarınız, güneş görmeyen eve doktor girer"

Dış cephe ve otopark avantajlarıda dile getirilir iyiyse.

Fakat esas nokta atışları beylerin kadına genelde satın alınacak evi gezerken en uzak olduğu salon penceresinden bakarken ve hep beraber gezilemeyecek banyo, wc gibi dar alanlarda yapılır. "Kardeş bak bu muslukların 5 yıl garantisi var. Yeni sitil bunlar. Fayanslar şu kalite, lavabo şu marka, mutfak mermeri söyle, şunun kalınlığına bak(öyleyse) duvar boyası şu marka kirlensin silmen yeter. Bak mutfak geniş, ferah (eğer öyleyse) güney cephe, zaten sen evde en çok burada vakit geçireceksin. Dolaplar bu yöntemle yapılmış, balon kapak, atmaz, solmaz, sil yeter. Kapılarımız şu ağaç vb

Yani işi bilen bir mütahit için paranın en bol harcanacağı yer, evin cancanı, kadını almaya teşvik edecek albeni bunlar. Kimse kolon, içerde kalıp görünmeyen elektrik, su, kanalizasyon tesisatlarna bakmaz bakamaz bunları tamda denetçiler yapar, kiriş kalınlığına bakmaz.! Yaptığı inşaattan en fazla parayı kazanmak isteyen paragöz hain adam elbette gideri, yatırımı kısacaksa bu görünmeyen, bakılmayan ve inşaatın toplam maliyetinin en az %25'inin harcandığı ve sağlamlığı garanti eden temel, kolon, kiriş yani demir ve çimentodan kısar.

Buna dile getirdiğim tüm kadınlar, yadıklarımı söylediğimde cevap verirken aslında tespitlerimizin doğruluğunu teyid ettiler. Aynen şöyle, "Ya tamam biz bunlara bakıyoruz, erkeklerde kolona kirişe, sağlamlığa baksın. Biz bunlara bakmalarına engel miyiz?" Sizce?

Tüm sektörlerde satıcı, pazarlamacı son karar vericiyi bilir veya daha kapıdan girince anlar. Kadınlarımız ev sahibi olurken önceliklerini değiştirirse çok şey değişir.





8 Şubat 2023

Mağduriyet Ahlakı...

 Mağduriyet Ahlakı...

Adam depremzede EYVALLAH geçmiş olsun.

Ya bununda bir adabı var, ahlakı var.

Deprem felaketinde ilk 72 saat çok önemlidir. Çünkü tokluğa alışmış insan vücudu bu kadar süre aç ve susuz kaldığında organ yetmezliği başlar. Artık kişi canlı kurtarılsa bile büyük ihtimal ciddi sağlık sıkıntıları ile hayata tutunması çok zordur.

Bu sebeple depremlerden edindiğimiz tecrübe bize sahadan arkadaşların aktardıkları ile bazı çıkarımlarda ve tespitlerde bulunmak istiyorum.

Depremden sağ kurtulmuş iseniz lütfen hemen yakınmaya, ilk geçen öğünden sonra "açız, mağduruz" diye yakınmayın, sızlanmayın, sövmeyin. İlk 72 saat sabredin, "Ekmek yok, su yok, pilav yok aş yok" demeyin.

O molozların altında çıkarılmayı bekleyen insanları düşündükçe, onların aç susuz soğukta bekleyişleri aklımıza geldikçe bizim aklımıza yemek gelmiyor? Canını kurtardığı için şükretmesi gereken kişinin komşusunun, tanışının, akrabası belki daha göçük altında iken tek duyduğu ve kaygılandığı kendi karın gurultusu ise sıkıntı var.

İlk 72-80 saatten sonra tm ama yakınma kardeşim. Şükret canının kurtulmasına. Devlete, kurtarma ekiplerine, çevreye yük olma, "açız donuyoruz" diye kalabakların oraya yığılmasına yol açma. 

Çünkü oraya gelecek profesyonel olmayan herkes hem verimli olmuyor hemde yeterli ekipman ve çalışma disiplini olmadığı için boşa kürek çekiliyor. Kolon, kiriş, antre, havalandırma vb inşaat terimlerini bilmeyen kişiler göçüğe nereden gireceğini, içeride nasıl hareket edeceğini bilmediği gibi vücut idmanı olmadığı için ilk 15 saatten sonra bedenlerinde ki et kırıkları, kas travmaları ile pelte gibi yığılıyorlar. Şuan kendisi de Hatay Antakya da kurtarma çalışmalarına katılan GöçDer temsilcimiz Metin Turan "arama kurtarmada profesyonel ekip yoksa neredeyse boşa kürek çekmek oluyor" dedi.

Yani hayati öneme sahip ilk 72 saatte en öneli insanlar arama kurtarma ekipleridir ve onların rahat çalışması için tüm engeller ortadan kaldırılıp, ortamlarında onların disiplinini bozacak herşey uzak tutulmalı.

Sağ kurtulup, hemen "acız, donuyoruz, aş yok, çadır yok, ısıtıcı yok" diye feveran başladığında buna duyarlı milletimiz bigane kalamıyor, Dernek ve Vakıflarımız koşuyor bölgeye... bunlar afet bölgesine geldi "elimden bir şey gelir mi?" Diye ortada dolaşıyor, ekiplere sokuluyor, seyirci oluyor genelde! İşin garibi bir defa o da depremzede gibi acıkıyor, yatacak yer arıyor. Yada kötü niyetliler bu kılıkla gelip, hasarlı binalarda hırsızlık yapıyorlar, dükkan yağmalıyorlar. Yani depremzedenin yakınması ortalığı kalabalıklaştırıp, arama kurtarma ekiplerinin işini zorlaştırıyor.

"Çay içemedik" diyo sağ kurtulmuş teyze. Ya teyzem. Şimdi enkazın altında can aranıyor. 4 gün geçince moloz kaldırılacak!! Sana 5 şekerli çay ısmarlarız az sanret.

Açmış, ekmek yokmuş! Yeme yemek yeme, aç kal 3 gün 4 gün. Ot kaynat iç ölmezsin. Ama birileri ölüyor, zamanla yarışılıyor, yardım bekliyor sıkışmış betonların arasında sen ise sıkışan açlığını haykırıyorsun, dile ediyorsun. 

"Su yok" diye veryansın ediyor adam Maraş'ta Hatayda başına yağmur yağıyor. Ya bi naylon aç, bir çöp poseti ger topla yağmur suyunu iç. Malatya'da su yok diyor her yer kar. Bir kap bul her taraf yıkık bina iki kapı dolap parçası tutuştur kaynat iç ölmezsin 4 gün. 

"Çadır yok" diyor biri arkada yan yatmış binadan perdeler sarkıyor. Çak 3 sokak çitini bir parka geçir üstüne perdeleri 4 gün yakınma, ajitasyon yapma.

O yardım kurtarma ekipleri makine değil, ilk 8-10 saat çalışıp, 2,5 saat dinlenirler. Sonra 6-8 saat çalışıp gene 2,5 saat dinlenir. Ardından 4 saat çalışıp en az 6-8 saat dinlenmesi gerekir. İnsan ya onlarda. Bu 2.5 saatin 2 saati uyku yarım saati yemek.

O ilk gelen bazı hayasızların yağmaladığı çadırlar depremzede için değil, kurtarma ekipmeri için. İlk kurulan seyyar yemekhanelerde öyle... 

"Vicdanı olanlar arama kurtarma yetersiz. Şu binadan ses geliyor" derken bina altından kurtulduğuna, sanının sağ olduğuna 3 gün şükür edemeyen kılçık çorba peşinde.

Ya dünyanın bir ucundan pakistan, Polonya, Özbekistan, Azerbaycan, Çin vb ekipler gelmiş hayat kurtarmaya çalışırken yemek kuyruğu! Kuyruğa mı girsin kurtarma ekibi?

Tamam kardeşim karnınızda doyar, evinizi de yapar, zararınızı da öder bu millet bu devlet. Ama bir Selanik Türküsünün dediği gibi "aman ölüm, zalim ölüm 3 gün ara ver" 3-4 gün sabret, aza kanaat et, iki bisküvi, 3 peksimet sabret.

Bırak sızlanmayı, yetkilileri oyalamayı, 4 gün saldırmayın hastanız, çocuğunuz veya hamile değilseniz yiyecek dağıtılan platformlara. Tutun kendinizi, bırakın arama kurtarma ekipleri doya doya yesin. Hatta açsanız bile "ben yedim, tokum. Yiyeceğim var" deyip, tekrar tekrar besleyin arama kurtarma ekiplerini, kolay mı eksi derecede ki havada moloz parçalamak, kaldırmak? Güç küvvet en çok onlara lazım. Dikkat dağıtmayın.

Bi 4 gün idare edin canınız sağsa ne olur!

Dğer taraftan bu deprem istisna gerçekten dünyanın sismik veri kaydetmeye başladığından beri ard arda aynı bölgede aynı gün kırılan en büyük yer küre hareketi, doğal afet.

Bir depremzede anlatıyor ve onun psikolojisini anlıyorum. Kişi sevdiğinin naaşını görmeden öldüğüne inanmaz. Bu yüzden enkazda çalışma yapılmasını yakının ölü yada diri yıkıntıdan çıkarılmasını ister. Yalvarır, bunun için her yola başvurur. 

Jon joni coni kanalı Fox Tv'de ey muhabir ey genel yayın yönetmeni utan. Depremzede kadıncağız şunu anlatıyor; "burada kardeşlerim var şu yıkık binada. Seslerini duyuyorum. Sesleniyor, yardım istiyorlar. Bir komutan gördüm yalvardım ayaklarına kapandım. 4 kişi geldiler binanın üstünde bir kaç tur attılar. Yarım saat sonra gittiler. Sonra Afad ekiplerini gördüm yalvardım yakardım onlarda 3 kişi geldi asker kadar bile kalmadan 10-15 dk sonra habersizce terkettiler. Bu göçükte hiç çalışma yapılmıyor" depremzede haklı! O orada çalışma istiyor. Lakin ortalama zeka sahibi herkes burada şunu anlamıştır. O gelen askerde, afad veya hangi ekipse o binayı dinledi veya ölçtü, arama köpeği ile dolandı ve bir canlıya dair emare bulamadıkları için sessizce ayrıldılar. Çünkü arama kurtarma ekipleri "bu binada canlı yok" demez, diyemez. İyi de Fox senin buna aklın mı ermiyor yoksa bu kadar mı düşman, provakatörsün?

Yıkılmış, enkaza dönmüş bina sayısı 7 bine yakın! Arama kurtarma timleri bina büyüklüğüne göre timlerini yeniden oluşturur, 5-7-11-15 ve 17 genelde bir ekibin sayısıdır. Yani ortalama 10 kişi, 2 vardiya çalışsa ekipler 20 ve çarpı 7 bin eşittir 140 bin personel. Birde bunların tardımcı ekipleri, çadırlarını kuracak, yemeklerini hazırlayacak, lojistiği vb. 

Hasar çok etki alanı geniş bu durumda ilk 72 saat ekiplerin çok çok hızlı olması gerekli bu sebeple canlı sesi, titreşimi, sonar tespiti olmayan bina kısa bir taramadan sonra atlanıp, enkaz altında hayat belirtisi olan çöküntülere yöneliyor ekipler.

