8 Kasım 2008

Torbalı Yörükleri


Güney İzmir ve Torbalı Yörükleri

Çocukluğumun bir kısmının geçtiği Bayındır – Ödemiş arasında Göçer Yörükleri sık sık görme imkanım oldu. Sondan bir önceki diye adlandırabileceğim bu yaşam toplulukları çoğunlukla hayvancılık, kekikçilik, şifalı bitki toplayıcılığı, armutçuluk ve zeytincilik yapardı. Zeytincilik derken, zeytin yetiştiriciliği değil! Deve sürüleri olan Yörükler Bayındır, Tire ve Ödemiş Bozdağlarında zeytincilik yapanların hasat zamanı topladıkları zeytinleri dağlardan develerle indirirlerdi. Çuval başına para alırlardı. O dağlara motorlu makinaların çıkması için henüz yol ve imkan yoktu. Sonra sonra mümkün olan yerlere yollar yapıldıkça develerini, tarım arazileri çoğalıp, zeytinlikler dağlara genişledikçe karınlarını doyurmayan bu iş yapılamaz hale geldi.
Arslanlar Köyü, Balık Dağı meralarıda Bursadan gelen yörüklere kiralanırdı. Kışın Uludağa kar düşende, trenlerla binlerce koyun getirirler, Aslanlarrın çevresinde çadırlarda yaşarlardı.
Zamanla yaşam alanları kısıtlandı. Sessizce biz yerleşiklerin arasına karıştılar. Biz farketmesekte onlar için kolay olmadı yerleşik yaşam. İlk nesil mobilyaya anlam veremedi. Kullanmadı. Küçüçük balkona 5-6 kişi oturdular. Duvarlar üstlerine üstlerine geldiğinden, yayla rüzgarlarını özlediklerinden evlerinin en önemli mekanı balkkonları oldu. Çocuklarına daha az karıştıkları, hoplayıp, zıplamalarına fazla aldırmadıkları için alt – üst komşularıyla sorunları oldu. Çadırdan dışarıya sofra bezi, halı, kilim silkmeye alışkın insanlar aynı şeyi yıllarca oluşmuş bir gelenekle balkonlarından aşağıya yapmaya başladılar. Biz yerleşikler bunu görgüsüzlük, cahillik, kıroluk, hanzoluk diye tanımladık. Oysa onlar bugüne kadar bildikleri şeyi yapıyordu. Alıştıkları, göçerlikten gelen davranışlarını devam ettiriyordu. Bir nesil sonra aramızda kaynayıp gittiler.
Torbalı Yörükleri konusunda zaman zaman Sevgili Hocam Nejat Çetin arşivlerden değerli bilgiler aktarıyor gazetelerimizde... Küçükmenderes Ovasının bir kısmını oluşturan Torbalı’ya baktığımızda çevre dağ köyleri Yörük / Türkmen, ova köyleri ise Macır / Çerkez ağırlıktadır. İlçemizde özellikle II. Abdülhamit Han döneminde iskana mecbur edilen Yörük Obalarını köy adlarımızda görebiliriz;
- Özbey
- Hamitbey (Yeniköy)
- Kaplanbey (Kaplancık)
- Ahmetbey (Ahmetli ve Pancar Ahmetbeyli)
Emin değilim ama belki Naime (Naimbey) gibi köylerimizde ovada iskan edilen Yörük / Türkmen köylerimizdendir.
İlçe Orman Şube ve Tarım Komisyonumuz ve yetkililerimiz yöremizde genelde Araplı Yörükleri, Kazancı Yörükleri olarak adlandırılan göçerlere keçilerini satmaları için Kurban Bayramına kadar süre verdi. Aksi takdirde keçi başına 50 ytl. ceza kesilecek ve bu belli sürelerle tekrar edilecek. Hatta sürülere el bile konabilir! Göçerlikleri Uyuzderenin ağzı ile Zeytinköy’ün kuzeyi ile sınırlanan bu insanlara yaşam alanı bırakılmıyor. Nesillerdir aynı yaşam tarzını sürdüren bu insanlara haksızlık ediliyor. Hemde doğruluğu bilimsel olarak kesinleşmemiş bir gerekçeyle, keçiler ormanlara zarar verir!” denilerek. http://cenksarigol.blogspot.com/2008/11/yrklere-ormanlar-kanunlar.html
Bu tezin yanlışlığını dile getiren, çürüten binlerce bilimsel araştırmaya rağmen. Hadi daha gerçekçi sorular soralım;
-Ormanlarımıza keçiler mi, kaçak inşaatlar mı daha çok zarar veriyor?
-Ormanlarımıza keçiler mi yoksa Orman yangınları mı daha çok zarar veriyor?
-Ormanlarımıza keçiler mi, tarıma açılan yapılar mı daha çok zarar veriyor?
-Ormanlarımıza keçiler mi, yazlık, turistik kompleksler mi daha çok zarar veriyor?
-Ormanlarımıza keçiler mi, günübirlik yayla turizmine gelenler mi daha çok zarar veriyor?
- Ormanlarımıza keçiler mi, sanayi kuruluşlarının havaya, suya bıraktıkları zehirli maddeler, gazlar mı daha çok zarar veriyor?
Bu soruları böyle uzatıp gidebilirsiniz. 1000 yıldır çeşitli devletler (Selçuklu, Osmanlı, Menteşoğulları, Aydınoğulları ve şimdi Türkiye Cumhuriyeti) altında aynı yaşam tarzını sürdüren bu insanların suçu ne? Okuma yazmaya düşkün olmamaları, devlet tapu dağıtırken kapısına birikmemeleri mi? 1000 yıldır bu insanların oba oba, aşiret aşiret, boy boy, beylik beylik sahiplikleri belli olan dağları nasıl yasaklayabilirsiniz? Devlet ne ki? Bu insanlara ne veriyorda şimdi yaşam tarzlarını, hayvanlarını istiyor onlardan... mecbur olmasa okula gitmeme yüksek olur! Su getirmezsin, yol istemezler, elektriğe ihtiyaçları yok! Ama göçerlerin bir talebi olmayan devlet onlardan hayvanlarını istiyor.
En ağır olan ise göçreliği bırakalı birkaç nesil olan Yörük / Türkmen kökenli köyler ve insanlarımızın bu haksız uygulamaya hiç seslerinin çıkmamasıdır. Siyasetçileri anlarım zira çoğunlukla bu insanların gündeminde seçim, siyasi parti, oy kullanmak yoktur. İlgisizlikleri normal! Ben en azından MHP’den bir kaç cümle beklerdim. Çok övündüğümüz Selçuklu ve Osmanlı’nın kurucu bakiyesi bu insanların yaşam tarzlarının sürdürülebilirliğini savunmaları gerekirdi. Göçebe Kültürümüzün kodlarının saklı olduğu bu göçerlik konusunda sesleri çıkmalıydı. Tarım İlçe Müdürlüğümüz veya Orman Şefliği bu insanların hayvanları ellerinden alınınca ne yapacakları yönünde bir plan yaptı mı? Mesela Kutlutaş’tan boşalan araziler yada Kabaçakırı OSB arazileri bu insanlara verilemez mi? Hem bakın ne kadar iskan sağlanmış olur ilçemizde?
Orman denince aklına Çam ağacından gayrı birşey gelmeyen zavallı düşünce yüzünden Ovayı zeytin ağaçlarıyla doldurur olduk. Allah vergisi çömert dağlarımıza ise çam ekiyorlar. Neden kafaların zeytinden orman olabileceğine yer yok çünkü! Tıpkı göçebelerin kuş, böcek, tavşan, tilki, kurt gibi ormanın bir parçası olduklarını anlamadıkları gibi... Aynen onlar gibi göçebe Yörük / Türmenlerde orman varlığı içinde korunmalıdır. Korumalıyız. Kendine Yörük diyenler nerdesiniz. Son temsilcilerinizde kovuluyor dağlardan! Keçilerini ellerinden alıp, onları sürecekler 4 duvar aralarına, fabrika köşelerine...

Cenk SARIGÖL

5 Kasım 2008

Yörüklere Orman Kanunları


Yürüklere Orman Kanunları

Okuma yazma oranları, oy kullanma yüzdeleri, toplumsal katılımları ve vergiye tabiyetleri düşük olduğundan tarih boyunca ötelenen, şimdilerde nesilleri tükenen bir yaşam tarzıdır Yörük/Göçer. Evelsi yıl son göçer Toros Yörükleri olan Sarıkeçililer yasaklandı. Hatta son göçlerini TRT aynı isimle belgesel olarak kaydetmişti. Yasaklanma gerekçeleride çok ama çok komik ve bir o kadar hukuksuz... yüzyıllardır aynı göç yollarını takip eden bu insanların güzergahları üzerine bazı devlet kodamanlarımız yazlıklar, yayla kompleksleri, villalar yaptırmış ve etrafına egzotik ağaçlar dikmişler. Belki bin nesildir aynı yolları kullanarak göçen bu insanlar ve keçilerine saymaya yetiremeyecekleri cezalar verildi. Kendini “Yörük” diye tanımlayan, “Türkmen” diye adlandıran bazı insaflı devlet uluları kendilerince insafa gelip, bana göre sapıkça çözüm buldular! Keçiler satılacak, bu insanlara iskan edecekleri barınaklar ve işleyecek tarım arazileri verilecekti. Devletimiz Tarım İlçe Komisyonları eliyle birçok il ve ilçemizde keçi sürüsü sahiplerine Kurban Bayramına kadar ellerindeki malları çıkarmaları talimatı verdi. Aksi takdirde Kurban Bayramından sonra hayvan başına 50 ytl. ceza kesilecek. Zaten bir keçi veya koyundan anca bu kadar para kazanan insanların sürüleri gittikten sonra ne yapacağı hiç önemli değil. Aynı devlet mantığı "yasakla" bitsin. Peki hayvancılıktan başka iş tutmayı bilmeyen göçerler ne olacak? 'Çiftçilik yapsınlar' diyenler var. Ha çiftçilik zaten ana karnından doğarken kazanılan bir yetenek değil mi? Bu insanlar anca ırgatlık yapabilir. Tabii nesillerdir dağların özgürlüğünde yaşamış insanların başlarında bir "dayıbaşı" ile çalışmak, yerleşik hayata adaptasyonları, ruh halleri nasıl olacak? sorusunu sormamak gerek, devletimiz emir buyurduysa bir bildiği vardır!

Oysa bu son Yörük Obası koruma altına alınmalıydı. Yörük ve Keçilerin ormana zarar verdiği safsatasına sonra değinelim ama 4500 keçilik bir obanın nasıl koca Toros Dağları ve ormanlarını talan edeceğine bizi inandırmaya çalışanlara ne diyeceğiz? Selçuklu, Osmanlı gibi büyüklerin yanında tarihimizdeki tüm beylikler göçer Yörük/Türkmen boyları tarafından kurulmadı mı? Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya göre daha 20 yy. Başında Anadolu’nun %74’ü göçebeydi. Abartılı bir rakam gibi durduğuna bakmayın az ditebilirsiniz ama çok asla... Maalesef ülkemizde özellikle II. Abdülhamit Han döneminde hızla iskana zorlanan göçerler üzerinde ciddi araştırmalar yoktur. Doç. Dr. Erol Göka’nın bazı kitapları içinde, birlkaç bölüm kısmen “göçerliğin günümüz yaşantısına yansımalara” değinmeleri bulunsada araştırmacılar için bakir bir alandır konu. Yerleşik düzene alışamayan, duvar ve çatı içine giremeyen, daralan, bunalan insanlar araştırmaya değer bile bulunmadılar.
Çünkü iki son imparatorluk için göçerlik bir an önce kurtulunması gereken toplumsal yapıydı.