Yani depremzedelerin bu binada ses duyduk deyip feryat etmesi normaldir, doğal bir psikolojidir. Fakat bu çığlığı twtr veya sosyal medya hesaplarından sürekli tazyik yaptığınızda aynı enkazı tekrar tekrar tama yapılırken halen canlı insanlara ulaşma ihtimali zorlaşıyor. Tamda bu sebepten koordinasyon çok önem kazanıyor. Yoksa aynı binayı her bir arama kurtarma ekibi döne döne arar tarar dinler. Çünkü depremzedeler yakınları için sürekli ulaşabildikleri herkes ve her ekibi buraya yönlendirmeye çalışır.

Allah büyük, sabır ve dirayetimiz arttırsın. Tüm süreç bittiğinde Adıyaman, Hatay ve Maraş için özel bir değerlendirme yapmak istiyorum. Çünkü bu illerde çok can yandı, çok arkadaşım ve yakını vefat etti. Şimdi sorgulama zamanı değil. Hele ayazı, kışı bir geçirelim...

Cenk Sarıgöl

08.02.2023

7 Şubat 2023

YARALI KAHRAMAN ŞEHİR

YARALI KAHRAMAN ŞEHİR


Kat kat, üst üste yığılan acılar

Yükselttiğimiz hileler kadar


Umut felç olmuş, medet bekler

Ümidi an be an yutarken viraneler


Zaman bir kabus hızla geçer

Soğuk, ayaz, kar ölüm gezer


Yol yok, su yok, karabasan çöker

Harap köy, belde, ilçe ve iller


Ne olur az sessiz, kalan Edeler

Tutulmuş nefes, bir müjde bekler


Bir dakika durun! ne diyor derinler

Moloz ve beton arasında uzanan eller


Şehirler harabe, kimsesiz cesetler

Ağlayan bebeler, öksüz yetimler


Vakitsiz, vedasız, yitip gidenler

Oğul, kız, torun gömen dedeler


İnsan insanın kurdu ve umudu

Yapan hain, denetçi piç, ne oldu?


Cebine para, başına lanet kondu

Hastaneler can, kabirler ten doldu


Bu nasıl bir ızdırap, memlekete yayılan

Feryat, figan, ağıt, gözyaşı üstümüze yıkılan


C.Sarıgöl

7 Şubat

Düşmana Gülizar Olmayan,

Şerefsizlerin Mezara Çevirdiği Şehir

27 Ocak 2020

Deli Sorular! Elazığ Depremi Üzerine

 Kafamda Deli Sorular!

Elazığ Depremi Üzerine

İnsan zekası gelişimini hafızasına ve bu hafızada tuttuğu olumsuz, başarısız deneyimlerini biriktirip, gelecek nesillere aktarması hatta diğer insanlarla paylaşması neticesinde gelişti, gelişmeye devam ediyor!

Aksi takdirde bizlerede kafamızı bir kez çarpmak yetmez, kara sinekler gibi telef oluncaya kadar dışarı çıkmak için kara sinekler gibi o cama salvo yapıp dururduk.

Peki, üzerinden bir nesil geçmemiş, Adapazarı, Düzce, Marmara, Dinar, Van başta bir çok deprem görmüş, tarihte Erzincan, Erzurum, Malatya, İstanbul gibi nice buyük afet yaşamış bizlerin hala kolonların, duvarların, en güvenli olmamız gereken yerler olan evlerimizin canımızı alması ve bunu her zelzelede yine yine yaşamamız, ders almadan vakıaların tekrarının kara sineğin şuursuzca o cama kafa atmasından bir farkı var mı?



Dedik ya insan zekası biriktirdiği deneyimleri, hataları yapmadığı, tekrarlamadığı için daha iyi olanı, çıkış yolunu, en iyi formülleri bulabildi.

Bunca deprem felaketinde onbinlerce insanını kaybeden, katrilyonlarca maddi zarar gören bu milletin hafızasını kim tutacak? Bir topluluğun, milletin hatalarının, yanlışlarının bilançosunu, çetelesini çıkarıp, tespit ettiği yanlışları kaydedip, tekrarlanmaması için yeni formüller bulacak olan kim?

ElCevap; Tabii ki DEVLET ve onun kurum ve kuruluşları.


Şimdi Gelelim Deli Sorulara;

Ben inşaattan hiç anlamam. Bilmem ve merakımda yok. Dedik ya deli düşünceler.

Diyelim ki bir bina yıkıldı ama dört tarafındaki diğer binalar sapasağlam ayakta, hafızaya atacağımız hatanın tespiti için neler yapılabilir?

İnşaat cahili olarak şu sorulara cevap aranmalı en azından yandaki yıkılmayan binalarla karşılaştırarak, mukayese edilerek bile olsa;

1- Mütehit, yüklenici firma, mimar, mühendis, yapı denedim şirketi, belediye denetmeni kim? Hatta harç karandan, sıvacısına, tuğlacısına kadar.

2- Zemin etütleri aynı mı? Deprem fay hattı tam altından mı geçiyor? O zaman buraya imar iznini kim verdi?

3- Bina projeye uygun mu yapılmış? Uygunsa yetersizlik nedir? Demir ve cimento oranları projeye riayetle yapılmışsa malzeme kalitesi ne durumda; demir kalınlığı, çimento standardı, kum kalitesi, demirin örgüsü doğru mu? Eğer bu malzemeler olması gerektiği gibi kullanılmış ama malzeme kalitesi yetersiz ise bunlar nereden alınmış, hangi firmalardan tedarik edilmiş?

4- Yıkılan binaların mütahit, mimar, yüklenici firma, şantiye şefi, çimento firması, kalıpçı, taşeron, yapı denetimci, denetim memuru vb aynı mı? Veya kaçı aynı?

5- Bina ne tarafa yıkılmış? Yıkılan tarafta bir tadilat olmuş mu? (Tadilatla kolon kesilmiş, farklı malzemelerle bina ağırlık merkezi sapmış olabilir!) Hatta gelir durumlar ne (Maddi olarak iyi durumda olanların evinde daha fazla eşya olur ve bina statiğini etkiler)?

6- Sağlamlara göre yıkılan binanın yaşı, kat sayısı, genişliği, daire sayısı, mutfak, salon, yatak odasının cepheleri, giriş yönleri, merdiven ve havalandırma boşluklarının yeri vb.

7- Zemin nasıl desteklenmiş, nasıl düzlenmiş, temel perde beton mu? Fore kazık usulü mü?

8- Çatıları, çatıda kullanılan malzeme varsa güneş enerji sistemleri, su deposu binanın hangi noktasına yoğunlaşmış? Depolardan sızan su varmıymış? Çatı düz zemin ise su duruyormuydu? En Üst katların tavanlarında nemlenme olmuş mu?

9- Bodrum var mı? Bodrumlara su sızması oluyor muydu? Girdiğinizde küf, nem kokusu geliyor muydu?

10- Yolun eğimi ne tarafaydı, asfalt mı yoksa örme taş mı? Yağmur suları etrafta birikiyor muydu? Kazalizasyon veya içme suyu şebekesinde bina yakınında kaçak varmıydı? Yakın zamanda rekreasyon düzenlemesi veya bu şebekeler için bina çevresinde bir çalışma yapıldı mı? Telekominikasyon, elektrik vb. Dahil.

11- Bina altı depo, garaj vb için kullanılıyoduysa araba veya mallar ne tarafa istiflenmiş veya yoğunlaşmıştı?

12- Alt katlar dükkan mı yoksa konut mu? Dükkan ise iş yapıyorlardı? Pideci, fırın, kebabçı ise burada oluşan ısının çimento kalitesini değiştirmesi öümkün mü? Aşırı gürültülü ve darp şiddetli bir işlerme ise makinaların ses ve titreşiminin bina yapısını bozması mümkün mü?

13- Bu evlerde kaçta ne BETON ÇİVİSİ kullanılmış? Çünkü beton çivisi kolon için, duvarlara normal çivide girer!

14- Gider boruları kolonlara yakın mı geçiyor? Geçiyorsa (mesela havalandırmada) sızma var mı ve varsa bina sakinlerinden sık sık lavabo açıcı gibi malzeme kullanan var mı?

Az daha düşünsem inşaat sektöründen hiç anlamayan biri olarak sadece mukayeseli sorularla sayfalarca soru işareti yığa bilirim.!

Zurnanın son değiliği ise şu? Buradaki soruların çoğu bu işin erbabınca DELİ SAÇMASI olarak görülebilir! Fakat bilim tamda burda sadece hataları bulup, depolamakla ilerlerken, bazen doğru veya kati yanlış dediklerimize de şüpheyle yaklaşmak ve yeniden, yenisini denemekle oluyor.



Hızla Yapılacaklar

1- Bu binaları yapan denetleyen, eksiği olan kim varsa, firma, mühendis, mimar, ustabaşı isim isim açıklansın.

2- Plastik oyuncağa bile bir yıl garanti verilen dünyada binalara garanti verilsin. Aldın bir yıl sonra bodrumunu su basan, yağmurda tavanı sızdıran, çatısı akan, su tesisatı patlayan, elektrik sistemi çöken, fayansları atan vb müteahit şirketler, yaptıklarının arkadında dursun.

3- Çöken, yıkılan binalardaki kusur derhal tespit edilmeli ve sorumlulara cezaları velmeli.

4- Bina yapı kimliği de verilmeli. Bir binada kullanılan İnşaat malzemeleri, alınan yerler, çimento şirketi, demirin alındığı yer, mühendisinden ustabaşına, imar iznini verenden denetleyene hepsi bu kimlikte yer almalı. Öyle yaptım sattım bitti olmamalı.


ÖNERİLER

Devlet ve Millet olarak, önemli gelişme gösterdiğimiz muhakkak. Özellikle 1999 depreminde olmayan devleti düşünürsek, devlet ve millet olarak felaket sonrası çok hızlı organize oluyor ve müdehale ediyoruz. Ki bunlar deprem sonrası gösterdiğimiz refleks. Oysa depremin iki aşamalı öncesi var. Yeni yapılaşmayı deprem gerçeğini sürekli hafızada tutarak yapmak ve varolan dayanıksız yerleşimleri tespit edip hızla yenilemek. Bir binada dairesinin metrekaresi düşüyor diye dönüşüme karşı çıkan daire sahipleri bütün binada yaşayanları tehlikeye atıyor. Aynı şekilde daha fazla kazanacağım diye konut sahiplerinden yenilemede kendine kalacak fazlalık dairelerin üstüne birde para isteyen mütehitler!

Deprem sırasında ne yapılacağını okullara kadar öğrettik, iyi bir bilinç yakaladık. Sonrasında zaten muazzam işler çıkarıyoruz. 

Fakat Deprem Öncesi için aynı şeyleri söylememiz zor. Nerde yetersiziz bunu hızla tespit edelim. Belediyelerin imar dairelerinde altlarında devletin arabası olan şahıslar. O arabalar sizlerin işten eve servis araçınız değil, bir ilçede kaç inşaat var? Beton dökülmeden önce gidin refakat edin. Demiri, çimentoyu, proje uygunluğunu görün yoksa aldığınız maaşlar size haram! Masa başında o aydınger, ozalit kağıtlarına çiziktirilenlerin prosedüre uygunluğuna bakmanın yeterli olmadığını, sahadaki uygulamanın nasıl farklı olduğunu görmek için yıkılan bir binanın, çöken bir yapının kolonuna baksanız görürsünüz!

Yapı Denetim mekenizması hızla yeniden gözden geçirilmeli, gerekirsd bu işi almaya hak kazananlar bir de tüm kutsalları, ana- avrat- bacı, baba, olmuş ve doğmamış çocukları üzerine bu işi dürüstçe yapacaklarına yemin etsinler.