Göçerlerden vergi almak zordu. Bırakın vergilendirmeyi hayvan sayılarını tespit bile çoğunlukla mümkün olmuyordu. Askere almak gönüllü olmadıkça mümkün olmazdı. Toprak işleyen çiftçilik için canlı tehditlerdi göçerler. Mesela “HAYTA” kelimesi Torosların Antalya civarlarında göçer yaşayan bir yörük obasının ismidir. Şimdi Türkçe sözlükte, “asi, çok gezen, başıboş, apaş, hayvan besleyen kimse” diye geçer. Osmanlı mutasarrıfı, muhassıl – Vergi tahsildarı ve bir bölük askeri göçerlerden hayvan varlıklarını belirleyerek, toplamak için görevlendirir. Bu Haytalardan sadece ilk seferinde vergi alırlar. Göçer mantığı kendilerine hiçbir faydası olmayan birilerinin devlet denen bir aygıt adına mallarının önemli bir kısmına el koyması zorbalıktır! Bundan sonra obalarını hep hakim yerlerde derip, gözetçi çıkarırlar. Ne zamanki dağların eteklerinde asker göründü, obayı toplayıp, yola koyulurlar. Bir yörük obasının derilip, yola koyulması tarihçilere göre sadece 15 dk.dır. Haliyle vergi tahsildarlarının Haytaları yakalayıp, vergi alması mümkün olmaz! Mutasarrıf daha önce vergi alındığı görünen ve tahrirat defterinde karşılığı boş duran Haytaları her sorduğunda mültezim, “yakalayamıyoruz, kaçıyorlar” cevabını verir. Sonraları “Hayta” kelimesi şimdiki anlamı alır. “başı boş, avare gezen, sorumsuz!” Yani devletin tanımı literatüre sokuldu! Göçer devletin kendisini neden vergilendirdiğini çoğunlukla anlamamıştır. "Dağ Allah’ın malıdır ve o kendi emeği, çabası ile davarını yetiştirmektedir. Devlet bırakın yardımcı olmayı, oğlunu askere almak ve sürüsünden kendine pay çıkarmaktan başka iş yapmamaktadır!" O yüzden çoğu kez,
Şalvarı şallak Osmanlı,
Eğeri kaypak Osmanlı,
Ekmeye geldimi yok,
Yemeğe ortak Osmanlı...
” deyişi göçerler arasında çok yaygın dile getirilirdi.
Aslında konumuz, 6831 Sayılı Orman Kanunu’nun Madde 19 - (Değişik: 23/9/1983 - 2896/12 md.)
Ormanlara hertürlü hayvan sokulması yasaktır. Ancak, kuraklık gibi fevkalade haller nedeniyle hayvanlarının beslenmesinde güçlük çekildiği tespit edilen bölgeler halkına ait hayvanlar ile orman sınırları içerisinde bulunan köyler ve mülki hudutlarında Devlet ormanı bulunan köyler halkına ait hayvanların orman idaresince belirlenecek türlerine, tayin edilecek saha ve süreler dahilinde, ormanlara zarar vermeyecek şekilde otlatılmasına izin verilir. Hayvan otlatılmasına izin verilecek sahaların ve hayvan türlerinin belirlenmesi ile otlatma zamanı ve süresinin tayinine ve ilgililere duyurulmasına ilişkin hususlar yönetmelikle düzenlenir. Yangın görmüş ormanlarla, gençleştirmeye ayrılmış veya ağaçlandırılmış sahalarda hiç bir surette hayvan otlatılamaz.
Uyarınca ülkemizin birçok yerinde kısmi göçer olarak yaşayan ve Orman Köylülerimizin mağduriyetidir.
Aynı kanunun 1 maddesi 5 bendden oluşur ve ‘orman! Statüsü verilen yerleri sayar. Biz size sadece ilk üçünü sayalım,
A) Sazlıklar;
B) Step nebatlariyle örtülü yerler;
C) Her çeşit dikenlikler;

Keçi ve yörüklerin Ormanlara ve ağaçlara zarar verdiği genel kanısı hakim. Fakat bu pekte bilimsel bir yaklaşım değildir. Söz gelimi, Prof. Dr. İbrahim Ortaş’a göre doğaya zarar vermekle suçlanan keçiler ağaçların çevresindeki otları yiyerek orman yangınlarının büyümesini engelliyor dediği gibi... yaz aylarında çıkan orman yangınlarının, “ormanların günah keçisi ilan edilen keçilerin önemini ortaya çıkardığını” savunuyor.

Devletlü büyüklerimizin göremediği, ormanlar kadar korumaya muhtaç olan göçerlerin yaşam alanlarının yasaklanarak, binlerçe yıldır devam eden bir yaşam geleneğini yokettikleridir. Bu insanlar aynı yaşam biçimi içinde en az 2 imparatorluk gördü. Selçuklu, Osmalılar. Şimdi Türkiye Cumhuriyeti Devleti. Aynı kıl çadırlarda yaşamlarını sürdürdüler. Her devlet geldi kendine göre miri alanlar belirledi, toprakları pay etti. Dağıttı, böldü. Devletler bu insanlardan ve dağları sahipliğinden daha çok “bu dağlar benim” demeye getiriyorsa, bencillik, zorbalık, tiranlık yapıyor demektir! Devletten su, elektrik, yol, barınak, ekmek istemeyen Yörük ve Türkmen göçerler. Zorunlu olmasa belki, çocuklarını okula göndermez, kafa kağıdı istemez, çoğunlukla hastaneye uğramazlar. Bin yıldır atalarının göçtüğü yaylaları, otlakları, meraları, dağları bu insanlara ve hayvanlarına yasaklamak ne dece hakkaniyete uygundur?


Binlerce yıllık yaşam birikimimizden ziler taşıyan göçerlik, maalesef devletin yasaklarıyla bitiyor. Oysa ormanlarımız kadar korunması gereken bu yaşam varlığıdır. “Ormanda yaşayan börtü – böceğin, ciyanın, yılanın, kuşun, kurdun hakkı vardır ama Yörüklüğü devam ettiren göçerin yoktur” demek nasıl bir mantıktır. Keçiler yeni ağaçlandırılan Ormanlık alanlarda zararcı hayvanlardır. Taze ağaçları bitirebilirler. Lakin yetişkin ağaçların alt dallarını bir nevi budadıkları, ağaç diplerindeki or ve çalıları temizledikleri için yaz aylarında kuruyan bu bitki örtüsünün yangınları hızlandırarak, söndürme çalışmalarını zorlaştıran etkisinden Ormanları korurur. Orman yangınlarına müdahalede oluşan dumanın büyük kısmını bu ağaç diplerinde çıkan küçük bitkiler meydana getirir. Yangının hızla yayılmasında en büyük faktör yine yaz sıcağında kuruyan ve hızla alev alan çalılardır.
Yörük / Türkmen göçerlerin ormana zarar verdiğini söylemek çok büyük bir iftiradır. Hiç insan kendi evini ateşe verir mi? Zarar verir mi?


Aslında bu çok az sayıda kalan Göçerler, Orman Varlığı içinde koruma altına alınmalıdır. Dünya alternatif turizm mekan ve yöntemleri ararken, Türk Kültürünün en derin ve gerçek izlerini taşıyan göçerlik muhafaza edilmeli ve sürdürülebilirliği sağlanmalıdır. Yaz aylarında dağ yürüyüşü, yayla turizmi yapan misafirlere bu kültürel izlerimiz canlı olarak gösterilebilir. Dünyanın bir çok üniversitesinde Türkoloji Eğitimi alan öğrenciler, yabancılar Yörük / Türkmen göçerlerine misafirliğe davet edilerek, böyle bir organizasyonla teorik olarak bilgi sahibi oldukları Göçebe Türk yaşantısını yerinde inceleme imkanı bulmaları sağlanabilir. Devletimiz Göçebe yaşamı sürdürülebilir kılmalıdır. Yörükler ormanların zararlısı değil asıl sahibidir. Şimdiki devletimiz yokkende bu insanlar vardı, bundan sonrada olmalıdır. Kültürel kodlarımızın önemli bir kısmını saklayan bu yaşam devam etmelidir. Yörükler orman zararlısı değil, onun bir parçası olarak görülerek, gözetilerek, yeni bir yapı oluşturulmalıdır.


Cenk SARIGÖL

1 Kasım 2008

Torbalı, Kabaçakırı OSB


Kabaçakırı OSB ve TTO

Kabaçakırı (Yeniköy ve Ahmetli köyleri arasında kalan arazi) mevkiine Organize Sanayi yapmaya ben karşıyım. Bir çok kerede bunu dillendirdik köşemizde... http://cenksarigol.blogspot.com/2007/12/anlaamyorlar-anlatlar-anlalr.html OSB’nin Kabaçakırına kurulmaması için onlarca sebebimiz var. Ertan Ünver karşı çünkü arazi Metropolis (Ana tanrıca antik kenti) kazı alanı havzasında. Daha ilerde burada yapılacak, turizm bağlantılı rekreasyon düzenlemelerini engelleme ihtimali çok kuvvetli. Ünver’in hassasiyetine katılmamak mümkün değil. Mustafa Yetkil Hocam zengin tarım havzalarının sanayi ve konut yapımına açılmasına Küçükmenderes Ovasının her yerinde olduğu gibi buradada karşı çıkıyor. Hocama aynen katılıyorum.
http://cenksarigol.blogspot.com/2008/10/torbal-kkmenderes.html Bizim ise karşı Ünver ve Yetkil’in sebebleride dahil olmak üzere birkaç daha farklı sebebimiz var.
Öncelikle Torbalı etrafında hızla yayılan sanayi istilası içinde tek temiz hava kaynağını güney ve batı yönlere bırakmış durumdadır. Ahmetli, Yeniköy ve Özbey’in sırtını dayadığı dağdan hava mı gelirmiş?” diyenler olabilir. O hava Pamucak sahilinden dağlara sürtüne sürtüne gelmese dağ yamacındaki köylerimizde eşsiz lezzette zerzavatı zor yetiştirirdik. Torbalı kuzeyinde Ayracılar ve Yazıbaşı, kuzeydoğusunda ve batısında Kemalpaşa yolu ve Fetrek Çayı çevresi, Güneydoğuda Çaybaşı ve Subaşı, Kuzeybatıda Pancar sanayi kuruluşları ve fabrikalarla kuşatılmış durumdadır. İlçemiz için yüzünü çevirip, nefes almasına olanak sağlayacak, güneyde Sağlık Köyü, Güneybatıda Ahmetli ve batısında Özbey ve Yeniköy kaldı. Torbalı’nın doğusundan geçen Fetrek Çayı tamamen, batısındaki Çevlik Çayı ise %60 kirlilik düzeylerinde. Siz yaz aylarında akmamasına bakmayın, dere, çay ve nehirler görünürde akmasa bile alt havzalarında 20 metre kadar derinlerde akışlarını sürdürürler...

Diğer OSB şerhim, “kurulacak sanayinin Torbalı işsizliğine merhem olacak” diyenleredir. Çevresinde bunca fabrika ve Sanayi bölgesine rağmen işsizlik olan bir ilçede yani OSB’nin işsizliği azaltacağı sadece safsatadır. Hergün çevre ilçe ve İzmir’den 12 bin işçi taşındığı söylenen bir ilçede böyle bir yalana inanmak, aklından zoru olmaktır. İnanın Kabaçakırı sanayiye değil tarıma açılsa kat ve kat fazla insanımız ekmek yer ordan.

Kabaçakırı’na OSB kurulmasına karşı çıkan insanları "sanayiye karşı” olmakla itham eden söylemler ayrı çirkinlik taşıyor. Biz sanayiye karşı insanlar değiliz. OSB’nin daha uygun yerlere kurulabileceğini düşünüyoruz. Hatta gerek biz, gerekse Ünver alternatif olarak, Killik ve Gugur dağının batısı ile Saipler Köyü, Çapak Mahallesi altı ve çevresini defaatle dillendirdik. Torbalı Belediyesi ve siyasi parti temsilcilerini Kabaçakırı’na “HAYIR” diyerek taraf olmaya davet ettik. Torbalı Belediyesi, Metropolis Kartalını simge olarak, taklarında, etiketlerinde tepe tepe kullanıyor ama bu konuda ağızlarını bıçak açmıyor. Ticaret Odası Başkanı Muzaffer SekbanOSB konusunda bilen, bilmeyen konuşuyor” diyerek bizleri töhmer altında bıraktı. Hadi diyelimki Sekban OSB için en uygun yerin Kabaçakırı olduğuna inanmış durumdalar. Sekban’a birşey demeyelim. Lakin Torbalı Ticaret Odasında geniş bir muhalefet var Sekban’a değil mi? Meclis başkanından, yönetim kurulu üyelerine kadar... Şimdi sormak hakkımız değil mi? Ya siz Muzaffer Sekban’ın neyine karşısınız? Hiçbirinizden OSB konusunda aykırı ses duymadık biz! Sekban’ın çalışmamasından yakınıyorsanız alın size işte! Adam ilçeye OSB getirdi. Madem karşı değilsiniz Kabaçakırı Osb’ye bunu başarı kabul etmek zorundasınız. Çalışmıyor diyemezsiniz?

Geriye ne kalıyor? Muzaffer Sekban’ın giyimi, konuşması, ayakkabıları, tesbihi dışında? Maaş almadan başkanlığı yürütmesine mi? Ticaret Odasının parasını kullanmadan bankada tutmasına mı? Niçin karşısınız siz Muzaffer Sekban’a? Kabaçakırı halen Ticaret Odası yönetiminde bulunup, Sekban muhalefeti yapanların turnasol kağıdı oldu.

Kabaçakırı OSB’ye karşı olanlara bakarsanız, aralarında hiçbir siyasi akrabalık ve ilisiyet olmayan kişi ve kuruluşları görürsünüz. Torbalı Baro Temsilciliği, TOGİAD ve ÇYDD açıkça karşı olduklarını deklare ettiler. Hepimizin siyasi dünya görüşleri farklı olmasına rağmen, Biz, Vahap Olgun, Ertan Ünver, Mustafa Yetkil gibi basının ayrı renkleri ortak tavır aldık. Siviller bu kadar karşıyken, hiçbir konuda anlaşamayan ilçemiz güzede yerel ve genel iktidarı, tüm muhalefet ve siyasi birlik platformlarıyla nazar değmesin OSB birifinğlerine koşuyorlar. Meğer Torbalı üzerine farklı düşünen siyasi partimiz ve siyasetçimiz bile yokmuş! Muhtarlara gelince Ahmetli Muhtarı Veli Koç haricinde ikisi bu köşede görüşlerini öğrenmek istediğimizi belirtmemize rağmen sukut kalarak ikrar ettiler. Özbeyli ve Yeniköylü köylüler bundan böyle sakın kamyonlar geçerken toz kaldırıyor, sebzelerimizi kara ballık tutuyorda heder ediyor diye yol kesmesin. Şimdi günde 50 kamyon geçiyorsa Osb’den sonra 300 araç geçecek! Bize rahat iş çıkacak diye heves edenler avuç içlerine bal veya tuz sürsünlerde boşuna yalamış olmasınlar! OSB kabaçakırına gelsin, ardından Metro gelir. Siz o zaman görün Torbalıda işsizlik neymiş.

Torbalı Belediye Başkanlığı çok sessiz kalmaktadır. Tahminimce OSB'nin Kabaçakırına kurulmasına taraftır. Oysa Torbalı belediyesi'ninde karşı çıkış hareketi sergilemesi durumunda, Kabaçakırı OSB geri dönülemez değil. Lakin destekleyen, Birlik Platformu seminerlerine halkımızın ilgi göstermemesinin sebebini ben buldum: “yok birbirinizden farkınız”. Ortaya farklı bir söylem ve öneriyle çıkmıyorsunuzki? Torbalılar size niye prim versin? OSB kurulunca Yeniköy Dağ Lokantasında çok demlenen başta İsmail Uygur ve sair etkili, yetkili, mevkili Torbalı tabakası artık, Kabaçakırı OSB’nin insanın içini açan beton çatılarına baka baka kendi kendilerini tatmin ederler..!

Cenk SARIGÖL

31 Ekim 2008

Torbalı Küçükmenderes


Torbalı Küçükmenderes

23 Ekim 2008 Perşembe günü Mustafa Yetkil Hocam çok güzel bir konu işledi. Tarımsal alanlarımızın yok olması ve kent kimliği üzerine,
“Torbalı bir tarım kenti mi? Evet 18 bin dekar tarım alanının ortasında ‘Adam diksen biter!’ Denilen bu topraklarda beton yığınları yükseliyor, kent bitiyor. Oysa bağlık, bahçelik binlerce dönüm bitek arazi imara açılmayıp tarımsal üretimde kullanılabilirdi. Kıraç yerlere; Özbey, Gurgur dağı yamaçlarına ya da Kabacakırına uydu kent-ler kurulabilir, yerel hizmetler götürülebilirdi. Belki de Çelvik ve Fetrek çayları bu kadar çabuk kirlenip kurumaz az da olsa akardı. Sularımız kirlenmezdi. Biz verimli top-rakları yok ettik. Oysa toprağın oluşumu bir milyon yıl gerektiriyor...” Toprak bulaşıklığı herkeste Adem Babamızın mayasından beri var. O(cc) insanı balçık ve kan pıltısından yarattı. Lakin Mustafa Yetkil, Ertan Ünver ve bizde sanırım bulaşıklıktan fazla olarak toprakla oynaşlığımızında olması hassasiyetimizi arttırıyor.
Zamanın başbakanı sayın Süleyman Demirel’e atfedilen bir olay duymuştum. 8 Ağustos 1990'da İzmir Torbalı'da Philip Morris - Sabancı Holding birlikteliğiyle kurulan sigara fabrikası açılışında yanındaki yabancı heyete döner ve hemen karşıdaki Opel Otomobil fabrikasınıda göstererek, “Artık patates tarlalarında araba üreten bir ülkeyiz” der. Yabancı heyet içinde bulunan Japon Mühendis Demirel’e “Yakın bir gelecekte fabrika bahçelerinde patates üretmek zorunda kalabilirsiniz” cevabını verir!
Dünyada olduğu gibi ülkemizdede Allah vergisi tarım alanları vardır. Anadoluda Çukurova ile Küçük ve Büyük Menderes Ovaları bunlardandır. En büyük özellikleri, dağların denize paralel değil, dik olarak dizilmeleri ve denizden gelen nemli ılıman havanın iç kesimlere kadar yayılması yanında ovaların zengin alüvyon taşıyan nehir ve çaylarla beslenmesidir. Torbalı Küçükmenderes Ovası ve nehrinin havzasında yer alır. Tarihe baktığımızda medeniyet hep bu verimli topraklar üzerinde gelişmiş,en büyük savaşlar bu toprakların ele geçirilmesi için yapılmıştır.
Dünyada böyle belli başlı medeniyet alanlarını incelersek bu gerçek daha çok belirginleşir. Mısır / Nil Nehri ve çevresi, Hindistanda / Ganj, İtalya / Arno (Po Ovası), Fransa / Sen, Danube/ Almanya, Balkanlarda / Tuna ve Meriç, Ortadoğuda / Fırat ve Dicle, Ortaasya / Amuderya (Ceyhun), Congo / Orta Afrika, Darling / Avustralya, Yangtze / Çin, Volga / Rusya vb. Amerika keşfedildiğindede farklı olmadığı görülmüş ve farklı olmamıştır, eski kıta sakinleri Astekler nasıl zengin nehir yatakları (Amazon ve Mississippi) ve çevresinde medeniyetlerini şekillendirdiyse, yeni gelen İspanyol, Portekiz ve Angro Saksonlarda farklı davranmamışlardır.
Özelde Torbalı ve çevresel Küçükmenderes Ovasına baktığımızda bize bahşedilen bu güzelim ve sınırlı zengi tarım alanlarını nasıl tarumar ettiğimizi görebiliriz. Ovanıza ismini veren nehir kurumadan önce onu besleyen yüzlerse çay ve küçük derenin kuruduğunu gördük. Uzak bir geçmiş değil bu... Ben yüzmeyi Aslanlar Köyü’nün İkili Deresinde, o zaman faal olan su değirmenin su havzasında öğrenip, Moskof Çayı (Çevlik Çayı)’nda pekiştirdim. Aslanlar ve Taşkesik Balık Dağı mevkii kanallarının bentlerinde hem yüzer hem balık avlardık. 20 senede herşey tarih oldu! Sebeplerini düşünmeden ve fütursuzca sanayileşme ve kentleşmeye devam edersek, sularımızı kaybettiğimiz gibi soluduğumuz havayı kaybedeceğimizde korkuyorum.
Tarımsal değerlerimizin farkına varmazsak yazık oldu ve dahada olacak. Ovamıza artık sanayi kurulmamalıdır! Tarıma dayalı sanayi dışında fabrikasyona izin verilmemeli... Onlarda tarım arazilerinden çok, tarıma elverişli olmayan dağlık alanlara kaydırılmalıdır. Hatta köy ve beldelerimizde yeni konut iznini gözden geçirmek gibi radikal kararlar alınsa yeridir. Köy ve belde yerleşimleri genişlemekten çok yükselmeli. Yani 2-3 katlı evler tercih edilmelidir. Gıda ve su geleceğin en büyük problemi olacak. Tüm bilimsel göstergeler, öngörüler bunu işaret ediyor.
Torbalı için Kabaçakırı bu yüzden bir kırılma noktasıdır. Ya bu gidişi arsızca devam ettirip, bize bahşedilenleri hoyratca tüketeceğiz yada kıymet bilen, gelecek neslini düşünen vatandaşlar olacağız. İşsizlik çok kötü. İyi bilirim. Fakat sanılmasın ki Kabaçakırına kurulacak OSB ile binlerce Torbalılı işsizlikten kurtulacak... Bunca fabrikaya rağmen nasıl işsizlik bitmediyse gene devam edecek! Yeniköy ve Özbeyden en fazla 7-8 kişi ağır işçi olarak çalışma imkanı bulabilir. Eh onunada bugüne kadar olduğu gibi bizim köylümüz razı olmaz. Ele hamal olacağına kendi tarlasına maraba olur!
Yetkili ve etkililerimiz eğer Osb’yi gerçekten işsizliğe merhem olacak, azaltacak diye istiyorsa Kabaçakırı arazisini Ahmetli, Yeniköy ve Özbeyli topraksız çiftçiye versinler veya çok düşük icarla kiralasınlar. İnanın OSB ile gelecek istihdamdan çok daha fazlası gerçekleşir.

Cenk SARIGÖL

29 Ekim 2008

Torbalı Partiler Koalisyonu ve DSP


SİYASETTE birliktelik, ittifak, koalisyon gibi olu-şumlar için en gerçekçi söz sanırım “Aritmatik olarak siyasette 2+2 çoğunlukla 4 etmez.” Siyasi tarih bize bunu bol bol doğrulamıştır. O yüzden siyasette çokça 2+2=8 veya 2+2=2 gibi reel bilimin temelleriyle uyuş-mayan sonuçlar çıkar. MHP İlçe Başkanı Behçet Çı-nar'ın Torbalı'da 5'li ittifak kurulabileceğini gündeme getirdiğinde daha yerel seçimlere 2.5 yıl vardı. Çınar bu güç birliğini önce MHP+DYP olarak formüle edi-yordu. Ardından saha ve taban genişletmeyi düşünmüş olacak ki, MHP, DSP, DP, BBP, SP ve Anavatan İlçe başkanları Bröve Patiseseri'de biraraya geldiler. Behçet Çınar, Muhsin Yazar, Asuman Altınay, Zülküf Güldoğan, Ahmet Sertcan ve Ahmet Çiçek'in ittifak için biraraya gelmesi, oturup, konuşabilmesi, aynı masa etrafında vakit harcayabilmesi bile büyük güzellik.

Siz bakmayın bu oluşumu “sağ'ı bölmek istiyorlar, CHP ve İsmail Uygur'a yarayacak” diyenlere... Ben-ce başkanlar çok güzel yaptılar. En azından kimsenin oyuncağı olmadıklarını hal yoluyla ifade ettiler. Sağı bölermiş! Hangi sağ peki? MHP ile DP ilçe başkanları biraraya gelmiş, buna BBP ve SP ilçe başkanları da “merhaba” demiş. Al sana SAĞ! Arada bir tek DSP var. Olsa da olur, olmasa da olur! Cürümü ne ki zaten? Olmaması baş ağrıtsın. Hangi tabanı var? DSP bitik bir partidir! Bir seçim daha koltuk altında geçerse hazine yardımı kesilecek. O zamanda partide pek adam kalmaz zaten.