Dip Not: Lüks merakı ve özelliklede hanım kardeşler! Bir binayı bu tip afetlere karşı koruyan kolonları ve sizin görmediğiniz iç yapı malzemeleridir. Mutfak dolabı veya bangosu, tavanda ki cafcaflı alçıpanlar, ağır gösterişli dolaplar, mobilyalar, gerekli gereksiz yüzlerce eşya, tadilat için banyonuza, helanıza aldığınız lüks fayanslar, mermerler, lavabolar ile sürekli yük biniyor o taşıyıcı kolanlara...

Duvarlarda kocaman ağır tablolar, daha büyük daha büyük tv'ler, beyaz eşyalar, masalar...

Niye biliyor musunuz bir arkadaşıma sordum. Bir binanın sağlamlığını ve dayanıklılığını sağlayan kesimin toplam maliyeti %25-30 arasıymış. Geri kalan daire içi teftişat malzemeleri, taşınmaz donanıma gidiyor. Yani yukarda saydıklarımız ve bu arz talep dengesini ise biz oluşturuyoruz.

Bina alırken, ev bakarlen insanımız mutfak dolaplarından ve mermerinden önce bir kolanun kaç metre kare yükü tuttuğu, balkon korkuluğunun demir veya pirinç olmasından önce kolonda kullanılan demir oranına ve kalınlığına, banyo fayanslarının deseninden önce zemin etütlerine, taban mörbllarından önce binanın temelinin sağlamlığını öncelemelidir.

Taleplerimizi değiştirmez isek, içi çürük, maliyetten kaçılmış, içi saray yavrusu evler yani ambalajı iyi içi bozuk mallar bizi zehirlemeye, öldürmeye devam edecek!

Sadelik hem sünnete uygundur hemde bina ağırlık merkezlerini zorlamaz.


Cenk SARIGÖL -27 Ocak 202

15 Nisan 2017

Cumhurbaşkanlığı Hükumet Sistemi Röportajı


Bizimle (Cenk Sarıgöl) ile yapılan 16 Nisan Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi (18 Maddelik Anayasa Değişikliği Halk Oylaması) üzerine çeşitli mecralarda yayınlanan röportaj...

1)Önümüzde bir referandum süreci var. 16 Nisan’a Türkiye nasıl geldi?
Halkın önüne sandık genelde 3 sebepten dolayı gelir. Birincisi normal demokratik düzen içinde görev süresi dolmuştur. İkincisi, Millet için hayati bir konuda siyaset tüm riski üstüne almak istemez veya milletle birlikte siyaset yapmak, onun fikirleri doğrultusunda idareyi yönetmek isteyebilir. Üçüncüsü ise siyasetin normal yolları tıkanmış, önünde var olan bir sorunu çözmek konusunda tıkanmıştır. Bu durumda sorunun çözümü için millete sormak gerekir. Yani halkoylaması yoluyla milletin önüne konulmuş sandık aslında bir sonuçtur. Elbette aynı zamanda yeni bir başlangıç, yol tutuştur.
Aynı şekilde 16 Nisan referandumu da bir siyasi sürecin sonucudur. Demokratik siyaset doğası gereği tıkandığında, normal siyasi yollarla üstesinden gelemediği bir sorunla karşılaştığında çözümüz sandıkta arar. 2007 yılında Sayın Ahmet Necdet Sezer’in görev süresi bittiğinde biz Ak Parti olarak olağan süreç içinde Cumhurbaşkanı seçmek için adayımızı belirledik. Hatta hatırlayın o zaman kendini milletin iradesinin üstünde gören oligarşik yapılar hala çok güçlüydü. Hep bir ağızdan “Recep Tayyip Erdoğan’ın aday olması durumunda şöyle olur, böyle olur, kriz çıkar, sorunlar büyür” vb demeçlerle tansiyon yükseltiliyordu. Merhum Demirel’in burada bir sözünü de hatırlatmakta fayda var: “Cumhurbaşkanlığı makamı öyle her faninin elinin tersiyle itebileceği bir makam değildir” Bu sözü “Sizce Ak Parti siyasi gerilimi arttırmamak için Recep Tayyip Erdoğan dışında bir aday gösterir mi? sorusu üzerine söylemişti. Ama sonuçta her faninin elinin tersiyle itemeyeceği cazibede ki makamı “Kardeşim Abdullah Gül Adayımızdır” diyerek, Sayın Cumhurbaşkanımız nefsiyle hareket etmediğini, Türkiye’nin çıkarlarını öncelediğini büyük bir özveriyle göstermişti.
Ardından ne oldu? 367 gibi daha önce hiç uygulanmamış bir oldu bitti ve buna katılan bazı muhalefet partilerin, Genel kurul yoklamasından kaçarak, Üçüncü turda 363 oy almış sayın Abdullah Gül’ün seçilmesinin önünü tıkadılar.

Bunun Anlamı Ne?
Normalde Cumhurbaşkanı seçiminin 3 turda tamamlanması gerekir. 367 ise birinci turda aranan nitelikli çoğunluktur. İkinci turda salt çoğunluk yani yarıdan bir fazla milletvekilinin oyunu alan seçilir. Mevcut vekil sayısına göre bu rakam 276’dır. Bu aynı zamanda bir hükümetin alması gereken Güvenoyu rakamıdır. İlk iki turda Cumhurbaşkanı belirlenemez ise son turda en fazla oyu alan kişi Cumhurbaşkanı olur.
Burada bir şeyi daha hatırlamak lazım. 1980 darbesini yapanların resmi ağızlarından çıkan gerekçe neydi? Darbe öncesi TBMM’nin 115. turu tamamlamasına rağmen Cumhurbaşkanı seçememesi ve ülkenin başsız kalması sebep gösterilmişti. Bu sebeple 82 Anayasası en fazla 3 turda Cumhurbaşkanını belirleyecek şekilde tasarlanmıştı. Bu gerçeğe yani yasanın ruhuna aykırı şekilde icat edilen 367 ile vesayetçi odaklar ve onlara uyan siyasi destekçileri Ak Parti adayının seçtirilmemesi, tıkanmasına sebep oldular.

Kimdi Onlar?
CHP, ANAP, DYP ve Anayasa Mahkemesi. 27 Nisan E-Muhtırası bu dönemde yayınlandı. Siyaset tıkanmıştı. Bu tıkanıklığın aşılmasına o dönem de baktığımızda Sayın Devlet Bahçeli ve MHP’nin devlet refleksiyle hareket ederek açtığını görürsünüz. Genel Kurula geldiler ve devletin başsız kalmasına izin vermediler.
Siyaset tıkanınca sandığa millete gider dedik. 2007 referandumunda milletin önüne sandığı koyup, sorduk “Ey Aziz Millet bu vesayet güdümlü blok senin seçtiğin meclise Cumhurbaşkanı seçtirmiyor. Bundan sonra Cumhurbaşkanını sen seçmek ister misin?” Bu soruya millet 2007 referandumunda %68 oranında EVET diyerek cevap verdi. Aslında tamda 2007 referandumunun sonuçları kesinleştiğinde Türkiye artık başka bir sisteme adımını atmıştı. Yani fiili durum oluşmuştu.

2) Yani 2007 referandumu ile sistem değişmiş miydi?
Kısmen EVET. Çünkü bakın dünyaya hiçbir parlamenter sistemde Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilmez. Eğer Cumhurbaşkanı halk tarafından doğrudan seçiliyorsa ona Parlamenter Sistem de denilemez. Bunusiyasi görüşleri faklı birçok Anayasa Hukukçumuz ve akademisyen zaten yıllardır söylüyor. Yani aslında 2007’den sonra adı konulmamış, hukuki ve anayasal zemini belirlenmemiş, üstelik dünyada eşi benzeri olmayan bir sistem başlamıştı.

3) Ne değişti mesela? Cumhurbaşkanının yetkileri mi arttı?
Anayasamızda Cumhurbaşkanının yetkilerinin belirleyen maddeler baktığımızda 10 sayfa olduğunu görürüz. Bu yetkileri bakımından bir değişiklik olmadı. Zaten sorun da burada doğuyor. Cumhurbaşkanları TBMM tarafından dolaylı iradeyle seçilirken meşruiyetlerini TBMM’den alıyordu. Şöyle örnek vereyim. Sayın Ahmet Necdet Sezer Türkiye Cumhuriyeti tarihinde en fazla veto hakkını kullanmış, mecliste yapılan kanun ve yasaları en çok geri göndermiş kişidir. Fakat buna rağmen bu yetkisini sınırsız kullanamamıştır. Kullanmamıştır demiyorum bakın kullanamamıştır.

4) Böyle bir yetki varsa neden kullanamasın? Engelleyen bir yasa mı var?
Yok ama bizdeki Cumhurbaşkanlarının yetkileri zaten neredeyse yarı başkanlık sisteminin üstündedir. Engel yok ama meşruiyet konusu sağlam değil. Eğer siz TBMM’ nin her yaptığı işi veto eder, meclise gönderir ve yanlış diyerek ret ederseniz. Bir mühlet sonra sizi seçen meclis şunu söyleme hakkını kazanır. “Benim her yaptığımı veto edip, geri gönderiyor,ret ediyorsun. Ben bu kadar yanlış yapıyorsam, hep yanlış yasalar çıkarıyor, meclisi doğru çalıştırmıyorsam, tercihlerim bu kadar kötüyse o zaman seni seçmem de yanlıştı!” işte burada bir meşruiyet krizi çıkar. Bu sebeple hukuken olmasa bile meclisin seçtiği Cumhurbaşkanları TBMM’ye karşı meşruiyet açısından sorumluydu.
Fakat seçilmiş Cumhurbaşkanın ile artık meclis sorumlulukları ortadan kalktı. Bu fiili bir durum oluşturdu. Artık meşruiyetini doğrudan halktan alan bir cumhurbaşkanı elinde ki tüm yetkileri hiçbir siyasi meşruiyet sorunu yaşamadan kullanabilir. Üstelik buna engel olacak hiçbir anayasal hükmümüz de yok. 2007’de meclisin Cumhurbaşkanını seçmesinin önüne geçip, bugünkü referanduma giden yolun ilk adımını atan aslında CHP’dir. Ayrıca o zaman meşru adayımızı seçtirmemek için vesayete yaslanan ve silinip giden bazı siyasi isimlerdir. Yani 16 Nisan referandumuna yol açan krizi başlatan başta CHP’nin vesayetçi yapılarla yaptığı o zaman ki işbirliğidir.

5) Referanduma sebep olanların başında CHP var dediniz? Başka yol yok muydu?
İki yol vardı ya geriye döner 2007 referandumu ile halka verdiğiniz Cumhurbaşkanını seçme yetkisini milletten alırsınız ya da ileri gider, sistemin hata ve aksaklıklarını da çözecek, fiili duruma anayasal bir çerçeve ile sınırlar çizersiniz. Biz MHP ile ikinci yolu seçtik. Çünkü bu millet daha 3 sene önce Cumhurbaşkanı seçmiş ve ilk turda %52 ile belirlemiş devlet başkanını.
CHP birinci yol konusunda hem şimdiki Genel Başkanları Kılıçdaroğlu hem de eskisi Sayın Deniz Baykal ve o zaman parti sözcüsü olan Gürsel Tekin’in 7 haziran seçimleri öncesi dillendirdiği şekilde “Biz iktidar olursak, Genel Kurulda bir karar alacağız Cumhurbaşkanını tekrar meclis seçecek” açıklamaları yaptılar.

6) Ak Parti olarak bu yolu da seçebilirdiniz?
O bizim seçimimiz asla olamaz.

7) Neden?
Demokratik bir öneri değil en başta. Demokrasiler de halkoylaması en büyük karar mekanizmasıdır. Millete sormuşsunuz ve “Artık cumhurbaşkanını ben seçeceğim” demiş. Bunu öyle mecliste el kaldırarak geri alamazsınız. Tekrar dönüp sormanız gerekir millete, “bir kere siz yeter, yetkiyi geri alıyorum”. Bu yetkiyi meclis vermedi ki millete meclis geri alabilsin.
Diğer taraftan zaten milletin seçmesini isteyen Ak Parti neden bu teklifi biz yapalım. Ama madem CHP yetkilileri böyle düşünüyordu sorunu çözme noktasında kendileri böyle bir teklif verebilirdi. Vermediler.

8)Anayasa değişikliği sistemde hangi sorunları sona erdirecek?
En önemlisi 2007 referandumu sonrası ve Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın doğrudan millet tarafından seçilmesiyle oluşan fiili bir durum söz konusu. İki başlı yönetim. Diğer bir ifade ile seçilmiş bir Cumhurbaşkanı ve Meclis arasında ki ilişki, denetim, denge ve yasal çerçevenin anayasal bir zemine oturtulması gerekiyor. Şimdi bir sorun yok. Ama sorun gözükmemesi sistemin sıkıntıları olmamasından değil, arada ki anayasal boşluğu hissettirmeyen Ak Parti Hükümetleri ile Cumhurbaşkanının varlığı ve uyumlu çalışmasıdır. Fakat devletler ihtimaller üzerine yönetilmez. Boşluk kaldırmaz. Varsa muallakta olan bir şey yasa ve kanunlarla karara bağlanır.
Sistemin sorunları zaten mevcut. Devleti hantallaştıran bürokrasiye boğan bir darbe anayasası 1960 darbesinden sonra tüm hastalıklarını her darbede katlayarak taşımış. Serbest seçimle ve milletin büyük bir teveccühü ile iktidara gelmiş Demokrat Parti bir darbeyle yıkılmıştı. Demokrat Parti’nin bu milletten gördüğü ilgi kendisini devletin sahibi sanan askeri ve bürokratik yapıyı ürkütmüş, onların tabiriyle bir daha Hasolar – Memolar ve Soğan – Sarımsak kokanlar hükümet olmasın veya hükümet kursalar dahi iktidar olamasınlar diye 1960 anayasası yapıldı. O anayasa derki, “Devlet Anayasal Kurumlar eliyle seçilmiş hükümetler tarafından yönetilir.” Cumhurbaşkanlığı makamı 60 anayasası ile muazzam güçlendirilmiş, Anayasa Mahkemesi gibi siyasetin yönetme alanlarını daraltıp, kısıtlayacak, millet iradesinin yönetime yansımasını elekten geçirip, istemedikleri hiçbir şeyi yaptırmayacak kurumlar yapılar ihdas edildi. Muazzam yetkilerle donatıldılar.
1980 darbesi de 60 Anayasasını tahkim etmiş, bu vesayetçi kurumsal yapıları güçlendirmiştir. Yani demokratik kanalların vesayetçi yapılarla sınırlandırıldığı bir anayasal düzlem ve yapı var.
Bunu vesayetçi yapılardan beslenen, darbe ve bu anti demokratik mekanizmalar eliyle iktidara gelmiş, gelme umudunu bunlara bağlamışlar dışında tüm siyaset erbabı hep dile getirir. İşte bu sebepledir ki 2011 Genel seçimleri öncesinde neredeyse istisnasız tüm siyasi partiler seçim kampanyalarında meydanlarda seçmene, millete YENİ ANAYASA vaadinde bulundu.

9) Yeni bir Anayasa yapılamadı sonuçta. Peki yapılabilseydi bu Cumhurbaşkanlığı Sistemi için anayasa değişikliğine veya referanduma gerek olmaz mıydı?
Referandum meclisin yeni anayasa konusunda mutabık kalma oranına göre belirlenirdi. Yeni anaya yapılamadı çünkü özellikle CHP masaya zaten masayı devirmek için oturmuştu. Biz mecliste grubu bulunan tüm partiler ile eşit temsil oranıyla bir Yeni Anayasa Komisyonu kurduk. Benimde yakından izlediğim bir komisyon çalışması yapıldı. Normalde mecliste komisyonlar teşekkül ederken partilerin sandalye sayılarına göre komisyona üye verir. Ak Parti o zaman hem samimiyetimizi göstermek hem de millete verdiğimiz sözü tutmak adına her siyasi partinin 3 üye ile komisyona katılmasına razı oldu. En küçük parti HDP’nin de 3 üyesi oldu komisyonda en fazla milletvekiline sahip Ak Parti’nin de… Bu komisyonlar yine TBMM İç Tüzüğüne göre belli çalışma takvimi disiplinine göre çalışır ve biter. Ama neredeyse 1 yıl çalıştı bu komisyon ve üniversitelerden, STK’lara, Odalara, Bilim Adamlarına kadar binlerce Anayasa taslağı, değişiklik teklifi, önerisi bu komisyona adeta aktı. Komisyon çalışmasından sonuç almak adına uzlaşamadığı maddeleri atlayıp, çalışmasını devam ettirdi. CHP kesinlikle bir sistem değişikliğinin konuşulmaması gerektiğini ve tartışılmasına bile tahammülsüz durdu. Oysa Demokratik gelişim karşılıklı münazara kültürü ve uzlaşı da gerektirir. Ama masaya zaten yeni bir anayasa yaptırmamak için oturmuşsanız bir bahane bulmanız kolay.

10) MHP şimdide bu değişikliği savunurken kırmızı çizgilerinin korunmuş olmasını zaten dile getiriyor. Peki niye bir şey çıkmadı komisyondan?
EVET. Yeni Anayasa görüşmelerinde MHP’nin kırmızı çizgi ilan ettiği ilk dört madde zaten 16 Nisan değişikliğinde yerini koruyor. Zaten bu ülkede ne bayrak, ne İstiklal marşı ne de üniter yapı tartışılacak konular değildir. Bunda toplumsal mutabakat var. Asıl sorun CHP’nin tutumuydu. Şimdi bir düşünün ülkenin ihtiyaçları doğrultusunda darbe anayasasından kurtularak yeni bir toplumsal mutabakat arayışındasınız ama sistemi konuşmayacaksınız. Peki ne zaman konuşacaksınız? Yeni anayasayı yaptıktan sonra mı başlayacaksınız konuşmaya! Böyle bir mantık olabilir mi? Üstelik sistemle ilgili seçilmiş bir Cumhurbaşkanı ile zaten sistemde adı konulmamış bir değişim olmuş. Yeni anayasa görüşülürken bununda yasal zemine oturtulması aklın gereğiydi. Sonuçta Yeni anayasa Komisyonu 61 maddede tüm partilerin ortak fikriyle uzlaşıldı. Ne oldu? CHP, bunun TBMM Genel Kurulu’na getirilip, kabul edilmesine yanaşmadı.
Yani Ak Parti olarak 16 Nisan Referandumuna gelene kadar fiili durumu siyasetin dinamikleri ile çözmek, seçilmiş cumhurbaşkanının doğurduğu temsil güçlenmesini, yürütmede ki çift başlılığı demokratik mekanizmalarla bir zemine oturtmak için büyük gayret göstermiştir. Şimdi yakınan siyasi aktörlerin ise çözmek yerine engelleme çabalarını gördük, bugün ise çözümün bir parçası olmadıkları gibi bu sorunun halk tarafından çözülmesinin de engellenmesi için ellerinden geleni yapıyorlar. Sadece bu değişiklik paketinin komisyon ve meclis görüşmeleri safhalarını hatırlayın, kürsü işgalleri, ısırmalar, burun kırmalar, tekmeler, boğaz sıkmalar, tehditler, oy kullanan milletvekillerini kameraya almaya çalışmalar, oy kullanmayı yavaşlatma girişimleri, kendini kürsüye kelepçelemeler. Bunların hiçbirisi yasal ve demokratik teamüllerin içinde değildir. Meclis çalışma disiplinin belirleyen İç Tüzük’e aykırıdır. gelin görün ki meclisi çalıştırmamak için her şeyi yapanların ironik şekilde sanki meclisin yetkileri çalınıyor havasında kampanya yapmaları garip…

11)Cumhurbaşkanlığı sistemiyle Türkiye’de önüne geçilecek en büyük sorun nedir?
Kurulduktan bir yıl sonra 2002'de yüzde 34 oyla ülkeyi yönetme hakkını alan Ak Parti, ne de başka bir parti bundan sonra hiçbir zaman yüzde 34'le yönetim hakkına sahip olmayacaktır. Bu ülkeyi yönetebilmek için en az yüzde 50 artı 1 almak gerekir. Bu da uzlaşma demek.
İki başlılık ortadan kalktığı gibi fiili durum yasal zemine oturacak. Kurumsal dinamizm artacak. Gereksiz hale gelen kurumların tasfiyesi, benzer iş yapan birim veya kurumların birleşmesi kolaylaşacak. Kurumsal düzenlemeler ile uğraşmayan Meclis esasa ilişkin konulara ve kanun yapımına daha fazla zaman ayırabilecek.
CB sistemi yürütmenin daha hızlı karar almasına izin veren bir sistemdir. Bu sayede daha etkin bir yönetim ortaya çıkacaktır, gelişen olaylara zamanında tepki vermek daha kolay olacaktır. Parlamenter sistemde karar alma mekanizmalarında görülen yavaşlıklar ve bunlardan kaynaklanan sorunlar ortadan kalkacaktır.
Diğer taraftan iki başlılık ve fiili durumun devam etmesini isteyen siyaset yelpazesinin “CB Sistemi işsizliği önleyecek mi? akaryakıt fiyatlarını düşürecek mi?” yaklaşımı çok sığ bir popülizm. Bunlar bir sorunsa zaten mevcut sistem düzeninde var olan sorunlar. Ama elbette hükümetlerin hızlı karar alma ve uygulama yeteneği, istikrar garantisi yatırım planlamalarını arttıracak, yönetimin etkinliğinin ekonomiye yansımaları da olacaktır. Mevcut sistemde var olan sorunları söyleyip, “ Bu sorunları önerilen sistem çözecek mi?” diye sorduktan sonra mevcut sistemin devamını istemek (Gülüyor)

12)“Rejim Değişiyor” ve “Tek adamlık geliyor” gibi söylemleri kullanarak ‘Hayır’ kampanyası yürütenlerin aynı zaman da sizin deyiminizle mevcut sisteminin devamına çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
İronik tabi. Kolaycı siyaset diyorum ben buna. 2002’den beri yapılmış tüm seçimlere, referandumların CHP kampanyalarına bakın aynı şeylerin söylendiğini görürsünüz. “Tek adam, diktatör, teokratik yönetim” vs.
Oysa önerilen Yeni Hükümet Sistemi CB’nın yetkilerini tam aksine sınırlandırıyor. Şuan CB’ları zaten yargılanamaz. Her türlü yetkiye sahipler ama sorumlulukları yok. Hukuki sorumlulukları yok. Cumhurbaşkanlarının siyasi sorumlulukları da ancak Recep Tayyip Erdoğan’ın 2014 yılında millet tarafından seçilmesiyle başladı. Cumhurbaşkanları millete karşı seçilerek sorumlu hale geldiler.