DSP Torbalı İlçe Başkanı Yazar, sessizliğini ittifak partilerine yaptığı sert uyarılarla bozmuş. İttifaka sıcak baktığını, genel merkez ve parti tabanının onaylama-sından sonra kesin kararını vereceğini belirten Yazar, “Birlikteliği kendi içimizden bozmaya başlayanlar var. Koalisyon düşüncesi ilk olarak basına yanlış lan-se edildi ve sonrasında birileri bu oluşumu sahiplene-rek entrika çevirmeye başladı. Partimiz ve kendimi kimsenin siyasi oyunlarına alet etmem” demiş. DSP ilçe başkanı hangi tabandan bahsediyor çok merak ettim. Türkiye'nin en silik genel başkanına sahip parti CHP kanatları altında 22 Temmuz seçimlerine girdi. Belli bir sinerji ortaya çıktı ve bu CHP ile Deniz Bay-kal'a yaradı. Şimdi Baykal ve CHP'liler katıldıkları toplantılarda DSP genel başkanı Zeki Sezer'i 5 dk. din-leme nezaketi göstermeden salonları terk ediyorlar. DSP'nin ZEKİ genel başkanı da dün koalisyon kur-dukları partinin genel başkanına değil de zavallı Anadolu Ajansı muhabiri önünden mikrofonu alıyor diye kızıyor. Muhsin Yazar ise hiç şansları olmayan bir yerel seçimde 1.5 tane meclis üyesi belirlemeyi beğen-miyor!

Bakın ne demiş gazeteye DSP ilçe Bşk., “Biz zaten genel seçimde CHP ile yaptığımız ittifakın cezasını fazlasıyla çektik. Bunun benzerinin Torbalı'da yaşan-masına müsaade etmem" ne cezası çektiğinizi lütfen bana ve kamuoyuna açıklayın. 3 Kasım 2002 genel seçimlerinde dibe oturan DSP ile koalisyonu Baykal istemedi. Deniz beye kalsa sittin sene dönüp bakmazdı tahminimce ama Gene Koncu mitimler baskı yaptı, zorladı, ittirdi ittifak oldu. Ispatula ile kazısan çıkmaz DSP, CHP lütfu ile girdiği mecliste grup bile kurdu. Bu mu ceza yani? Ne güzel ceza ama, CHP seçimde % 2 oyu bulması zor partiyi almış, meclise taşımış, sonrada ceza kesmekle suçlanıyor. Baykal'ın öyle ulu orta Zeki Sezer veya başka sol önder görünenlere yüz vermeme-sini anlaşılıyor. Çünkü bunlar yüz verince astar istiyor, astar versen yorgana pamuk isteyecekler!

“İYİLİKTEN MARAZ DOĞAR” dedikleri bu olsa ge-rek! Hani aç adama katık olmasa bile ekmeğini böler paylaşırsın. Yaptığın iyiliğin altında ezilmesin, kendini iyi hissetsin diye de uzattığı suyu içersin. Hatta kendi su mataran dolu olduğu halde sırf verdiğin ekmekler zoruna gitmesin diye bir kez daha su istersin adamdan, bahanende senin su ne tatlıymış... Sen bunca iyi, ince, lütufkar düşünürken... Sonra bir gün çıkar karşına bu ekmeğini bölüştüğün adam, hesap sorar gibi “bana yıllarca kuru ekmek yedirdin!” Burada ağzınızdan tek bir kelime dökülmek, çıkmak ister “NAN KÖRÜ”...

Bence oluşturulacak ittifakta sağlıklı bir ilerleme kay-dedilmek isteniyorsa kesinlikle DSP dahil edilmeme-lidir. Sanırım oluşturulacak ittifak ve kadroda belediye başkan adayının ve ilk 5 meclis üyesi DSP'li olmaz ise maraz çıkarmaya devam edecekler! En nihayeti gerçek şuki, hiçbir solcu DSP yada CHP'li olsun birbirlerine en ağır ithamları da yapsa, hal hakaretlerde de bulunsa, gariz lafta etse, sinkafta kullansa oylarını birbirlerin-den esirgemezler. Yani DSP'nin ortaya çıkacak olu-şuma katacağı hiç birşey yok!

Birbirlerine selam vermeyen, konuşmayan, bakış-mayan, aynı ortamı paylaşmayan siyasi önderlerin varlığına rağmen Behçet Çınar, Zülküf Güldoğan, Asuman Altınay, Ahmet Sertcan ve Ahmet Çiçek'in hatta Muhsin Yazar'ın tebrik edilmesi gerektir. Gösterdikleri bu diyaloğ ve sergiledikleri düzey için tek tek teşekkürü hak ediyorlar. DSP dışındaki saydığım isimlerin bir araya gelmesi ve ortak belirledikleri ve uzlaştıkları tertemiz bir aday ile yerel seçime gitmeleri her dengeyi değiştirebilir. Başta söyledik, siyasette tesadüf denen şey 2+2=4 edincedir. Temel matematik bilgisiyle bu partilerin oylarını yanyana toplayıp, “hepsi bir araya gelse alacakları oy şu...” diyenler yanılır. Onların siyaset cahili oldukla-rını söylemeye gerek yok sanırım. Yerel seçimde aday çok önemlidir. İyi, temiz, başarılı, sevilen bir aday öyle bir sinerji ortaya çıkarır ki, 2+2=16 eder.

Gene de benim kafam şu DSP'nin varlığına takılıyor. Bu tip unsurlar durmadan mızmızlanarak, bulunduğu özveriyi sıralayarak sinerjinin ortaya çıkmasını engeller. Heyecanı öldürür. Dışarıya değil, içsel çalışmalarla enerji kaybına yok açar. Sandıktan açıldığında ise bir bakarsınız 2+2=1 etmiş.

Cenk SARIGÖL

28 Ekim 2008

Geç Gerekçeler

Gerekçelendirilemeyenler
Demokrasi bir uzlaşma ve ortak, müşterek doğrularda karar kılmaktır. %100 uzlaşma bir hayal, ütopya olduğu için seçim, çoğunluk görüşünün doğruya en yakın hüküm olduğu ön kabulü, uzlaşının temelini oluşturur. Cumhurbaşkanlığı seçiminden beri evrensel hukuku ve geçmiş teamülleri yok sayarak (eğer 367 kararını geriye işletirseniz özal, Demirel ve Sezer şaibeli seçimlerle iş başına gelmiş sayılır) ve kendi yetki sınırlarını zorlayarak, kararları eleştirilen yargı maalesef kendi ayağına kurşun sıkmıştır. Hatta otamatik silahla taradı.
AKP, MHP ve BBP anayasanın 10. ve 42. Maddelerini ortak bir kararla değiştirdi. Değişiklikte başörtüsü yada türban kelimesi geçmiyor bile... Anayasa Mahkemesi (AYM) bunu esastan görüşerek, iptal etti ve yok hükmünde saydı. Anayasa'nın 6. maddesi bakın ne diyor: "Hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almadamn birşey uygulayamaz. İşte bu yüzden her işlem, her karar, her uygulama anayasaya dayanmalıdır. Anayasaya dayanmayan hiçbir karar anlam taşımaz, hiçbir yetki kulanılamaz. Anayasaya göre anayasa mahkemesi anayasa değişikliklerini sadece şekil bakımından inceler.”
Şimdi gene anlamayacak, işine geldiği gibi aynı aleti, aynı ton ve notada çalacaklar olacaktır.
“Bir futbol maçında kurallar bellidir. Hakem bu kurallara göre maçı yönetir. Diyelim penaltı var. Topun nerede duracağını, kalecinin ne kadar öne çıkabileceğini, atış düdüğünden sonra penaltı atan oyuncunun ne kadar süre bekleyebileceğini kontrol eder ve kurallar yönünden (şekil) inceler. Gelip kendisi topa vuramaz. Kalecinin sağ veya sol kale direği dibinde durmasına, penaltı kullanan oyuncunun topa hangi ayağıyla vuracağına göre kanaat geliştirerek, atılan gol yada kurtarılan penaltıyı ‘YOK’ hükmünde sayamaz.”
MADDE 148. – “Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler. Anayasa değişikliklerini ise sadece şekil bakımından inceler ve denetler. Ancak, olağanüstü hallerde, sıkıyönetim ve savaş hallerinde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin şekil ve esas bakımından Anayasaya aykırılığı iddiasıyla, Anayasa Mahkemesinde dava açılamaz.”
Devam edelim: “Kanunların şekil bakımından denetlenmesi, son oylamanın, öngörülen çoğunlukla yapılıp yapılmadığı; Anayasa değişikliklerinde ise, teklif ve oylama çoğunluğuna ve ivedilikle görüşülemeyeceği şartına uyulup uyulmadığı hususları ile sınırlıdır. Şekil bakımından denetleme, Cumhurbaşkanınca veya Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerinin beşte biri tarafından istenebilir. Kanunun yayımlandığı tarihten itibaren on gün geçtikten sonra, şekil bozukluğuna dayalı iptal davası açılamaz; def’i yoluyla da ileri sürülemez.”
Tüm bunlara rağmen birileri yetki aşımı olmadığını söyleyebilir mi? söylerler! Çünkü onlara söz bitmiştir. Fakat ben bu olup, bitenden umutluyum. Zira Anayasa Sorgulanacaktır. Anayasa Mahkemesi, işleyişi, yapısı, görev alanı, yetkileri tartışılacak. Demokrasilerde en büyük uzlaşı Anayasalardır. Anayasalar genel manada toplumsal barışın ortak paydalarını belirleyen yazılı metinlerdir. Aynı zamanda devletlerin şeklini, dünya nezdinde rejimini betimler. En özelde ise Anayasa devletin vatandaşları ile sınırını, sorumluluk ve yetkilerini belirlediği gibi müşterek mutluluklarını tesis edecek şekilde oluşturulur. Yani bir Anayasa toplumsal çoğunluğun mutsuzluğuna yol açıyorsa tartışmalı hale gelmiştir.
Diğer önemli nokta ise, bugüne kadar Anayasa Mahkemesi, Anayasa ilişkili mahkeme sonuçlarını ‘gerekçeli karar’ ile birlikte açıklardı. Açıklamamasının sebebi ne ola ki? Acaba “önce açıklayalım. Gelecek eleştiri, yerme ve karşı çıkışlara bir bakarız. Onlarıda kapsayacak bir gerekçe hazırlarız” işgüzarlığına kaçmak için yapmamışlardır.
“367 ayıbındada aynı şey oldu” diyeceklere baştan belirteyim ki, o Anayasa değişikliği ile ilgili değildi. Bu mahkeme 1961 de Menderes ve bakanlarını şehit eden darbeciler tarafından kurulmuştur. Yürürlükteki Anayasada 12 eylül darbesiyle yüzbinleri bulan genç vatandaşını işkenceden geçirenler tarafından yapıldı.
411 oy gibi muazzam bir meclis uzlaşması ile kabul edilen (Doğan Grubu Gazeteleri ardından ‘411 El Kaosa Kalktı’ başlıkları atmıştı. Ve bu gazete küpürleri AYM’ye muhterem savcımız tarafından delil olarak sunuldu. Oysa zaten 549 milletvekili var mecliste, uzlaşma için daha kaçtane lazım mahkeme onu belirtmemiş) değişiklik Anayasa Mahkemesinin yetkisini aşarak esasa ilişkin kararı tartışılırken. Hala “uzlaşma” aramadı hödüklüğü ile AKP’yi suçlayan sivil darbeseverler. Size soruyorum: AKP, MHP, BBP uzlaşmış. Meclise CHP ve onun kuyruğuna takılarak girebilen DSP hariç parlemento tam mutabakata varmış. Bu %65 meclis çoğunluğu demektir. Bugüne kadar Başörtüsünün Üniversitelerde serbest olması yönünde yapılan tüm anketlerde, serbet olmalı diyenler en az %75 olmuş. Daha ne uzlaşmasıdır bu? CHP ve DSP Ülkenin yarı iline yakınından vekil çıkaramamış, Güney Doğu ve Doğu Anadoluda tabela partisi olmakta bile zorlanan partiler mi uzlaşmaların olmazsa olmazlarıdır? Peki 28 Şubat Postmodern Darebesine kadar serbet olan başörtüsüne ses çıkarmayan Anayasa Mahkemesi görevini ihlal mi etmişti? Yada bu yetki aşımlı olduğu söylenen kararda AYM ,CHP ve DSP başvurusu olmasaydı değişikliği nasıl görüşecekti?
Kimseye evrensel hukuk normlarından, AB, Venedik Kriterlerinden bahsedecek takatim yok. Çünkü, anlayış kabızlığı, bağcıyı dövmek istemelerinden. Üzüm dertleri yok! Hödüklüklerine haklı gerekçeler arıyorlar, kimisi bunu bile bulmakta zorlanıp, erteleyecektir. “Hakimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir” sözünü duymadıklarından değil, işlerine gelmediğinden salağa yatıyorlar. Uzlaşmaymış, soluyayım uzlaşmanıza...
Birde şöyle bir eğreti düşünce dolaşıyor ortalıkta; “meclisi cumhuriyetin temek nitelikleriyle çelişen kominist, faşist, dinci çoğunluk ele geçirirse onları denetleyecek bir mekanizma olmayacak mı? Anayasa Mahkemesi böyle bir oluşum değil midir?” 1961 darbe mahsulünü, 150 yıllık tarihi olan parlementonun denetçisi ilan etmek en başta saflık yada kötü niyettir. 4 parti 411 milletvekilinin yanlışa düşeceğini kabul ederken, 11 üyeli mahkemenin aynı hatalara meyletmeyeceğini söylemek garabettir. Yasama, Yürütme ve Yargı erkleri birbirlerinin sınırlarını ihlal ederse, devlet mekanizması işleyemez hale gelir.
Danıştay cinayetinden, terör saldırısından sonra Kocatepe Camii avlusunda Yürütmenin bakanlarına (şimdilerde kutsanan Abdullatif Şener dahil) saldıran, ağır sözler sarfe eden, terör odağının istediği söylemlerde bulunup, sokak gösterilerine cübbeleriyle koşanlar yanılmadı mı?