Mevcut CB’larının herkes sadece “İhaneti Vataniye Kanununa” göre yargılanabileceğini sanıyor. Lakin Hıyanet-i Vataniye Kanunu, Türkiye'de 29 Nisan 1920'de çıkarılan ve 12 Nisan 1991'de yürürlükten kaldırılan vatana ihanet suçuna dair bir yasadır. Yani mevcut sistem içinde CB’nını yargılayacak hiçbir kanun ve yasamız yoktur.
Bu sistem değişikliği ile CB’larının yargılanmasının önü açılıyor. Yargı yolu açık ve meclis denetimine tabii bir sistemde “CB Tek Adam Olacak” iddiası ya demokratik mekanizmayı anlamamak ya da art niyetli bir tutumdur. Türkiye Cumhuriyeti demokratik bir hukuk devleti olarak bu özelliklerini tahkim edecek.

‘Diktatörlük Gelecek’ diyenler var. Aynı çevrelerin bugüne kadar CB’nımız Sayın Tayyip Erdoğan için “Tek Adam, Diktatör, Otoriter vb” asılsız suçlamalarla saldıranlara şunu sormak hakkımız; Hani CB diktatördü? Madem diktatörse bu değişiklikle tekrar mı diktatör, tekrar mı tek adam olacak? Yani önceden yalan mı söylüyordunuz? O zaman bunu bir itiraf etsinler. Çıkıp desinler ki “Ey millet biz size eskiden yalan söyledik, Tayyip Erdoğan’a diktatör diye iftira attık” böyle ezber siyaset olur mu? Milleti bu kadar da yanıltmaya çalışmak çok da ahlaki bir siyaset biçimi değildir. Cumhurbaşkanı’nın “sorumsuzluğu” ortadan kalkıyor, “yetkili ama sorumsuz” olmaktan çıkıyor.
Meclis denetim ve cezai sorumluluk geliyor. Cumhurbaşkanı soruşturulabiliyor ve gerek görülürse yüce divan’a yollanıyor. Üstelik halkın yarısından fazla oy almak zorunda. Bu durumda nasıl bir tek adamlıktan bahsedebiliriz? Yargılanabilen ve denetlenebilen bir lider, görev süresi belli ve görev ve yetkileri kanunla, yasayla belirlenmiş ama bunun adı Tek Adamlık olacaksa Demokrasinin ne olduğunu tekrar tanımlamak lazım. Bu çarpık akla göre demek ki demokrasi bir kişinin sorumsuz, yargı denetimine, meclis, senato vb hiçbir yaptırıma, sınırlamaya tabi olmadan istediği her şeyi hiçbir kanun ve anayasal kurala bağlı olmadan yapmasıdır.! Böyle bir iftira kabul edilemez.
Rejim değişikliği yok. Değişen hükümet sistemi. Türkiye’nin yönetim şekli, Anayasanın 1.maddesinde belirtildiği üzere değişmemektedir Cumhuriyettir. Bu bağlamda Cumhurbaşkanlığı Sistemi bir rejim değişikliği değil; bir hükümet sistemi değişikliğidir.
Yönetim sistemimizin tartışmalarının tarihi, Cumhuriyet’imizden eskidir. Mesela Meclis, başbakan, bakanlar kurulu gibi pek çok kurumumuz cumhuriyet öncesinde de mevcut. Birileri doğruyla yanlışı birbirine katarak, milletin kafasını bulandırmaya çalışıyorlar. Şuanda millete arz ettiğimiz değişiklik yasama, yürütme ve yargı arasındaki ilişkileri yeniden düzenlemeye yönelik bir tekliftir. Bu organların hiçbiri ortadan kalkmıyor. Parlamento yine yerinde, hiçbiri diğerine bağlanmıyor, sadece görev tanımları yeniden yapılıyor. Esasen cumhurbaşkanını halkın seçmesiyle yani seçilmiş bir CB ile yeni sistemin ilk adımları 2007’de atıldı. 2014 CB seçimi ile yerleşti. Sistemin adı: “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi” Yeni sistemde yürütme doğrudan millet tarafından seçilen, sorumluluğu da millete ait olan cumhurbaşkanı tarafından ircaa edilecek. 5 yıl süreyle göreve getirilen cumhurbaşkanı belirlenen yasal çerçeve içinde hükümet edecek.”
ON yıl önce söylenen ve sürekli yapılmak istenenleri hatırlayın. AK Parti karşıtlığını sürekli rejim tartışması zeminine çekip, sulandırmak isteyen “Cumhuriyet elden gidiyor” sloganları atıyordu. Bugün yine aynı zihniyet tarafından tekrar ediliyor. Aynı şeyleri tekrar edip, farklı sonuçlar beklemek ne kadar doğrudur? Halk o zaman da gerek cevabı verdi, şimdi de verecektir. Halk en güzel cevabı verir.

13)‘CHP ve Hayır diyen siyasi partilerin ‘EVET çıkarsa toplum bölünür’ eleştirileri hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bunu söyleyenler millete ve bu milletin iradesine güvenmeyenlerdir. 15 Temmuz akşamı çıplak elleri ve göğüslerini darbecilere karşı siper edip, canlarını ortaya atan bu millete güvenmemek, Türkiye sosyolojisini ıskalamaktır. Hiç kimse 15 Temmuz yaşanmamış, olmamış, binlerce kahramanlık destanı yazılmamış gibi sorumsuzca davranmamalıdır. Bırakın kanunları, vatansever devlet adamlarımızı, polis, asker, memur binlerce kamu çalışanını bu millet bölünmesine rıza gösterir mi? Buna asla izin vermez. Sistem değişince ceza yasaları mı değişecek? Değişmeyecek. Mevcut anayasanın sadece 18 maddesi değişince ülke mi bölünür? 60 kere değişmiş. Tam tersine milli birlik yönünde her siyasi parti uzlaşı arayışını devam ettirecek. 2014 CB Seçimlerini hatırlarsak, 13-14 parti bir aday etrafında uzlaşmıştı. Üstelik MHP ve BBP’nin destek verdiği bir değişikliğin ülkeyi böleceğini söylemek akla ziyan. PKK’nın açtığı çukurlardaki teröristlere “Hendek Kazan Arkadaşlar” diye hitap edenler söylüyorsa inanacak mıyız? Bunu kime söylüyor? Türkiye’nin her yerinden oy alan ve neredeyse her ilden milletvekili çıkaran parti mi bölecek?

14)Yeni sistem terör olayları ve ekonomiye nasıl etki edecek?
Daha önce söylediğim gibi hızlı karar alma ve uygulama, bürokratik çalışma disiplinin artması devletin işleyişini iyi yönde etkileyecektir. CB Sisteminde bakanlar dışarıdan atanacağı için siyasi dengelerden daha çok kendi alanında başarılı isimler ve icraatta seçim bölgesini değil, genel ülke çıkarlarının gözetilmesine, yatırımların bu yönde daha sağlıklı planlanıp, yapılmasını sağlayacak. Terörün sadece ekonomik sebeplerden kaynaklandığını elbette söyleyemeyiz ama geri ekonominin terörü tetiklediğini de göz ardı edemeyiz.
Zaten KHK gibi hızlı karar alma mekanizması isim, şekil, yöntem değiştiren terör örgütlerine karşı hükümetlerin hızla devleti terör odaklarına karşı yeniden yapılandırıp, teröre karşı mücadele yöntemlerini çeşitlendirmesi karşısında bu şer yapıların hareket alanı daralacaktır.

15)Referandumdan EVET çıkması, bürokratik oligarşinin ve vesayet sisteminin sonu mu demek? Yani darbeler ve koalisyon dönemleri tarihe karışacak diyebilir miyiz?
Milletin %50’den fazlasının teveccühü ile seçilmiş bir hükümete darbe yapmak öyle kolay değildir. CB Sistemi ile hükümetlerin meşruiyetleri gibi toplumsal kabulleri de artacak. Zaten siyasi tarihimizde ki darbelere bakarsak, zayıf hükümetler, koalisyon hükümetleri dönemlerinde olduğunu görürüz. 2002’de Ak Parti iktidara geldiğinde %34 oy oranıyla hükümet olmuştu ki milletvekili sayımız şimdikinden bile fazlaydı. Mevcut sistemde temsilde adalet olduğunu bile sorgulayabiliriz.
Koalisyonlar zaten bitiyor. Düşünün şuan Türkiye 65. Hükümet tarafından yönetiliyor. Oysa biz serbest seçimlere 1950’lerde geçtik. 1923’ten bu güne 5 yılda bir seçim yapıldığını hesap etsek dahi 18. Hükümetle yönetiliyor olmamız gerekmez miydi? Bu hesapla 6-7 ayda bir hükümet değişmiş Türkiye’de. Böyle bir yapıda istikrardan bahsedebilir miyiz? Mevcut sistem istikrar üretmiyor. Ülkemizin büyüme hızlarına bakarsak, tek parti dönemlerinde iktisadi kalkınma ve ekonomik büyümenin en yüksek olduğunu da görürüz.

16)15 Temmuz FETÖcü Askeri darbe kalkışması referandum sürecini daha da gerekli mi kıldı sizce?
Bu FETÖ yapılanmasına baktığımızda devletin ve özellikle askeriyenin içine ilk en zayıf hükümetlerin olduğu 1970-80 arasında sızmaya başladığını görürüz. 80 darbesinin kaotik ortamında ise askeriye dışında polis akademilerine yoğunlaşmışlar. Terör örgütleri güçlü siyasi yapıları ve toplumsal desteğin yoğun olduğu hükümetleri sevmez. Çünkü hareket alanları daralır, hızlı karar alma ve müdahale etme kabiliyeti terör odaklarının hareketini kısıtlar. FETÖ’nün askeri bir darbe girişimine siyaset kurumunda özellikle yürütme erki içinde istediklerini yapamaz hale gelince karar verdiği bir gerçektir. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan ve iktidar partisi olarak özellikle Ak Parti’nin devletin içine çöreklenmiş bu yapıyla mücadele edip, maaşı devletten emri dışarıdan alan bu örgütle mücadelesi neticesi sıkışan terör örgütü tüm gücüyle darbeye kalkıştı. Bu kalkışmaları da milletin sinesinde parçalandı, dağıtıldı.
Tek başına olmasa da 15 Temmuz sistem değişikliğinin var olan fiili durumun daha hızlı şekilde bir netliğe kavuşması gerekliliğini hızlandırdı. Özellikle MHP bu konuda ki desteğinin 15 Temmuz bağlantılı olduğunu sık sık dile getiriyor.