Cenk SARIGÖL

13 Ekim 2008

Aziz Kocaoğlu Tekrar Aday!


CHP’li İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu 2009 Yerel Seçimlerinde İzmir Büyükşehir Belediye Başkan Adaylığını açıkladı. İzmir Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna Ahmet Priştina’nın ölümü sonrası birazda siyasi atmosferin ittirmesi ile gelen Aziz Kocaoğlu bu sefer hakkıyla (halkın oyu) başkan olmak için kolları sıvamış görünüyor. Piriştinanın ölümü sonrası İzmir Büyükşehir Belediye meclisi tarafından seçilerek o koltuğa oturmuştu.

İzmir Büyükşehir Belediye Bşk. Aziz Kocaoğlu, 2004 Yerel Seçimleri öncesi Bornovada Arçelik Bayii sahibiydi. Belediye başkan adaylığıda 2004 yerel seçimlerinde Ahmet Piriştina (Toprağı Bol Olsun) DSP'yi bırakıp, (metropol 12 ilçe belediye başkanı ile) CHP'den aday olunca doğal olarak tüm alt metropol belediye başkan adaylarınıda belirlemek istemiş ve bunun için CHP Genel Merkezi ile pazarlık konusu olduğu basına yansımıştı. CHP Genel Merkezi Ahmet Piriştina’yı saflarına katmaktan mutluydu. Piriştina bu güçünü 12 metropol ilçe başkanının deklarasyonları be birlikte hareket kararı ile daha bir pekiştirmişti. Piriştina hem İzmir’in en kalabalık ailelerinden birisine mensup, hemde popülaritesi çok yüksek bir kişiydi. Karizması vardı ve basınla ilişkileri çok iyiydi. İzmirlinin sevdiği ve daha yıpranmamış çehresi kendisine yeni ufuklar açıyordu.

Piriştina üzerinde topladığı bu özelliklerle, CHP Genel Merkezini etkiliyor, İzmir gibi büyük bir kentin belediyesinin CHP’li olması iştahlarını kabartıyordu. Öte yandan Priştina’nın bağımsız aday olması veya başka partiden adaylığı söz konusu olursada kazanma şansının yüksek olduğu, bu durumda CHP’nin işinin çok çok zor olacağına kanaat getirmeşlerdi. Tüm bunlar bir araya toplandığında İzmir CHP, Ahmet Priştina ve ekibine havale edilmişti. Genel Merkezin bu tutumu doğal olarak, CHP il Yönetiminde ciddi rahatsızlıklar meydana getiriyordu. Yıllardır il yönetiminde görev alan CHP'liler, yerel seçimlerde seçilme beklentisi olanlar için tepeden inme bir DSP istilası ile hayalleri suya düşmüştü. Diğer taraftan sıkı partili il yöneticileri ise kendilerinin belirlemediği, belediye başkan adayları üzerinde erklerini yitirdiklerini, güçlerinin başka bir otoriteye kaydığını bu durumun bir adım sonrasının (DSP’den geçenlerin CHP’den seçilmesiyle) DSP’den devşirilenlerin halkın seçtikleri olarak koltuklarını isteyeceği kaçınılmazlığını seziyorlardı. En azından metropol ilçe başkan adaylarını kendileri belirleyerek, oyunda kural koyucu olduklarını göstermek ve ilerde yaşanacak bir eski DSP’liler isyanına karşı ellerini güçlendirmek azmindeydiler.

Bu durum o dönemki, il yönetiminde çok büyük çalkantılara sebep olmuştu. 'eğer biz hiçbir ilçe belediye başkanını dahi belirleyemeyeceksek, bu işi bunca süre devam ettirmenişn anlamı yok' görüşü CHP genel merkezine kadar ulaşmıştı. Böylece CHP Genel merkezi Bir elin parmakları kadar ilçede inisiyatifi Alaattin Yüksel yönetimine bıraktı. Aziz Kocaoğlu böylece il yönetimin belirlediği aday olarak önce Bornovadan Belediye Başkan Adayı, sonrasında seçilerek Başkan koltuğuna oturdu.

2004 Yerel Seçimleri üzerinden çok geçmeden CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve
CHP İzmir il Başkanı Alaattin Yüksel arasındaki çatlak yüzeye vurdu. basında gün geçmiyorduki birbirlerine karşı iğneleme ve eleştiride bulunmasınlar. Her zaman olduğu gibi Deniz Baykal, muhaliflik gördüğü İzmir İl yönetiminide tasfiyeye gitti. Alaattin Yüksel ve ekibinden kurtuldu. O kadar hırslanmış ve kökten düzenleme istemişti ki Baykal, o sıralar İzmir Milletvekilliği yapan ve MYK üyesi Torbalılı Sedat Uzunbay'ı bile Yüksel ile görüştüğünü duyduğundan olsa gerek, Genel Kongrede listeye koymadı. İlk yapılan genel seçimlerdede ismi milletvekili listesinde Sedat Uzunbay ismine yer kalmamıştı!

Piriştinanın vefatından sonra silik bir isim olarak görülen Aziz Kocaoğlu'nun Büyükşehir için esamesi okunmuyordu. Daha çok Karşıyaka Belediye Başkanı Cevat Durak, Narlıdere Belediye Başkanı Abdül Batur, Büyükşehir Belediyesi meclis üyesi, Piriştina’nın eski genel sekter yardımcısı Gürkan Şenışık, Başkan vekilliğini görevini sürdüren Yusuf Ali Karaman ile Meclis Birinci Başkan Vekili Avukat Fikret Kaner’in isimleri gündemde ve basına yansıyordu. Hatta Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ ve Karşıyaka Belediye Başkanı Cevat Durak bu konuda ciddi kulisler yapmış ve İzmir'in en büyük ilçeleri olarak bunu hakları görüyordu. Fakat Piriştinanın ölümünün köprülerin altındaki çok şeyi değiştirdiğini kısa sürede anladılar. İzmir İl yönetimi ile aynı fikirde buluşan CHP Genel Merkezi, DSP transferlerinin yelkenlerini indirmek, havalarını bozmak, burunlarını sürtmek, burasının CHP çatısını olduğunu hatırlatmak istiyordu. Bağın sahipleri hendilerini göstermek, ‘eli mi yaman bey mi yaman’ gerçeğini hatırlatarak, eski çamların devrilip, bardak olduğunu görmelerini sağladılar.

Piriştina ile CHP saflarına geçen eski DSP’li başkanlar direnmeye çalıştılar. Ortak açıklamalar yaptılar. Kamuoyu oluşturmaya yeltendiler. Lakin Piriştina'nın ölümü ile ne DSP'den transfer olan 12'ler grubunun nede alt kademe transferlerin CHP İzmir İl Yönetimi karşısında tutunacak dalı kalmamıştı. Kendilerinin Ahmet Piriştinanın hatrına ve popülaritesi sayesinde CHP saflarında yer bulduklarını ve buluş sırasında yerel yönetim beklentisi olan CHP'liler, DSP devşirmelerinin kendi haklarını gaspettiğini düşündüklerini anladılar. Geri (DSP) dönmelerinin bir anlamı yoktu çünkü genel seçimde bırakın barajın altını DSP asfalt zemine adeta yapışmıştı. Kimsenin kazımak için gayret ettiği bile yoktu. Ortada kalmaktan, eldekini ve koltuğunu kaybetmektense sessizce oturmayı yeğlediler. Yapılan oylamada Grup Başkanı sıfatıyla İl Başkanı Alaattin Yüksel de oy kullandı. İlk tur oylamada Aziz Kocaoğlu 19, Cevat Durak 14, Abdül Batur 5, Muzaffer Tunçağ 1 oy aldılar...

Pirştinanın vefatından sonra CHP’li İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olan Aziz Kocaoğlu 2009 Yerel Seçimleri için tekrar adaylığını açıkladı. Süpriz yumurta gibi İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olan Kocaoğlu bana göre Piriştina gibi bir kişilik ve karizmanın ardından çok silik ve sinik kaldı. Yetersizliğini bilemem ama Büyükşehirde ciddi bürokratik zaaflar yaşadı. Bir çok üst düzey bürokratı yenilemesine rağmen, Priştina ekibi ve eski DSP patentli bürokratlar Kocaoğlu için ayak direttiler. En son ‘Arsenik’ olayının patlamasında Kocaoğlu’nun önce inkar etmesi sonra “önceden haberimiz vardı” demesi, susuzluk için önceden tedbir alması gerekenlerin ayak sürümelerinin faturası bu eski DSP bürokraklarının değil Kocaoğlu’nun hesabına yazıldı.

Belki kendisinin bile beklemediği şekilde piyangodan
İzmir Belediye Başkanı olan Aziz Kocaoğlu
, ölümüyle iyice totemleşen Piriştina sonrasında çalıştığı, çalışacağı bürokratları değiştirmekten, yer açmaktan imtina etti. Pek dokunamadı. Şimdi tekrar aday. Eğer belediye meclisi oyuyla (il yönetimi, genel merkez ve sınıf arkadaşı Alaattin Yüksel) gediğinin aksine bu sefer halkın önüne konan sandıklardan çıkabilirse Büyükşehir bürokratlarının yarısı masalarını boşaltacaktır! Yinede benim acizane fikrim, Kocaoğlu İzmir için son derece silik ve sönük bir adaydır. Ak Parti basınla ilişkileri iyi ve karizmatik bir aday çıkarırsa bu sefer şansı yaver gitmez.

Geçen sefer çıktığı yumurta bu kez sert bir kabuk barındırıyor! Deniz Baykal'ın muhalefete ve muhalefet yapanlara acımadığı,kinini diri tuttuğunu bilenler için Alatin Yüksel'in tasfiyesine giden süreci hatırlatmakta fayda var. 18 Şubat 2005 de bir geziden dönen ve Baykal'a muhalefet cephesinde ön sıralarda olan zamanın il başkanı Alaattin Yüksel kısa bir fax ile yönetim kuruluyla birlikte görevden alındığı bildirilmesine rağmen, büyük bir çoşkuyla karşılanmıştı. Karşılayanlar arasında Kırklareli Milletvekili Mehmet Kesimoğlu, Edirne Milletvekili Nejat Gencan, Artvin Milletvekili Yüksel Çorbacıoğlu, Manisa Milletvekili Hasan Ören, Çanakkale Milletvekili İsmail Özay, İstanbul Milletvekili Sıdıka Sarıbekir ve İzmir Milletvekili Hakkı Ülkü, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, Konak Belediye Başkanı Muzaffer Tunçağ, Bornova Belediye Başkanı Sırrı Aydoğan, Balçova Belediye Başkanı Mehmet Ali Çalkaya, 17 ilçe belediye başkanı, 51 il genel meclisi üyesi vardı. bunlar bile Yüksel'i koltuğunda tutmaya yetmedi!