17)CB Sistemiyle birlikte hükümet karşısında meclis zayıf mı kalacak peki?
Meclisin yetkileri azalmıyor. Tam tersine normalde bizim meclisin iki görevi vardır birisi yasama yani kanun yapma diğeri ise denetleme. Mevcut sistemde zaten fiilen meclisin hükümetleri denetleme imkanı yok. Çünkü hükümeti kurabilmek için meclis çoğunluğunu almanız gerekiyor. Bu durumda sizi çoğunluğu sizde olan meclis mi denetleyecek?
CB Sistemiyle “Güçlü meclis, güçlü vekil” dönemi başlıyacak. Milletvekilleri başlangıç safhasından itibaren kanunların hazırlanmasında sorumluluk alacak. Mevcut sistemde bir milletvekilinin hangi yetkileri varsa aynen muhafaza ediliyor. Sadece bir milletvekili hükümette görev alırsa artık iki kimliği olmayacak. Yani bakan olursa vekilliği düşecek. Aynı şekilde kanun teklifi verebilir. Komisyonlarda görev alabilir. Gündem dışı söz alabilir. Milletvekili asli görevi olan yasama ve denetleme işini yapacak.
TBMM sadece yasa yapan bir mekanizma olmaktan çıkıyor ve aynı zamanda yürütmeyi denetleyen bir pozisyona geliyor.
Parlamentonun zayıfladığını iddia etmek için mevcut sistemin ne olduğuna ve yeni sistemin ne getireceğine karşılaştırmalı bakmak gerekiyor.
Mevcut sistemde yürütme yani hükümet meclisin içinden çıkıyordu. Yani Başbakan ve bakanların çoğu hali hazırda milletvekillerinden oluşuyor. Dolayısıyla bir başbakan veya bakan aynı zamanda milletvekili. Peki, aynı zamanda bir milletvekili olan hükümet üyesinin kendisi hakkında açılmış bir meclis soruşturmasına veya araştırma önerisine onay vermesi beklenebilir mi? Rejit bir örnekle bir hakim kendisi hakkında açılan bir davada karar alma mekanizmasında yasal olarak bulunabilir mi? Yani kendisini yargılayan heyetin içinde olabilir mi? Böyle bir durum var.
Diğer bir durum ise mevcut sistemde her milletvekili aynı zamanda bir kabine üyesi adayı olduğundan parti disiplinine sadakati daha güçlüdür. Fakat CB Sisteminde milletvekili eğer bakan olursa milletvekilliği düşecek. Yani kendi kendini yargılayan veya denetleyen biri olamayacak. Meclis bu yönüyle güçlenecek.
Şimdi hükümetler meclise kanun teklifi verebilir. Zaten meclisin çoğunluğuna sahip bir partinin hükümet etme yetkisi aldığını düşünürsek, hükümetlerin denetlenmesi neredeyse mümkün değildir. Siyasi tarihimiz bunun örnekleri ile doludur. Bugüne kadar hükümet üyeleri hakkında mecliste 500’ün üstünde gensoru verilmiş ama sadece 4’ü kabul edilmiş ki bu kabul da koalisyon hükümetlerinde iç rekabetin sonucu bir siyasi tavırdan kaynaklıdır.
CB Sisteminde ise artık, milletvekillerinin karşısında ve üstünde oturan ve oy kullanabilen bakanlar olmayacağı gibi hükümetler kanun teklifi veremeyecek. Yasama hakkı sadece mecliste ve milletvekillerinde olacak.
Şimdi ne oluyor, Bakanlar Kurulu yada mecliste çoğunluğa sahip parti grubu yasa teklifi hazırlıyor, genel kurulun (meclisin) gündemini belirliyor sonra da bunu oyluyor. Oysa CB Sisteminde Hükümet sadece Bütçe Teklifi verebilir. Oylamaya katılamaz. Meclis onaylamaz ise bu teklifi bir önceki yılın bütçe artış oranında artırıma gider.
Ekonomiye katkısını sormuştunuz ya! TBMM Bütçe Komisyonunda her yıl Kasım ayından Aralık sonuna bir sonraki yılın bütçesi görüşülür ve bakanlık bütçeleri karara bağlanır. bakanlıklar bu belirlenen bütçeler konusunda kıskançtır. Yani her yıl daha fazlasını almak için çırpınırlar veya bütçelerini düşürmemek için. Oysa diyelim ki bir bakanlık bu yıl yatırım ihtiyacı azdır. Ama diğer taraftan başka bir bakanlığın yatırım planı bu yıl yoğunlaşmıştır. Bu durumda bütçe kaydırmaları, yatırımı hızla bitirme zorlaşıyor. Şunu diyebiliriz yani, CB Sistemi ile yatırımlar çok ama çok hızlı başlanıp, tamamlanacak.
Meclisin işleyişi bakımından değişen bir şey de yok. Milletvekili yine kanun teklifi verebilecek, gündem dışı söz isteyebilecek, soruşturma ve araştırma komisyonları var. Sadece güvenoyu ve gensoru yok.
Çünkü CB Sisteminde hükümet meclisten çıkmıyor. Güvenoyunu doğrudan milletten alıyor. Hükümet etme yetkisini meclisten almıyor ki kendini meclise onaylatsın. Milletin doğrudan seçtiği hükümet kendini daha yukarda birine onaylatması gerekir ki demokrasilerde milletten büyük merci olmadığı için yapacak bişey yok. Fakat doğrudan milletin seçtiği bir hükümetin meclis tarafından düşürülmesi de yine mümkün ama burada bir denge getirilmiş. Eğer meclis 600 milletvekilinin 400’ünü bulursa hükümeti düşürüp, seçimleri yenileyebilir ama bu durumda kendi seçimini de yenilemiş olacak. Yani bizim mecliste sık sık siyasi husumetle verilmiş ve meclis çoğunluğunun çıkardığı hükümet tarafından akim bırakılmış gensoruları sürekli görüyoruz. Yani gensoru mekanizmasının mevcut sistem içinde bir işlevi zaten yok.
TBMM’nin güçlendiğine dair şöyle de bir misal verebiliriz: Mevcut yasalarımıza göre bugün bizim meclisimizin CB’nını düşürme yetkisi yok. Ama CB’nın meclisin içinden çıkan hükümeti de meclisi de düşürme ve yenileme yetkisi var. 7 Haziran seçimlerini hatırlayın, hükümet kurulamaması üzerine CB Anayasanın 106. Maddesindeki yetkisini kullanarak, genel seçimleri yenilemiş ve 25. Dönem Milletvekillerinin vekillikleri 2 Kasım seçimleriyle bitmişti. Seçimle gelmeyen CB’ları için de yoktu. Yani meclis kendi seçtiği CB’nın yetkilerini geri alamıyor, düşüremiyordu. Ama yeni sistemde TBMM CB’nı seçimlerini yenileyerek, düşürebilir. Şimdi burada meclis hükümet ve CB’na karşı güçlenmiş mi oluyor yoksa zayıflamış mı? Soruşturma ve araştırma komisyonları yerinde duruyor. Üstelik bu komisyonların kurulması, işletilmesi konusunda hükümet üyelerinde oy hakkı olmayacak.

18)Aslında milletimizin en fazla sorduğu soru “Tayyip Erdoğan’dan sonra ne olacak?’ sorusu. Cumhurbaşkanı Erdoğan gibi halkın büyük kısmının desteğini alabilen bir liderden sonra sistem doğru işleyecek mi?
Devletler ve Hükümet Sistemleri kişilere bağlı olarak oluşturulmaz ve Cumhurbaşkanlığı Hükümet modeli de kişilere bağlı değildir. Elbette Recep Tayyip Erdoğan büyük bir devlet adamı ve Türk Siyasi tarihinde övgüyle anılacak işler yapmış bir liderdir. Ben daha önce Başkanlık Sistemini Türkiye için öneren ve tartışılmasını isteyen başta Rahmetli Turgut Özal ve Süleyman Demirel’in tavsiyelerini önemsiyorum. Sayın Cumhurbaşkanımızla birlikte bu 3 lider siyasetin her kademesinde görev almış ve devletin en üst makamına kadar çıkmış, Cumhurbaşkanlığı yapmış isimler. Dolayısıyla sistemi her açıdan görme, aksaklıklarını ve marazlarının çözümünü en iyi gören insanlar. Milletvekilliği, Belediye Başkanlığı, Parti başkanlığı, Bakanlık, Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı makamlarında bulunan bu isimler sistemin ne olması gerektiği yönünde bir şey söylüyor veya söylemişse bunlara kulaklarımızı tıkayamayız. Bizler fani, gelip geçici insanlarız. Fakat devletin bekası için yönetim sistemimizin daha iyiye doğru ilerlemesini sürdürmesi, değişime ayak uydurması gerekir.
Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi binlerce yıllık devlet tecrübelerimize, sosyal dokumuza uygun, Türkiye’ye özgü, yerli ve milli bir yönetim modeli öneriyor.
CHP Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu biliyorsunuz “CB ayrı başbakan ayrı partiden olursa ne olacak?” diye bir radyo programında laf etti (gülüyor). Komisyonda görüşülmüş, Genel Kurulda 2 kez görüşülüp, onaylanmış ama ilgisini çekmemiş anlaşılan!
Sürekli asılsız iddialarda bulunuyor. Geçen gün bir mitinginde “CB istediği kadar yardımcı atayacak. Cumhurbaşkanına bir şey olursa da milletin seçmediği bu yardımcılardan birisi halkı yıllarca yönetecek. Üstelik istediği kadar yeni Bakanlıkta oluşturabilir” dedi. Ben bunları bilinçli söylediğini düşünmüyorum. Çünkü siyasetin tek lim

anının ahlak olduğunu, millete karşı dürüstlük olduğuna inanıyorum.
Bunları söyleyebilmek için elbette sadece anayasa değişikliği teklifini bilmemek yetmez ayrıca mevcut sistemi de bilmemek gerekir. Mevcut sistemde Başbakan istediği kadar Başbakan yardımcısı yapma yetkisine sahip mi? EVET. Dışardan Bakan alabilir mi? EVET. Hatırlayın. O zaman Dışişleri Bakanlığına getirilen Sayın Ahmet Davutoğlu milletvekili değildi. Peki Başbakan bu yardımcılarına bugün yurtdışına çıkarken vekalet veriyor mu? EVET. Mevcut sistemde Cumhurbaşkanına bir şey olursa yardımcısı sadece 45 gün içinde yenilenmesi gereken seçimlere kadar hükümet edecek. O kadar.
Cumhurbaşkanlığı Sistemi toplumsal uzlaşmayı gerektiren bir sistem. Tayyip Erdoğan milletin sevgisini kazanmış bir isim olarak, CB seçiminde ilk turda seçildi. Fakat bundan sonra da böyle olacak, CB adayları ilk turdan seçilir diyebilmek zor. Ülkeyi yönetmek isteyen, iktidara gelmek isteyen partiler toplumun genelinin itibar ettiği, benimseyeceği, kişiliği, başarıları ile milletten onay alacak adaylar çıkarmaya mecbur kalacak. 2014 Cumhurbaşkanlığı seçiminde CHP kendi içinden bir aday çıkarmadı. Mesela Sayın Kemal Kılıçdaroğlu kendisi aday olmadı. Çünkü CHP’nin oy oranı belli, CHP’nin kendi içinde Kılıçdaroğlu’nun oy oranı da belli. O zaman ne yaptılar? Normalde CHP çizgisine hiç uymayan, hatta CHP’den mevcut yapı içinden çıkıp, Milletvekili adayı bile olamayacak kadar parti ideolojisinden uzak bir isim Sayın Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday gösterdiler. Sağ kesimden yani kendi tabanları dışından da oy almak için sistem CHP’yi buna zorladı.
Aynı CHP ise TBMM Başkanlığı seçimlerinde biliyorsunuz bir sene önce CB adayı olarak gösterdikleri Sayın İhsanoğlu’nu desteklemedi ve kendi adayını gösterdi. Çünkü orada milletin oyuna talip değildi. Daha önce TBMM ve Cumhurbaşkanını meclisin seçtiği dönemlerde olduğu gibi bir pazarlık, farklı bir katakulli olurda kendi adayımı seçtirebilir miyim dedi ve parti menfaatini gözetti. Oysa Cumhurbaşkanlığı Sisteminde sadece parti menfaatini gözeten parti kaybeder.