2007 Genel Seçimlerine geldiğimizde CHP Genel Bşk. Deniz Baykal'ın nasıl bir muhalefet tahammülsüzü olduğu ayan beyan ortaya çıktı. Çünkü partisinin genel kongresi sonrası İzmirde Alaattin Yüksel'i şavatlı şekilde karşılayanlar, Kırklareli Milletvekili Mehmet Kesimoğlu, Edirne Milletvekili Nejat Gencan, Artvin Milletvekili Yüksel Çorbacıoğlu, Manisa Milletvekili Hasan Ören, Çanakkale Milletvekili İsmail Özay, İstanbul Milletvekili Sıdıka Sarıbekir ve İzmir Milletvekili Hakkı Ülkü, dahil hiçbirisi 21. Dönem milletvekili bırakın seçilecek yeri listelerde bile yer bile bulamadılar. Hatta Edirnede Nejat Gencan ve Çanakkalede İsmail Özbay illerinde listesiye tekrar giremeyen tek kişilerdi. Bu karşılama töreninde harirun yazılanlar için CHPde tüm kapılar Baykal tarafından yüzlerine çarpıldı. Son genel kongre öncesinde yapılan il kongrelerinde Baykal'a kendi memleketi Antalyalı partilileri boşuna "Faşist Baykal" diye bağırmadılar. http://cenksarigol.blogspot.com/2008/01/faist-baykal-ve-zgrlk-mhp.html

O gün gazetecilerin sorularını yanıtlayan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, belediye başkanı olduğundan bu yana parti içerisindeki çatışmalara katılmamaya çalıştığını belirterek, "Çünkü belediye başkanı olmam bana böyle bir misyon yüklüyordu ama 35 yıllık mücadele arkadaşım, fakülte birinci sınıftan bu yana beraber yürüdüğüm, partisini iktidara taşıyan Alattin Yüksel’in sırf kurultayda başka bir adayı desteklediği ve ülkenin menfaatlerini koruğu için il başkanlığından alınmasına ölünceye kadar karşı çıkarım"demişti.

Alaattin Yüksel görevden alınınca yerine atanan Ekrem Bulgun ekibi ilk İl Kongresinde Selçuk Ayhan ekibi tarafından devrildi. Bu ekibi Önder Sav desteklerken Kemal Anadol karşı cephedeydi. Müzmin muhafet diye İzmir CHP'lilerin isimlendirdiği Kemal Karataş başta elendi. Sedat Uzunbay - Selçuk Ayhan cephesinin en aktif destekcisiydi. Selçuk Ayhan'ında Deniz Baykal oluruyla muhalefetin gazını almak, Alaattin Yüksel kalıntılarını tespitle yükümlü il başkan adayı olduğunu tahmin ediyorum. Yani aslında her ayay aday görünsede görünen aday olmaktan uzak olabilir! http://cenksarigol.blogspot.com/2007/07/her-aday-aday-mdr_19.html Buna karşın iki adayda Genel merkezin adayıydı yada Baykal ikisinede boncuk vermişti. Alaattin Yüksel'in kendisne yakın isimleri mevcut yönetim listelerini destekleyerek öne çıkmasını isteyebileceğini düşünerek, SelçukAyhan'ın listesini şekillendirmek ve önlem almak için Önder Sav görevliydi. Buna karşı Yüksel'i görevden aldığında atamayla görev verdikleri Bulgun listelerini sağlama almak için Kemal Anadol destek veren konumundaydı. fakat sanırım Kemal Anadol içine itildiği pozisyonu sahi sanmış olacakki; il Kongresinden sonraAnadol, "Biz Baykal'dan Bulgun'u desteklediğini duyduk. Bunun üzerine Ekrem Bey'in arkasında yer aldık. Genel Başkan'ın desteklediği aday kongreyi kaybettiğine göre kazanın hangi taraftan olduğunun yorumunu kamuoyuna bırakıyorum" dedi. Anadol'un bu söylediklerini yabana atmayın. Baykal planlarını genelde 2 aşamalı yapar! önce muhalefet edenler kapı önüne konur. Sonra tabanın sevdiği kendisine eyvallahı olanlar atanır. En sonundada sadece Deniz Baykal diyenler görevine devam eder... Yoksa Sedat Uzunbay'ın 2007 seçimlerinde listeye dahi alınmadığını nasıl değerlendirirsiniz? işin daha da garibiki benim tahminim. Baykal kendi adamı olarak, Yükseli görevden alarak atadığı Bulgun'a karşı rakip Çıkardığı Selçuk Ayhan'ı 2007 Milletvekili listesine aldı ve Ayhan seçildi. Esas zurnanın zırt dediği yer ise, Ayhan'ın listesi kazandığında milletvekili olarak onu destekleyen vekiller şunlardı:
Sedat Uzunbay (CHP MYK Üyesi)
Bülent Baratalı (PM Üyesi)
Türkan Miçooğlulları (PM Üyesi)
Yılmaz Kaya
Erdal Karademir

Bu İsimlerden 2007 Genel Seçimlerinde listeye girebilen Milletvekili Bülent Baratalı olurken, Ekrem Bulgun listesini destekleyen ve adayı kaybeden vekiller şöyle sıralanıyordu;
Kemal Anadol (CHP TBMM Grup Başkanvekili)
Oğuz Oyan (Genel Sekreter Yardımcısı)
Enver Öktem
Vezir Akdemir
Canan Arıtman
Ali Rıza Bodur
Abdürezzak Erten
Ahmet Ersin
olarak sıralanıyordu. Oysa desteklediği liste kaybeden milletvekillerinden 5 tanesi (Kemal Anadol, Oğuz Oyan, Canan Arıtman, Abdürezzak Erten, Ahmet Ersin) tekrar listelerde yer bulup, seçildiler. Şimdi burada bir gariplik yok mu?izmir İl kongresinde destekledikleri aday kaybeden milletvekilleri tekrar listede aday gösterilmiş. Ama destekledikleri aday il başkanı seçilenlerden sadece biri tekrar listeye alınmış ve seçilmiş...


Meramımız Deniz Baykal'ın CHP iç denge politikası ve siyasi tutumunu deşifre etmektir. O zaman CHP Genel Kongresinden ve Alaattin Yüksel'in görevden alımasına, Ekrem Bulgun'un atanması ve İl kongresinde Bulgun karşısında Selçuk Ayhan'ın seçilmesi ile 2007 Genel seçimlerinde seçilen Ayhan'ın destekçilerinin adaylıklarında oluşan tabloya bakarsak, Selçuk Ayhan ve onu destekleyenler Baykal'ın tuzağına düştüler diyebilirmiyiz. Kendilerini deşifre ettiler ve tasfiye süreci başladı. 22 Temmuz 2007 Genel Seçiminde Selçukı Ayhan'ı destekleyenleri liste dışı tutan Baykal yaklaşan 2009 Yerel Seçimlerinde ne yapacak? elbette üzerinden çok uzun zaman geçti. bu başkanlar arasında Baykal ve Genel Merkezle güven tesis edenler olmuştur. Tekrar göze girenlerde. Ben yinede Selçuk Ahyan'ı destekleyen Belediye Başkanları ile Desteklemeyenleri size hatırltmak isterim;

Selçuk Ayhan'ı destekleyen ve kazandı sanılan Belediye Başkanları
-Aziz Kocaoğlu (İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı)
-Cevat Durak (Karşıyaka Belediye Başkanı)
-Sırrı Aydoğan (Bornova Belediye Başkanı)
-Ramazan İsmail Uygur (Torbalı Belediye Başkanı)
-Ergun Özgün (Menderes Belediye Başkanı)


Ekrem BUlgun'u destekleyen ve kaybetti sanılan Belediye Başkanları
-Muzaffer Tunçağ (Konak Belediye Başkanı)
-Abdül Batur (Narlıdere Belediye Başkanı)
-Ertan Avkıran (Güzelbahçe Belediye Başkanı)
-Faik Tütüncüoğlu (Çeşme Belediye Başkanı)

Milletvekillerinin başına geleni biliyoruz. 2007 Genel Seçimlerinde listede bile yer bulamadılar. bırakın o gün Alaattin Yüksel'e destek açıklamasını ben sadece o karşılamaya katıldığı için Bornova Belediye Başkanı Sırrı Aydoğan, Balçova Belediye Başkanı Mehmet Ali Çalkaya ve 17 ilçe belediye başkanının tekrar aday olmasını zor görüyorum. Dikkat ederseniz Alaattin Yüksel'i destekleyenKaldıki, fakülteden sınıf arkadaşına destek için açıklama yapan, karşılamada yanında duran, sınıf arkadaşı Alaattin Yüksel sayesinde önce Bornova sonra Piriştina'nın vefatıyla hiç ismi geçmediği halde güçlü adayları eleyip, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı olan Aziz Kocaoğlu'nun adaylığı zor!
Torbalı Belediye Başkanı Ramazan İsmail Uygur konusunda tereddütlerim var. Sedat Uzunbay ile arasının iyi olduğu, alkol sebebiyle siroz tedavisi gördükten sonra nekahat dönemini Uzunbay'ın Çeşmede bulunan yazlığında dinleneek geçirdiğini biliyoruz. Sedat uzunbay ile yakınlığı Genel merkezden ihtimal hoş görülmüyor ama Aziz Kocaoğlu'na karşı tutunduğu soğuk duruşa sıcak bakılıyor olabilir.

Özellikle belirtmeliyim ki, Aziz Kocaoğlu Belediye başkan adaylığını açıklamadı. Aday adaylığını açıkladı. Bunu ise ben bile açıklayabilirim! Kimse Aziz Kocaoğlu'nun bırakın seçilmesini, tekrar aday olmasına bile kesin gözxüyle bakmasın. Deniz Baykal muhalefitine hiç acımaması ve kinini taşımasıyla ünlü bir siyasetçimizdir. Bu köprü altından daha çok sular akıtır. Deniz Baykal hala CHP Genel Başkanı olduğuna göre geçmişte dilini sivrilten kimsenin koltukları garanti değildir!

CHP İzmir il kongresi öncesinde bazı ilçelere "seçme ve seçilme haklarıyla birlikte" yüzlerce yeni üye, Tüzüğünün 12. maddeye (...Genel Başkan’ca önerilen kişilerden;, Parti yararı açısından gerekli gördüklerinin doğrudan asil üyeliğe yazılmasına karar verebilir. Merkez Yönetim Kurulu, bu yetkisini ilgili il yönetim kurulları önerisine göre ya da ilçe ve il yönetim kurullarının görüşünü de alarak doğrudan kullanır. Bu durumda başvuru belgeleri, Üye Yazım Bürosu ile ilgili il ve ilçe başkanlıklarına gönderilir.) dayanarak bir gecede binlerce yeni üye ve eski üye iptali geldiğini düşünürsek. CHP üye, ve delegelerini değil Genel Başkanın görüşlerinin kabul edildiği bir parti olarak çırılçıplak gözükür. Aslında muhalefete tahammülsüzlük ve nefes almadan boğma yöntemi tüm Türk Sol'unun hastalığıdır. http://cenksarigol.blogspot.com/2007/06/sola-ihtiya-var.html bu hastalıktan kurtulmadığı sürece parçalı bulutlu, birbirini yiyip bitiren ve ülkeye yazık eden bir solumuz olacak! Oysa tüm gelişmiş demokrasilerde olduğu gibi halkının vicdanını yansıtacak bir sol parti ve duruşa ülkemizinde hararetle ihtiyaçı var.

Siyaset göründüğü gibi kolay değil anlayacağınız. Bazen kazandı görünenler aslında kaybedecekler listesini çıkarıyordur! Siyaset kolay olsa herkez konuşmak yerine içinde olurdu. Hele CHP'de kolay, düzenli ve kurallar dahilinde yapılsa bu kadar muhalefet olmazdı...

Cenk SARIGÖL

11 Ekim 2008

Değerli İzmirliler!

Değerli İzmirliler!

Sizi bugüne kadar zehirlemiş, çoluk çocuk bile bile kansere yol açan su içirmiş birileri var. Üstelik bunu size hiç söylememişler, uyarmamışalar. Hiç alakasız, tanısanızda hazetmediğiniz birisi (Melih Gökçek) kalkmış “bunlar sizi zehirliyor naber?” demiş. ( http://cenksarigol.blogspot.com/2008/08/pabuumun-arseniki-halklar.html ) Ardından o güvendiğiniz. Baştacı ettiğiniz, adamlar (CHP ve Aziz Kocaoğlu) “bizim zaten bundan önceden haberimiz vardı” demiş. Nasıl bir durum bu? Dumur.

Ne yazıkki yapılan budur? İzmir halkına bile bile arsenik zehiri içirtenler “Değerli İzmirliler” başlıkları atarak buroşüre bastırmış dağıtıyor. Sağlık Bakanlığı İzmir Büyükşehir Belediyesine su faturaları üzerine “sağlığa zararlıdır. İçilemez” uyarısı yazmalarını zorunlu kılınca... Fatura utancı yaşamamak için fatura göndermemeye yol arayan büyükşehir sonunda çareyi su fiyatını 13 tona kadar 10 ykrş.‘a indirdi.  Böylece fatura tutarı fatura maliyetine yakın olacağından fatura gönderme şartı ortadan kalkacaktı. Bu arada İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu,  gazete ve televizyonlara, "İzmirlilere musluklarından akan suyu! için diyemem" açıklaması yaptı. Ehbe Başkan madem böyle bir durum var neden milleti bile bile zehirledin? neden Sağlık Bakanlığı ve İzmir Valiliğinin müdahalesini bekledin?

http://cenksarigol.blogspot.com/2008/09/edi-ile-bd-izmir-ve-torbal.html Arıtma tesislerinin açılışına yada yağmurun geliş zamanına kadar 4 ay fatura göndermeme kararı aldılar. Yağmurların sulara karışması ile içme suyundaki arsenik miktarı düşecek, bunlarda su faturalarınınüzerine “sağlıga zararlı arsenik içermektedir, içilemez” yazmadan 4 aylık birikmiş fatura gönderecekler.

CHP bu ne yapsa doğrudur! Vardır bir bildikleri... Benimse asıl üzerinde durmak istediğim. Başında “Değerli İzmirliler!” yazan buroşür. Fatura maliyetini kurtarmadığı için abonelerine fatura göndermeyen Büyükşehir Belediyesi maaşallah çarşaf çarşaf buröşür dağıtıyor. O maliyeti kurtarıyor belliki..! içindeki yalan ve yanlış yönlendirmelere daha sonra değineceğiz. Projesiz buröşürle DSİ yardımı istemelerini, susuzluğu gene Küresel Isınma ile açıklamaya çalışmalarını. komik buluyorum. Küresel Isınma, bu yaz başlamadı ki,geçen yılda vardı. ondan önceki senede vardı. Bu savunmanın yetmeyeceğini gören İzmir büyükşehir ve İZSU bu sefer Çevre ve Orman Bakanlığını, Bakan Veysel Eroğlu ve DSİ (Veysel Eroğlu Bakanlığından önce DSİ Genel Md. idi) yönetimini suçladılar. Veysel Eroğlu'ndan ise ağır cevaplar geldi.

Bir kere DSİ, Belediye mücavir alanlarında izin almadan çalışma yapamaz. Üstelik yapılan çalışma bir protokol ile kurumlar arası anlaşmaya dönüştürülür. Çevre Bakanı Veysel Eroğlu, İzmir Belediye yetkililerinin DSi ve Bakanlığını suçlayan açıklamalarına cevap vermekte geçikmedi.

Bakan Veysel Eroğlu, "Biz kendisine ‘ne zaman istersen ara yardımcı olalım’ dedik. Kendisi, İZSU ve genel müdürleriyle birlikte makamıma geldi. İzmir’deki tüm barajlar DSİ tarafından yapıldı. Gördes Barajı 2011 yılında bitecekti, 2008’de su tutulmaya başlandı bizim çabalarımızla.. Bunun hemen projesinin bitirilmesi gerekiyor. Biz İstanbul’da 7 bin 500 kilometrelik isale hattı döşedik. Bu iş bizim için çocuk oyuncağı. İzmir, bizim canımız ciğerimiz. Belediye başkanı ‘yapamıyoruz, beceremiyoruz’ desin, biz yapalım. Kendisi yapamayınca başkasını suçlamak yanlış. Çamlı Barajı için de müracaat ettiler, ‘biz yapalım’ dediler. Onu da bitiremediler. Sonra ‘biz yapamıyoruz’ diye başvurdular. Dalga mı geçiyorlar. Zaten çalışma çevre düzeni planına işlenmiş. Ancak aradan yıllar geçtiği için bu planının da yenilenmesi gerekiyor. Arsenikle ilgili de gelsin söylesin yardımcı olalım. İzmir Ege’nin yıldızı, orayı susuz bırakmayız. Yapamıyorsa bize müracaat etsin. İsale hattı projesini İZSU yapıyor. Keşke biz yapsaydık. Ama buna rağmen biz yardıma hazırız. Gördes Barajı çalışmalarına bir sürü para gidiyor. DSİ, biliyorsunuz kent içi çalışmalara müdahale edemiyor. Belediyenin 1053 sayılı kanun çerçevesinde bize başvurması ve protokol yapılması gerekiyor." Demekki beceriksizlik, yeni değil...

Bazı gerzek sallama ve dallamaların bundan haberi olmadığından yalan yanlış şeyler ortaya çıkıyor. Bu kurumlar arası resmi sözleşme yada protokol ile Belediyeler DSİ’ye yaptığı çalışma ve hizmetlerin geri ödemesini takvime bağlar. Yani DSİ hiçbir belediyeye babasının hayrına kuyu açmaz, baraj yapmaz, şebeke, ana arter döşemez. Geri ödeme takvimi ve tahaüdü olmadan bir çalışmada yapmaz. İzmir Büyükşehir böyle bir protokol yapmamış, daha önceden görüşmelerde bulunup, karşılıklı mutabakat aramamış kalkıp, "DSİ biran evvel yapsın. ÇED Raporlarını onaylasın" deme hakkı var mı? Aynı şekilde DSİ, Belediye mücavir alanlarında izinsiz çalışma yapamadığı gibi, Belediyelerde kendi mücavire alanları dışındaki yerlerde yapacağı çalışmalarda (baraj, su kanalı, gölet, kuyu açma vb) DSİ veya ilgili kurumlardan izin alır protokol yapar. Bu yerine göre Köy Hizmetleri, Karayolları, Demiryolları, DSİ, Orman Müdürlüğü vb. olabilir.

Bu sebeplerden yani bürokratik işlemlerin sürüncemesini göz önüne alarak, belediye yönetimleri gerekli tedbirleri önceden alma yoluna gitmelidir. Siz bir sene önceki yağış miktarını biliyorsunuz, barajlardaki su düzeyindan haberdarsınız! Tüm verilere rağmen Şubat, Mart aylarında düşen yağış miktarının yetersizliğini tespit edemediniz mi? Neden yazın ortasını beklediniz. Sorun sadece “Arsenikli Su” değil. Gördükki, arsenik miktarı yüksek diye valilik kararı ile kapatılan kuyulardan öncede sonrada su kesintileri devam etti. Hatta kesintiler dayanılmaz hal alınca arsenikli olduğu için kapatılan kuyular valilik kararıyla duyuru şartına bağlanarak, tekrar açılmasına rağmen su kesintileri bitmedi.

Eğer yönettiğiniz şehire bigane ve 6-7 ay öncesini göremiyorsanız bu sizin çuvallamanız ve kabahatinizdir başkasının değil. Ülkemizde Van, Samsun, Niğde gibi daha başka illerdede arsenik miktarları yüksek yerler çıktı. Kuyular kapatıldı. Dolayısı ile uygulama sadece İzmir’e özel ve husumetten kaynaklanan bir durum değil. Tüm bunlara rağmen İzmir içme suyunda bulunan arsenik zehiri mikrogram olarak en yüksek oranlardadır.

Kanser Vakıalarındaki çok yüksek oranların bu sebepten kaynaklandığını öne sürenler var. İzmir kanser bakımından kendisine en yakın Ege iline (Afyon) 3.5 kat fazla illete yakalanmış. Şimdi safça “Afyon ve İzmir’in nüfuzu bir değil” yalaması yapacaklara baştan söyleyeyim; bu oran yüzdelik hesabına göre yapılmış.

Bastırdığın broşürlere "Değerli İzmirliler" yazdırmakla olmuyor. Çok değer veriyorsanız yaşadığınız şehrin musluklarından parasını aldığınız suyu akıtacaksınız. Gerçi bunun CHP zihniyeti ile başarılmasını zor ihtimal... "Sudaki arsenik miktarını AB Standartları seviyesine (10 mikrogram) indirin" çağrısı yapmak, http://cenksarigol.blogspot.com/2008/07/su-zerinde-siyaset.html talepte bulunmak abesle iştigal olur! Adamlar daha çeşmeden düzenli su akıtamıyorki arseniğini düşürsünler. Arsenikli suyu şebekeye vererek bile su kesintilerini ortadan kaldıramadılar. Biz kalkmış, sudaki arsenik oranını kabul edilebilir seviyelere indirin diyebilelim. lafla peynir gemisi yürüyorsa devam edin bakalım Değerli İzmirliler göz boyacılığına... Hem zehirle, hemde değerli sıfatı ver. sanki bunların değerli olana düşmanlığı var! Daha ne diyeyim?

 

Fıkra: İzmir- Torbalı Fıkraları http://fikralarlatorbali.blogspot.com/ 

 Tedavi Merkezi


İzmir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu’nun evinden çıktığını gören acar gazeteci, hemen yanında biter.
-“Başkanım bir sonraki EXPO için çalışmalarınız varmı?” Kocaoğlu uzun uzun yaptıkarını anlatır. Acar muhabir ikinci sorusunu Konak Meydanı çevre düzenlemesi üzerine sorar, gene uzun uzun cevap veren Kocaoğlu iyice alışmıştır kayıt cihazına! Acar muhabirimiz kıvama geldiğini düşündüğü başkana asıl sorusunu yöneltir;
-“Sayın Başkan içme suyunda bulunan arsenik miktarını niçin İzmirlilerden sakladınız? Arseniğin zararları konusunda uyarmadınız?” Soru hoşuna gitmeyince oradan uzaklaşmayı yeğleyen Kocaoğlu,
-“Hükümet bize çamur atıyor. Bunlar iftiradır. Kusura bakma benim şimdi acil çıkmam lazım. Bir açılışa yetişmem gerekiyor” muhabirin Aziz Kocaoğlu’nun peşini bırakmaya niyeti yoktur;
-"Başkanım ben bu günkü programınıza gözatmıştım. Pöyle bir açılış göremedim Ne açılışı bu?" Biran evvel muhabirden uzaklaşmak isteyen Kocaoğlu resmi araçına binerken cevaplar;
-"Chp’li bir belediye meclis üyemizin yaptırdığı ‘Özel Kanser Tedavi Merkezi


Cenk SARIGÖL

9 Ekim 2008

Profesyenel Ordu II

Profesyenel Ordu II

Profesyenel Orduyu öncelerken terörün sadece güvenlik kuvvetleri veya onun yapısal zaaflarından kaynaklı yada şiddetin kullandığı yöntemleri gözeterek dillendiriyoruz. Kendi yaşayış düzeni olan sivil hayatından 15 aylığına ayrılarak, vatani hizmetini tamamlamak için askere giden erlerimiz, 15-20 yıldır dağda çatışan terörist ile baş etmekte doğal olarak yetersiz kalacaktır. Hayatında ilk kez eline silah alan nice genç için askerlik, biran önce bitirilip, ana-baba, nişanlı, iş, kariyer hedeflerine dönmenin beklendiği, evlenmelerini, kariyerlerini, iş geliştirmelerini engelleyen bir zaman dilimi olarak görülüyor. Ayrıca, profesyonel orduya geçilmesi hem savaşmak istemeyen, karakter olarak ölüm korkusunu daha fazla hisseden, silaha karşı olan, hatta Türkiye Cumhuriyetinde askerlik yapmak istemeyen, (bu gerekçeyle askerden kaçan ve yakalanınca soluğu kışlada alan sol, sağ, pkk terör örğütü sempatizanları var) hem de terörle mücadeleye istekli kişiler bu sayede uzmanlaşarak, yaptığı normalden uzun süreli askerlik hizmetinin karşılığını alacaklar. Üstelik bu konuda tarihi deneyime sahip olduğumuzu "Profesyonel OrduI" başlıklı http://cenksarigol.blogspot.com/2008/10/profesyonel-ordu.html yazımızda belirtmiştik.