19)CHP’li Akif Hamzaçebi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan sonra ya laik bir diktatör gelirse açıklaması dindar kesimi korkuttu. Türkiye Hamzaçebi’nin dediği gibi bir sonuçla karşılaşılır mı?
Dediğim gibi artık öyle uçlarda, belli ideolojilerinin ve belli kesimlerin sözcüsü, milletin bir kesimine kin ve düşmanlık besleyen birilerinin iktidara gelmesi imkânsız. Sayın Hamzaçebi’nin böyle bir endişesi varsa böyle adaylar göstermesinler! Latife tabii ama böyle bir şeye millette, yasalarda, mecliste müsaade etmez. 15 Temmuz’da tanklara kafa tutan, merminin üzerine koşan bir milleti bunlarla korkutamazlar. Öyle şey olur mu? Nasıl diktatör olacak, yasa yapma yetkisi mecliste, denetleme yetkisi mecliste, gerekirse seçimleri yenileme kararı da alabiliyor mu meclis EVET. CB’nının KHK çıkarma yetkisi var ama bunu anayasada belirlenen sınırlar içinde ve temel hak ve özgürlükleri ihlal edecek şekilde yapamayacak. Aynı şekilde CB bir KHK çıkardığında aynı konuda TBMM de bir karar alırsa KHK geçersiz olacak. Böyle bir sistemde nasıl diktatör çıkabilir.
Gerçeği söylemek gerek, asıl diktatörler mevcut sistemden çıktı. Darbelere ve darbecilere ve darbe yönetimlerine bakarsak bunu görürüz. Demokratik seçimle, milletin genel iradesiyle seçilmiş biri, üstelik 5 yılda bir yenilenecek seçim ve en fazla iki kez seçilebilecek. Böyle diktatör mü olur?
Benim kendilerine tavsiyem millete, milletin seçtiğine güvensinler. Sürekli millet iradesiyle seçilmiş insanlara diktatör, tek adam gibi ithamlar yerine yapıcı siyaset ile destek olsunlar. Bu sistemden diktatör değil, siyasi istikrar ve uzlaşı çıkar.

20) Seçilme yaşının 18’e indirilmesinin nedeni nedir?
AB Ülkelerine bakarsak bir milletvekilini seçmek için gereken seçmen oranının en yüksek olduğu ülkeyiz. Türkiye’de Milletvekili başına düşen seçmen sayısı 103 bin. Bize en yakın Almanya’nın ise 94 bin. AB ortalaması ise 40 bin. Türkiye’nin nüfusu arttı nitelikli temsil açısından da 18- 25 seçilebilme yaşındaki 14 milyonu da göz önüne alırsak, 50 yeni milletvekili bizi AB ortalamasını bırakın Almanya’nın ortalamasına yaklaştırıyor: 95 bin.
Elbette daha güçlü, etkin ve hızlı bir parlamentonun oluşması adına temsili artırmak faydalı olacaktır. Mesela; 18 ihtisas komisyonunun her birinde 26’şar milletvekilinin olduğunu göz önüne aldığımızda 468 milletvekili ile temsil edildiğini görmekteyiz. Bunun yanı sıra; oluşabilecek araştırma komisyonları, soruşturma komisyonları, dostluk grupları, bakanlıklar ve siyasi partilerdeki görev ve sorumlulukları da göz önüne alındığında yetersiz kalmaması adına bu artışın yerinde olduğunu da söyleyebiliriz. Vatandaş açısından daha fazla çözüm yolu ve siyasi kanal oluşmuş olacaktır.
Şuan bunu eleştiriyorlar ama biz seçilme yaşını 25’e indirdiğimizde aynı eleştirileri almıştık. Biz gençlerimize güveniyoruz. Bugün ülkemizde 18-25 yaş aralığında yani seçimlerde oy kullanabilen seçen ama seçilemeyen 15 milyona yakın bir kitle var. AB ülkelerine baktığımızda ise %78’inde seçilme yaşının 18 olduğunu görürüz. Herkes 18’i konuşuyor ama 24 yaşında Üniversiteyi bitirmiş, kariyerini yapan, işini kurmuş, evlenmiş, sorumluluk sahibi milyonlarca gencimizi düşünmüyorlar mı milletvekilliği için? Şimdi milletvekili üst sınırı da 82 ama mecliste bu yaşa en yakın kişi (‘Allah uzun ömür versin’ diyor) Sayın Deniz Baykal. Biliyorsunuz Türkiye yaşam ortalaması artıyor. Allah daha da arttırsın isteyenin. Diyelim ki Japonya gibi yaş ortalaması 100’lere dayandı. O zaman da bu yaş ortalamasını bir parti daha yukarı çekmek için kanun teklifi verebilir. Gayette normal olur.
Özel olarak belirtmem gereken bir şey var. “GENÇ” kelimesi dünyanın tüm dillerinde belli bir yaş aralığını tanımlamak için kullanılır. İngilizce “YOUNG” veya Almanca “JUNG” veya Fransızca “JEUNE” bir insanın yaşam cetvelinde ki bir dönemi işaret eder. Yalnızca bizim Türkçemiz de GENÇ aynı zamanda CEVHER yani mücevher manasına da gelir. Yani zenginliktir, hazinedir.
Burada seçme yetkisini verdiğimiz gencimize seçilme yetkisini de veriyoruz. Bunu kabul etmeyen parti aday göstermez. Ben gençlere güvenmiyorum. Askerde vatan savunmasında eline, silah verdiğimiz, tank idare eden, güvenliğimizi, milli savunmamızı emanet ettiğimiz gence güvenmeyen kendi bilir biz güveniyoruz.
Toplum bilimcilerin malumudur Kuşak farkı dediğimiz bir olgu vardır. Bu belli yaş aralıklarının sosyo psikolojileri arasındaki farkı betimlemek için kullanılır. Yani dünyayı algılama, kavrama, anlamlandırma farkı. Bu fark ya da yaş aralığı mesela 100 sene önce 50 olarak görülürken, sonrasında kuşak farkları arasında ki yaş farkı gitgide düştü. Biz üniversite okuduğumuz yıllarda ortalama 25 kabul edilirken 20’ye düştü bugün 10-15 aralığında olduğunu dile getiren sosyal bilimciler var.
Biz köyde ki 3 çeşmeden eve sırtımızda tenekelerle su çeken, televizyonu komşuda gören, cep telefonunu hayal dahi edemeyen bir çocukluk geçirdik. Çelik çomak onadık. Soba başında masallar dinledik. Fakat bizim hayal edemediklerimizin içine doğuyor yeni nesiller. Konuşmayı öğrenmeden, okuma yazma bilmeden cep telefonu, internet kullanan, tableti olan başka bir nesil geliyor. Dolayısıyla bizim kuşağın onların algılarını, dünyaya bakışlarını bilmemiz çok zor. Bununla birlikte önceliklerini, taleplerini, sorunlarını kavramamızda öyle… Peki, bu kadar kopuk bir algı ve kuşak farkını bizlerin anlamadan kanunlar yapması, hükümet etmesi, onların tasavvurlarını görmezden gelerek, siyaset üretmesi sağlıklı olur mu?
18 – 25 yaş bunun için çok önemli bence. Elbette seçilme yaşını 18’e indirince meclis 18-19 yaşında milletvekilleri ile dolmayacak. Üstelik bu seçilme hakkını niye sadece Milletvekili olarak gösteriliyor? Gençlerimiz artık Belediye Başkanı, Meclis üyesi, Muhtar, Aza hatta Bakanlar Kurulu tarafından milli yarar gözettiği düşünülen dernek, vakıf ve oda yönetimlerinde de seçilecek.
23-24 yaşında üniversiteyi bitirmiş mesleğinde başarılı, evlenmiş, sorumlulukları olan yüzbinler var. Ben inanıyorum ki siyasi partilerimiz gençlerimizden adaylar gösterecek. Seçilenlerde olacaktır. Fakat hiç seçilmese bile adaylık ve seçim süreçlerinde inanın çok farklı bakış açılarını siyasete yansıtacaklardır. Biz Ak Parti olarak gençlerimize güvenmeye, onların tercih ve sorumluluk üstlenme iradelerine güveniyoruz.

21) Yargının Hükümete Bağımlı olacağı sık sık dile getiriliyor?
Anayasa Mahkemesinde hiçbir değişiklik yok. Sadece Askeri yargı kaldırıldığı için oradan Anayasa Mahkemesine gelen 2 üye olmayacak bu yüzden 17 olan üye sayısı 15’e düşecek. Yargılama konusunda bir fark kalmayacak. Asker sivil ayrımı ortadan kalkacak.
EVET değişen HSYK’nın yapısı ve adı. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun (HSYK) adı Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) olacak. Üye sayısı 22’den 13’e, daire sayısı üçten ikiye düşecek. Cumhurbaşkanının atadığı üye sayısı değişmiyor yine 4 üye atayacak. Eskiden TBMM’nin üye seçme hakkı yoktu şimdi 7 üye meclis tarafından seçilecek. Zaten HSYK bir yargı merci değildir. Yani yargılama yapmaz. İdari bir yapıdır.
Bazıları “Yargı Yürütmeye tabii oluyor” yalanını atmıyorda şöyle bir sulandırma yapıyor. “Cumhurbaşkanı OHAL ilan ederek Yargı mekanizmasını askıya alabilir. Sürekli OHAL ile ülkeyi yönetebilir!” El insaf diyorum. Anayasa değişikliği 12. Maddeyi okurlarsa görürler. Bu 12. Madde Olağanüstü Yönetim Hallerini düzenliyor. Bu madde aynı zamanda TC Anayasasının 119. Maddesidir. Yapılacak değişiklik ile “Cumhurbaşkanı savaş, savaşı gerektirecek bir durumun baş göstermesi, ayaklanma, vatan veya Cumhuriyete karşı ve eylemli bir kalkışma, ülkenin ve milletin bölünmezliğini içte ve dışta tehlikeye düşüren şiddet hareketlerinin yayğınlaşması, anayasal düzeni veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaygın şiddet hareketlerinin ortaya çıkması, kamu düzenin ciddi şekilde bozulması…” diye başlıyor ve OHAL ilan etme şartlarını düzenliyor. Yani Cumhurbaşkanı kafasına göre OHAL ilan edemez. 119. Maddenin mevcut haline bakıldığında bunun çok ama çok kolay ilan edilebileceğini o kısacık halinden anlarsınız.
15 Temmuz FETÖcü Askeri darbe kalkışması ve PKK’nın çukur eylemlerini unutmadan bu maddeyi tekrar okumakta fayda var. İnsanlar gibi devletlerde yaşadıklarından ders çıkarır ve tecrübe edinir.
Sonra OHAL kararlarını Cumhurbaşkanı tek başına alamaz. Aynı gün TBMM’ye sunacak. Meclis bunu 3 ay içinde onaylamazsa hükümsüz kalıyor. Üstelik en fazla 6 ay OHAL uygulanabilir. TBMM’nin OHAL’i uzatma kısaltma yetkisi var. Yani Cumhurbaşkanının istediği süreyi kısaltıp – ihtiyaç kalmadığına hükmettiğinde ortadan kaldırabilir.