Dünyada terör ve terörist silahlı eylemlerle salt ordu gücü ile mücadele eden yegane ülke Türkiye diyebiliriz. Terörle mücadele İngiltere, Fransa, İtalya, İspanya gibi yakın dönemde bununla uğraşan ülkeler tarafından hep, iç güvenlik birimlerince (polis, jandarma) yürütülmüştür. Hatta bazen iç güvenlik birimlerinden ayrı uzman ve Profesyenel teşkilatlarla üzerine gidilmiştir. Ordular gerilla yöntemlerini kullanan örgüt yapılarına karşı hantal kalmaktadır. Bunu en iyi Rusya’nın Çeçenistan işgalinde gördük.

Profesyonel Ordu bu yüzden çok önemlidir. Konya Ovası kırsalı gibi düz bir yerleşkeden, dünyanın en sert coğrafyalarından Cudi ve Gabar Dağına askere gönderdiğiniz genç için terörden önce coğrafya zaten yeteri kadar ürkütücüdür. Alışması, kanıksaması zaman alacaktır. Oysa alıştı diyebileceğimiz süreç tamamlandığında askerliğinin sonuna gelmiş oluyor. Avrupada bugün 14 ülke zorunluk askerlik hizmetini kaldırmıştır. Fakat Gazi ve Şehitlik geleneğinden gelen bizdeki ordu yapılanmasında zorunlu askerlik hizmetini tamamen kaldırmak birçok sakıncayı beraberişnde getirecektir.

Terörle mücadele sadece ordu ve bürokratik devlet görevlilerinede bırakılamaz. http://cenksarigol.blogspot.com/2007/11/kiraka-operasyon.html Siyasi yapı buna dahil olarak, çözüm sürecine katılmalıdır. denetim, strateji, sorumluluk alma, sorumlulardan hesap sorma sürecine dahil olmalıdır. Aksi takdirde şimdiye kadar olduğu gibi sadece orduya havale edilen yapı başarı getirmeyecektir. Diğer yandan yalnızca profesyonel, uzman, özel görevlilere ve anti-terör birimlerine havale edilen, terörle mücadele uzun vadede sonunun çözümünü engelleyecektir. Çünkü bu durum zamanla toplumun hadiseye soğumasına ve yabancılaşmasına sebep olacaktır. Halkın yabancı kaldığı bir sorunun çözümü daha bir çıkmaza girecektir. Zorunlu askerlik ortadan kaldırılmaktansa muharip güç pozisyonunda kullanmadan devam ettirilebilir. Mesela güçlendirilmiş karakol güvenliği, lojistik, ulaşım, hizmetlerinde zorunluk askerlik deman ettirilebilir. En önemlisi kamu hizmeti yaparak, askerlik hizmetlerini tamamlarlar. Zaten öğretmenlik yapan, sağlık görevlisi olarak bu hizmeti tamamlayan doktorlarımız var. Bunlara karayolları, posta vb. Kamu hizmetleri eklenebilir.

Profesyonel Ordu’ya geçiş, askerliğini yapan yetenekli, fiziki yeterliliğe sahip, istekli sıradan askerlerimizin sözleşmeli kadrolanmasıyla kısa sürede yapısallaşabilir. Hali hazırdaki uygulamanın varlığı dile getirilebilir. UZMAN ERBAŞLIK sistemi şimdi kurulu yapıda astsubay yardımcılığına dönüşmüş durumda! Çoğunlukla acemi asker eğitiminde istihdam ediliyor. Yani bizim burada anlattığımız muharip ateş gücü olmaktan büyük ölçüde uzak. 20 yaşında askerlik görevini yapan bu uzman erbaşlarımız, 22-23 yaşlarında uzman erbaş olarak göreve devam ediyor. Uzman Erbaşlar 15 yıllık sözleşmelerle göreve başlıyorlar. 5 yıl sonra fiziken aktive yeteneği zayıflayan bir alt kadronuz oluyor. Ve verimsizleşme başlıyor. Oysa uzman erbaşlar, 5 yıllığına sözleşme yapılmalıdır. Yüksek ücretlendirme yapılmalı ve ailesinde ve şahsının mali gücü olmayan gençlerimizden uygun görülenleri teşfik edilmelidir.

Diğer yandan bu yüksek ücretlerin ücretli askerlik hizmetinin düzenli çetvele bağlanmasıyla finanse edilebilir. Doğrusu bedelli askerlik çıkarmanın sorunun çözümü açısından geçici bir önlem olduğunun herkes biliyor. Bedelli askerlik bir yandan yıllar içinde biriken asker kaçaklarını "topluma kazandırmak, daha verimli hale getirmek", bir yandan da belli bir gelir temini için kısmen kullanılan bir yöntem. Lakin bu, hem geçici bir yöntem hem de aleni bazı sakıncaları vardır. Hususen, güneydoğuda çatışmaların devam ettiği ve şehit cenazelerinin gelmeye başladığı ortamda, parasını ödeyebilenin şehitlikten uzak olması gibi bir duruma yol açmaktadır.  Doğal olarak, bu toplumsal yapıyı zedeliyor. Şunu diyebilirsiniz; 'mevcut durumda zaten varlık sahibi ve fakir arasında dengesizlik var. Hatta daha bir çok konuda (sağlık, eğitim, barınma, eşitlik vb.) eşitsizlik devam ediyor. Zengin istediği hastaneden en kaliteli sağlık hizmetini alırken, gariban kabul edilmediği hastane kapılarında can veriyor." Tüm bunlara rağmen badelli askerlik “bedelini ödeyemeyenin şehit olduğu” yalın gerçeğine dönüşünce insana afakanlar basıyor...

Küçük yada büyük işletme sahibi olan nice insanımız askerlik hizmetinden mali düzenin bozulması endişesi, müşteri ve rekabet gücünü yitirmek korkusuyla kaçış yolları aramaktadır. Yine tarihi bir örnek vermek gerekirse, Osmanlı Devletinde bilindiği gibi Gayri Müslümler askerlik yapmaz, ayrı vergi öderlerdi. Balkan Savaşları, 1. Cihan Harbi derken askere alınan müslüman ahalinin erkeklerinin askerlik süresi ortalaması 7 yılı buluyordu. Bunca yıl askerlik yapmış bir esnaf geri geldiğinde müşterisini, komşusu aynı işi yapan Ermeni, Yahudi, Rum esnafa kaptırmıştı. Gayri Müslüm komşusu zanaatteki ustalığını geliştirmişken kendisi 7 yılda yeteneklerinin bir kısmını kaybetmiş oluyordu. Ayrıca askerlikle geçen zaman diliminde teknolojik yenilikler olmuş, komşusu bunlara ayak uydurmuş ama kendisi bunları kullanmayı bile bilmiyordur. Kamşusu sermayesini ve rekabet gücünü arttırmışken Müslümanlar 7 sene askerlikten sonra cep, cepken delik evine dönüyordu. Sonuçta, Osmanlı’nın son dönemine baktığımızda sanat, zanaat, bilim, teknoloji alanlarında %90 Gayri Müslüm azınlığın hakimiyetini görüyoruz.

Görüldüğü üzere zorunlu askerlik kısmi ekonomik kayıplarada yol açmaktadır. Özellikle küçük ve orta büyüklükteki işletmelerde işyeri sahibinin askerlik hizmetine gitmesi iş küçülmesine işçi çıkarımlarına, daralmalara sebep olmaktadır. Bununla birlikte 5 yıllığına ortalamanın çok üzerinde ücretlerle alınacak uzman personel sayesinde, ekonomik uçuma bir nebze olsun katkı sağlanabilir. Görevini tamamlayan uzman erbaşlar, küçük işletme, işyeri açacak , köyüne döndüğünde 6-7 hayvan alıp, dam yapacak birikim sahibi olabilirler!

Son Dağlıca ve Aktütün baskınları göstermiştirki, http://cenksarigol.blogspot.com/2008/10/terrizm-akttn.html sınır güvenliği eskiye nazaran kat kat artmıştır. 4 yıldır Türkiyeden militan devşiremeyen pkk, Suriyeden taban bulmaktadır. Buda sınır güvenliğini çok daha önemli kılmaktadır. Dolayısıyla, sınır güvenliği zorunlu askerlik yapanlardan ziyade profesyonel askerlerle ifa edilmelidir. Sadece profesyonel ordu değil, bunun üzerinde uzman birimlerle şok baskınlar, iz takibi, anında müdahale imkan ve kaabiliyetine sahip ayrı bir anti-terör yapılanması zorunludur. Dağlıcada 2.5 saat sıcak çatışmanın ardından 2 saat sonra yardım gelmişti (36 saat olduğuda iddia edildi) ve Aktütünde 14 saatlik bir çatışmadan bahsediliyor. Bu süre zarfında destek ve hava, kara yardımı gelmemesi, düzenli orduların bürokratik hantallığından kaynaklanan sebeplerdir. Eğer elinizde en az 20 bin kişilik uzman, profesyonel askerler olsa ve bunların 5 binin 1 saatte istediğiniz kriz bölgelerine nakil edebilirseniz, teröristler taciz ateşinden sonra organize hedef saldırısına geçmeden ordan uzaklaşmayı düşünecektir. Aktütünde ilk bir saatte 6 şehit verildiğini diğer şehitlerimizin saldırının ilerleyen saatlerinde verildiği söyleniyor. Mamafiğ bu tip hızlı müdahale yeteneğine sahip, askeri yapı, kayıpları azaltacaktır.

Sadece standart tektip silah kullanma üzere eğitilen zorunlu askerlerimize nazaran, uzmanlaşan askeri yapı içinde her türlü ateşli silahı kullanabilen, patlayıcı madde ve düzeneklerden ortalama bilgi sahibi, birkaç silah ve mühimmatı kullanmada  (havan, keskin nişancı, tuzaklama, taşınabilir ağır silahlar vb) uzman personeller yetişecektir. Bu prefesyonel terör timleri yüksek ateş gücü ve en kısa sürede müdahele edecek yapıda olmalıdır. Diğer yandan zorunluk askerlik sürecinde hem teknolojik ekipmanla donatamadığınız, eğitimini veremediğiniz donanımları pasif düzendeyken bu uzman tim mensuplarına rahatlıkla verebilirsiniz. Ateş altında paniklemeyen, cephanesini itidalli kullancak, (Dağlıca baskınında cephanesini panik halinde tüketen askerlerimiz şehit olmuş veya esir alınmıştı) koordineli manevra konusunda refleks sahibi olmuş timler, soğuk kanlılıklarını koruyarak, taktik saldırı yapabilecektir. Şimdiki durumda askerlerimiz savunma durumundan çıkamamakta, ancak çok büyük ve hantal tabur düzeyinde hava saldırıları ardından temizlik veya helikopter destekli sıkıştırmalar yapabilmektedir. Teröristleri anında takibe başlayan, çatışmaya girmekten tereddüt etmeyen, saldırı düzen eğitimi almış ve bunu refleks haline getirmiş, anti terör timlerinden kurulmuş profesyonel ordu ülkemizin terörle mücadelesinde önemli mesafe almasını sağlayacaktır.

Sonuçta, yüksek askeri kayıplar, moral-motivasyonu sekteye uğrattığı gibi terör örgütlerine hem siyasal hemde silahlı militanlarına cüret vermektedir. http://cenksarigol.blogspot.com/2008/10/terrizm-akttn.html Dağa çıkmaya meyilli sempatizanlar için kırsaldaki kesin hakimiyet çaydıracaktır. Üstelik bu insanların önüne sistem içinde eşit şartlarda yaşama, kendini ifade, ekonomik fırsatlar, eğitim eşitliği, düzenli yaşam standartları konulabilirse şiddet meyilleri önlenecektir.

Şimdiye kadar anlatmaya çalıştığımız, askeri (jandarma sorumluluk alanları) için yeniden yapılandırma önerileriydi. Lakin, böyle bir yapılandırma sonuçunda kırsalda beli kırılan terör örgütü sıkışacak, şehir merkezleri ve yerleşkelerde sansasyonel eylemlere yönelecektir. Bu durumda çok güçlü bir istihbarat ağına ihtiyaç ortaya çıkacaktır. Ayrıca jandarma veya ordu için öngörülen “anti-terör” timlerinin, şehir merkezleri için özel eğitim almış benzerinin Polis Teşkilatımız için kaçınılmaz olacaktır.

Cenk SARIGÖL