22) Cumhurbaşkanı ülkeyi KHK’lar ile yönetecek ve Meclis devre dışı kalacak diye de çok duyuyoruz?
Kanun Hükmünde Kararname yetkisi bugün kimde? Hükümette. Yani bakanlar kurulu ve başbakanda. Zeten Cumhurbaşkanlığı Hükümet sistemi idarede çift başlılığı ortadan kaldırmak, Başbakan’ın yetkilerini doğrudan millet tarafından seçilecek Cumhurbaşkanına devrederken bazı yetkilerin meclise devredilmesinden ibaret. TBMM yani yasama ve Yürütme yani Hükümet arasındaki görev dağılımını yeniden düzenliyoruz. Bunu yaparken Cumhurbaşkanı ve Başbakanda bulunan bazı yetkiler meclise geçiyor. Denge, denetim ve karşılıklı sorumlulukla ülke yönetimi anlayışı…
Mevcut parlamenter sistemde Bakanlar Kurulu’nun sahip olduğu KHK çıkarma yetkisi ile benzer bir statü de değerlendirildiği için böyle bir çıkarımda bulunanlar var. Fakat hukukçuların dillendirmesi elbette iyi niyetle bağdaşmıyor. Parlamenter sistemde, Bakanlar Kurulu sahip olduğu KHK yetkisini TBMM’den aldığı bir yetki kanununa dayanarak kullanabilmektedir.
Oysa öneride getirilen düzenlemenin daha dar bir çerçevede yer aldığı, cumhurbaşkanının kararname çıkarma yetkisinin yürütmeyle ilgili işler ile sınırlandırıldığı dikkatlerden kaçırılmaya çalışılıyor. Yani şimdiki sisteme göre Cumhurbaşkanının KHK yetkisi daraltıldığı gibi sadece Hükümet etmesi, yani kendi icra dairesinde bu yetkiyi kullanabilir ki anayasanın temel hak ve özgürlükleri garanti altına alan hiçbir maddesiyle çıkarılan KHK çelişemediği gibi mevcut kanunların muhtevasına aykırı bir KHK’da yürürlüğe giremez. Eğer meclis KHK’nın aynı alanında kanun çıkarırsa KHK geçersiz olur. Burada üstünlük, KHK’yı sınırlama, sonlandırma yetkisi TBMM’ye geçiyor.
Halkımıza sunulan düzenlemede, cumhurbaşkanı tarafından çıkarılan kararnamelerin Anayasa’da yer alan kişinin hak ve ödevleri ile siyasi haklar ve ödevler kısmındaki herhangi bir hak ve ödeve ilişkin olamayacağı açıkça belirtilmektedir.

23) MHP Tabanının çoğunlukla HAYIR oyu vereceği anketlerde görülüyor! Siz ne dersiniz?
Bu yöndeki eğilimler noktasında MHP’nin biraz kendi sürecidir. Benim yorum yapmam yakışık almaz. Fakat benim içinde büyüdüğüm, yetiştiğim, dostlarım, arkadaşlarım, kardeşlerim, fikir alışverişimin olduğu bir camiadır.
Sandıkta öyle olmaz. Sonuçta içerisinde MHP’nin olduğu, hazırlanıp, şekillenmesinde emek verdiği bir değişiklikten söz ediyoruz. Mesele parti meselesi değil, memleket meselesi ve Türkiye’yi en başta belirttiğim gibi ciddi sıkıntılara sokak bir yönetim sistemi meselesi aşılmış olacak.
7 Haziran seçimlerinde Başbakanlık teklifini HDP ile aynı çizgide olmamak adına ret eden bir siyasi geleneğin, terör örgütünden, kandilden yapılan çağrılara rağmen o terör örgütüyle aynı yönde irade göstereceğine ihtimal dahi vermem. En azından Ülkücüler için böyle ama bir siyasi parti olarak, siyasi görüş olarak elbette farklı düşünenler olacaktır. Bu da demokrasinin gereği ve güzelliğidir.
Fakat ben okur – yazar insanların kulaklarını dışarıdan gelen seslere tıkayıp, Türkiye’yi daha iyi bir yönetime kavuşturacağını düşündüğümüz Ak Parti ve MHP uzlaşması sonucu çıkan değişikliğin muhtevasını okumalarını, anlama çabası göstermelerini arzu ederim. Zaten sağlıklı olanda bu. Aklımızı kiraya vermeden düşünerek, okumak ve anlamak, sonra kararımız ne olursa olsun sandığa gidip, irade beyanında bulunmak bizlerin vatandaşlık görevi aynı zamanda….
Sizin vesilenizle doğduğum, büyüdüğüm, okuduğum, ruhumun şekillendiği, İzmir - Torbalı’ya, köyüm Aslanlara ve tüm hemşehrilerime selam ederim.


15 Aralık 2013

Vahdet ve Vahşet Medeniyeti

Vahdet ve Vahşet Medeniyeti

 
Bugün dünyada bir medeniyet kavgası yaşanıyor. Bir tarafta insan, beraber insanca yaşama medeniyeti, birlik medeniyeti. Bu medeniyet ırkı, dini, dili ve cinsiyeti ne olursa olsun bir insanın ölümünü kainatın ölümü, bir insanın kurtuluşunu kainatın kurtuluşu olarak görür.

Diğer tarafta ise menfaati için öldürmeyi, öldürenlere sponsor olmayı, siyonizmin emrinde olmayı geçim kaynağı olarak gören. Akan kana, öldürülen mazluma, yakılan kadınlara, zehirlenen çocuklara aldırmayan zalimler. En fazla kameralara timsah gözyaşı dökerken, “ölü bedenlerden sızan masum kanı kurumadan” üzerine siyaset tahlilleri, çıkar hesapları yapan tagutlar.

Bizim medeniyetimiz vahdet, birlik, kardeşlik, Onlarınki vahşete davet çağrısı yapar. Dün de bugünde yaşananlar, vahdet medeniyeti ile vahşet medeniyetinin mücadelesidir. Yaşatma ve öldürme mücadelesidir.

Şeyh Edep’alı’nın Osman gazi’ye söylediği gibi “Ey oğul, insanı yaşat ki devlet yaşasın” nasihati bizlerinde referansıdır. Bu öğüt sadece devlet yaşasın diye değil, İnsanlık yaşasın diye bizlerin dilindedir.

O yüzden bizler Filistin de yaşanan insanlık katliamını Arapların sorunu görmedik ve görmüyoruz. Mısır da firavun geleneğinin temsilcileri, meydanları doldurmuş sivilleri tararken, Arakan’da Müslümanlar sürülür ve diri yakılırken, Mali’de cuntacılar masumları öldürürken, Somali de sırf siyasi tercihinden dolayı insanlar açlığa mahkûm edilirken susalım mı? Bunlar uzak doğunun, afrikanın sorunu deyip geçelim mi? Modern kitapları dolduran reel politik safsatalarının arkasına mı saklanalım? 10 ton maddi menfaat için bir garibin çığlığına sağır mı olalım? İnsanlıktan yana tavır alıp, bir çift söz etmeyelim mi zalimlere? Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan mı olamayız?

Sezai Karakoç’un söyleyişiyle;  

“Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak.

Halbuki biz sussak, tarih susmayacak.

Tarih sussa, hakikat susmayacak.

Onlar sanıyorlar ki, bizden kurtulsalar mesele kalmayacak.

Halbuki bizden kurtulsalar vicdan azabından kurtulamayacaklar.

Vicdan azabından kurtulsalar, tarihin azabından kurtulamayacaklar.

Tarihin azabından kurtulsalar, Allah’ın gazabından kurtulamayacaklar.”

Hak ve hukuk sınırlarını çiğneyerek insana ve diğer canlılara saldıran zalimdir. Haksız kan akıtan, zulüm, şiddet, kin, nefret, çatışma, tehdit, öldürme üzerine yürüyenler, aynı zamanda 'Hakk'a karşı gelmektedir.

Vahşeti temsil ederken isminize, Siyonist, darbeci, Budist hatta Müslüman demeniz ne ifade eder ki? Değil mi ki yaptıklarınız vicdanlarda yara açıyor, değil mi ki çocuklar üzerine ilaç sıkılmış sinekler gibi vahşice can veriyor. Keskin nişancılarınız, düşman bellediğiniz insanların çocuklarını hedef alıyor. Mısır da 16 yaşında ki Esma’yi vuruyor, Bangladeş’te 65 yaşında Abdulkadir Molla asılır.

Kendimizi, kendi tarihimizin de karanlık yüzüyle hesaplaşmalıyız dedik. Dersim de yaşanan trajediyi, yakın tarihin darbe ve cunta teşebbüslerini masaya yatırdık. Kinle, intikam ateşiyle değil, aklı selimle, vicdan muhasebesiyle ve birlik aramak üzere haksızlıkları soruguluyoruz.

Bir taraftan da devam eden acıları sonlandırma, iradesi koyuyoruz. Bu toprakların çocukları ölmesin, masumlar arada kalmasın, kan emiciler aç kalsın diye mücadele ediyoruz. devletin yaptığı hataları sorguluyor, yanlışların üzerine gidiyor, araştırıyor, tekrarlanmaması için tedbirler alıyoruz.

Biz bunları yaparken, medeniyetimizi ihya etmeye çalışırken bazılarının PKK’dan bir halk hareketi devşirme çabaları, üzerine demokratik cübbe giydirme uğraşları iyi niyet değildir. Bulduğu her fırsatta dağa çıkarım, kan dökerim, can yakarım, yol keserim tehditleri kimse kusura bakmasın birliğe, vahdete, kardeşliğe yapılan açık saldırıdır.

Biz tüm Müslümanlar, hatta tüm mazlumlar kardeştir, eşittir, haksızlığa karşı bir  olmalıdır. Derken, birileri Ak Partiyi Kürt düşmanı, Kürtlük karşıtı bir yerde gösterme telaşına giriyor.

Biz yapalım, inşa edelim, yol olsun, hastane olsun, hizmet gelsin diyoruz. Çok şükür bir yıldır bölgede kan akmıyor dedikçe, birileri “SA” lı, ŞARTLI, KOŞULLU cümleler kuruyor.

İnsanımız, Yaşamak, yaşatmak, kalkınmak, medeniyetimizi kaldırmak sancısı içinde kıvranırken, birilerinin sürekli, barut kokusuna özlemlerini, kan kırmızısına hasretlerini gündemde tutması ne acıdır. Nasıl bir pazarlıktır ölüm üzerinden yapılan?

Bu bereketli toprakların kardeş halkları bir millet olma şuuruyla medeniyetini ayağa kaldırmacıkça, Kürt atlıları Alparslanlar'a katılmadan hiçbir kapıyı açamaz, Selçuki ruhlu Türkler Selahaddin Eyyübi emrine uymadıkça Kudüs’ü geri alamayız. Zulüm devam eder. Biz ağlarsak Filistin ağlar, Mısırlı masum vurulur, Afrikalı açlık çeker, Bosnalı soykırımdan geçer, Arakanlı yakılır, Doğu Türkistanlı sokaklarda katledilir, Kafkasya bombalanır, Suriye karışır, Suriyeli çocuklar ölür yada yetim kalır. Medeniyetimizin toprakları ve insanları yağmalanır.

İnsanlık düşmanlarının tavrı milletimizin kardeşliği ve dayanışmasını, “hemen şimdi” şiarıyla kulak zarını patlatacak sesle haykırmaktadır. Mazlum coğrafyaların insanlık düşmanları tarafından fiilen ve resmen işgali bizi birleşip dayanışmaya zorlamıyorsa demek ki, bizimde zihinlerimiz, gönüllerimiz işgale uğramış demektir. Bir ülke topraklarının işgalinden çok daha kötü olanı, gönüllerin ve zihinlerinin işgalidir. Savaş, öncelikle, insanın içinde kazanılır veya kaybedilir.

İstiklal şairimiz Mehmet Akif ne güzel anlatır; 

…Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!

Adam aldırmada geç git! , diyemem aldırırım

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!...
 

Bize kimse güçsüzün, mahsunun, mazlumun, garibin, ezilenin yanında olduğumuz için ağız dolusu modern öğreti dersleri vermesin. Reel politik dediğiniz bu dünyaya mahkum olmuş beyinlerin sınırıdır bizim medeniyetimiz ölümden sonrada bir diriliş olduğunu, o dirilişin bu ölümün hesabını soracağını bilmekten geçer.

O nur birgün tamamlanır, Yusuf kuyudan çıkar, İbrahimi ateş yakmaz, bir yetimin AH’ı dünyayı tutar. Üzerinde doyduğumuz bu topraklar bunu bilir. Bilmeyenler i ise ansızın yakalayacak bir hüsrandan başka bir şey yoktur.
 
Harun KARACA
AkParti Milletvekili